A Travellerspoint blog

Titicaca Gölü

Ve Peru'dan Bolivya'ya geçiş

all seasons in one day 20 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Arequipa'dan Puno'ya giden yol yalnızca dağlara tırmanan virajlardan ibaretti. Neyse ki bindiğimiz otobüsün şoförü genelin aksine sabırla sürüyordu da, sağa sola savrulmadan kitap okuyabildik. Güney Amerika'da adet olduğu üzere bu otobüste de film gösterimi vardı. Önce Jet Li'nin yönetip başrolünde oynadığı bir film gösterildi, kulak tıkaçlarımızın da yardımıyla durumu atlattık. Ardından, ilginç bir şekilde, Pinochet döneminde Şili'de İsveç konsolosu olarak görev yapan Harald Edelstam ve kurtardığı insanlar hakkında bir film başladı. İspanyolca adı El Clavel Negro olan (yani Kara Karanfil, orijinali The Black Pimpernal imiş) filmin aslı İngilizce olsa da İspanyolca dublajlıydı, yine de merakla izledik. Film bitince bu kadar yükselmenin verdiği halsizliği ancak uyuyarak hissetmeyeceğimi düşünerek gözlerimi kapadım.

Uyandığımda, Titicaca Gölü'nün yamacına kurulu Puno'nun merkezine doğru alçalmaya başlamıştık. Terminal, kıyının bu tarafından bakıldığında çok küçük bir bölümü görünen gölün kıyısındaydı, ama deniz seviyesinden 3827 m. yükseklikteki şehir iç kısma kurulmuştu. Hepsi yarıda bırakılmış, tepelerinde çatı olacak yerde inşaat demirleri dikilen binalarla kaplı şehir öylesine pis ve döküntü görünüyordu ki, bir taksiye atlayıp elimizdeki kitaptan gözümüze kestirdiğimiz ilk otele gittik. Fiyatı beklediğimizin çok üstünde olsa da hem günlük bütçemizi aşmadığından hem de doğrudüzgün bir yer bulamayacağımız izlenimine kapıldığımızdan yerleşmeye karar verdik.

Puno'ya gelmiş olmamızın iki nedeni vardı. Birincisi, Titicaca Gölü'nü görmek istememiz, ikincisiyse Bolivya'ya giden yolun üstünde olması.

Bir ayna gibi dağları ve gökyüzündeki bulutları yansıtan göl, İnka öncesi dönemlerden bu yana civarda yaşamış medeniyetler için inançsal açıdan büyük bir öneme sahip olmuş. İspanyolların fethinden sonra dahi burada yaşayan Quechua ve Aymara halkları her ne kadar Hıristiyan olmuşlarsa da, ne İspanyolcayı tam anlamıyla konuşmaya başlamışlar ne de kendi inançlarından vazgeçerek kiliseye katılmayı kabullenmişler. Bütün Peru ve Bolivya'da, daha doğrusu İnka İmparatorluğu'nun ve ondan önce var olmuş Pukara ve Tiwanaku gibi medeniyetlerin yaşadığı topraklarda misyonerler istilayı haklı göstermek üzere görevlerini yerine getirmişse de, insanları eski inanışlarından koparmayı tamamen başaramamışlar. Bölgede yaşayanlar Hıristiyan olsalar da, topraklarının verimli olması ve onları doğal felaketlerden koruması için hâlâ adaların en yüksek tepelerine hakim olan Pachamama'ya adak sunmaya devam ediyorlar. Güneş ve Ay'ın bu gölde doğduğuna inanıldığı gibi İnka İmparatorluğu'nun kurucusu Manco Capac'ın da burada yaratıldığı inanışı olduğundan gölün kutsal bir yeri var.

Titicaca_da_yelkenli.jpg
Titicaca Gölü

Puno'daki ilk günümüzde Los Uros adlı yüzen adaları görmeye gittik. Bu tanım mecazi değil, adalar tamamen totora adı verilen bir tür kamış kullanılarak inşa ediliyor. Aymaraların yaşadığı bu adalardaki evler de, yattığı yataklar da aynı kamıştan. Yiyecek olarak da kalsiyum açısından zengin olduğu söylenen bu kamıştan faydalanıyorlar. Adalarını hareket ettirebildikleri için, ada halkı, komşularından gelen herhangi bir tehdit olduğunda sorun olan yerden demir alıp uzaklaşarak yüzyıllardır böylece hayatlarını sürdürmüşler.* Hâlâ aynı hayatı sürdürmelerinin artık neredeyse tek nedeni turizm. Çünkü 40 küsur adada yalnızca bir ilkokul ve tek doktorun ara sıra geldiği bir poliklinik var, dolayısıyla birçok sakin artık Puno'ya yerleşmeye başlamış.

Los_Uros.jpg
Los_Uros_ta_Bar__.jpg
Los Uros Adaları

Los Uros'tan çıkıp gölde üç saat ilerledikten sonra o gece kalacağımız Amantani Adası'na ulaştık. Gölün ortasına doğru uzanan iki yarım adayı geçip açık sulara ulaştığınızda vardığınız Amantani ve Taquile'de Quechua nüfusu var. Burada anadilleri Quechua olduğundan İspanyolcayı aşağı yukarı bizim gibi konuşan beş kişilik bir ailenin evinde kaldık. Bu adada pansiyon ya da otel olmadığından kalmak için tek yol bir ev ayarlamak. Evlerinde bizi ağırlayan Nestor ve Analin bize quinua çorbası, kızarmış peynir, pilav ve patates kızartması ikram etti. Adada elektrik ve şebeke suyu olmadığından odamıza mum ışığı ile çıktık, tuvalete kovayla su döktük, bir günlük de olsa adadaki hayata dair tecrübemiz oldu.

Analin.jpg
Analin
Evden_g_l_manzaras_.jpg
Kaldığımız evin balkonundan manzara

Amantani'de kaldığımız gece bize yerel kıyafetler giydirdiler ve dans etmeye götürdüler. Barış da ben de bu giysilerle çok komik görünüyorduk. Buz gibi, yağmurlu havada şenliğin yapılacağı binaya ulaştık. Devasa bir odanın tepesinde lüks lambası asılıydı, içeriyi dolduran çiğ ışıkta duvarların dibine sandalyelerin sıralanmış olduğunu gördük. İçeride 15-20 kadar köylü vardı, müzik başlamadan önce ortamı soğuk bir hava kaplamıştı. Nestor ve iki arkadaşı pan flüt, mandoline benzer bir çalgı olan charango ve davulla programlarına başlayınca hava biraz değişti. Bizim gibi o gece adada kalmakta olan birkaç gringo'yu da aralarına alarak dans etmeye, daha doğrusu ettirmeye başladılar. Müzik ve danslar -itiraf etmeli- biraz çocukca ve tekdüzeydi, ama bu soğukta çok geçmeden herkes boncuk boncuk terlemeye başlamıştı, çünkü bol bol el ele tutuşup çember halinde dönmeli danslar tempo hızlandıkça coşuyordu; müzik bir türlü sona ermek bilmediğinden rakımın yüksekliği yüzünden nefesimiz kesilse de mengene gibi ellerin arasında kurtulup sandalyeye çökemiyorduk. Gece sona erdiğinde gülmekten karın kaslarım yorulmuş bir halde yatağa girerek 100 kilo çektiğini düşündüğüm kat kat battaniye altında ezilsem de deliksiz bir uykuya daldım.

Aslında 10 dakikadan uzun süren videonun kısaltılmış hali; Barış'ın neden tükendiği daha iyi anlaşılır diye belirtme ihtiyacı duydum.
Amantani_de___enlik.jpg
Amantani'de çılgın eğlence

Ertesi gün iki saatlik tekne yolculuğunun ardından Taquile'ye vardık. Amantani gibi quinua ve patates bahçeleriyle kaplı olduğunu gördüğümüz ve yamaçları yine Amantani'de olduğu gibi İnka'lardan miras kaldığı üzere teras şeklindeki tarlalarla dolu olan adada karnaval nedeniyle herkes rengârenk giysilere bürünmüştü. Davul ve pan flüt çalan orkestralar eşliğinde halk sokak sokak dolaşıyordu. Erkeklerin başındaki bereler dikkat çekiciydi, sonradan öğrendiğimize göre kırmızı bereleri, yani chullo'ları evli olanlar, beyaz olanlarıysa bekâr olanlar takıyormuş.

Taquile_de..rkekler.jpg
Taquile'de minik bir kız ve şapkalarından bekâr oldukları anlaşılan erkekler (ama zaten beş yaşında gibiydiler, şapkaları beyaz olmasa da anlardık!)

Tekrar Puno'ya döndüğümüzde Bolivya'ya Copacabana üzerinden giriş yapan bir otobüs firmasından bilet aldık. Ertesi sabah, bindikten yaklaşık iki saat sonra ulaştığımız sınır kapısında dikkatimizi çeken, arada boş ve tarafsız bir bölge bulunmamasıydı. Sınırın iki tarafı pazar yeri gibi sokak satıcılarıyla doluydu. Başka bir ülkeye geldiğimizi yalnızca pasaportlarımız damgalandığımızda idrak edebildik. Bolivya'da olduğumuz süre boyunca da bana hep Peru'daymışız gibi geldi. İnsanlar ve kültür birbirine çok benziyor. Yalnız Bolivya'da çevirme tavuk yerine kızartma tavuk var (ki görüntüsü bile çok kötü).

Copacabana'ya ulaştığımızda cebimizde yalnızca tuvalete yetecek para vardı dersem abartmış olmam. Ortalıkta ATM de olmadığından, ana meydandaki katedralin önündeki parkta bir banka oturarak cips yedik. Katedralin önü gelin arabası gibi süslenmiş otomobil, minibüs ve kamyonlarla doluydu. İnsanlar ellerindeki şişelerden bira fışkırtarak bir yandan arabaları ıslatıyor bir yandan da aynı şişeden kendileri sebepleniyordu. Bir ara rahip çıkıp araçların üstüne kutsal su döktü. Öğrendiğimize göre ch'alla adı verilen bu ritüel her pazar tekrarlanıyormuş ve yeni araç alanlar kazadan korunmak için buraya gelip arabalarını kutsatıyormuş.** Biz merakla olup biteni izlerken yanımıza oturan yaşlı bir amca hiç Bolivya'da bira içip içmediğimizi sordu. Daha yeni geldiğimiz söyleyince, “Huari için, Huari. Çok iyi biradır,” dedi. Dişlerinin etrafı altın kaplamayla çevrilmiş amca yoldan geçen bir arkadaşına takılıp yanımızdan kalkınca biz de molanın sona erdiğini fark ettik ve otobüse binip La Paz'a olan yolculuğumuza devam ettik.

Copacabana..kutsama.jpg
Copacabana'da birayla araç kutsama ritüeli

  • Burada aklıma Aslı Biçen'in anakaradan kopup Ege sularında başıboş dolaşmaya başlayan bir kasaba-adayı anlattığı alegorik ve fantastik romanı Koptuğu Yerden geldi. Aslı'ya buradan selam ederim.
  • * Yalnız şoförler arabalarını kazalara karşı kutsatmaktan gayrı hiçbir önlem almıyor ve deli gibi kullanıyorlar. Peru ve Bolivya'da bulunduğumuz süre boyunca ne zaman bir araca binsek Bülent Ortaçgil'in “Ama bana hiç bişeycik olmaz/Hiç bişeycik olmaz/Korkmayın, bişey olmaz/Olmadı da bugüne kadar” dediği şarkıyı mırıldanmayı adet edindik.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 20:08 Archived in Peru Tagged backpacking

Email this entryFacebookStumbleUpon

Table of contents

Comments

Bu bahsettiğin şarkı benim tüylerimi diken diken yaptı. Sohbetlerimizde sen hep yumuşatarak aktarıyordun demek riskleri. Bu şarkıyı mırıldanman anlatmadığın pek cok şeyi anlatıyor.Allaha emanet olun yavrular.

by seldatosya

Comments on this blog entry are now closed to non-Travellerspoint members. You can still leave a comment if you are a member of Travellerspoint.

Enter your Travellerspoint login details below

( What's this? )

If you aren't a member of Travellerspoint yet, you can join for free.

Join Travellerspoint