A Travellerspoint blog

Ciudad Perdida 1

Santa Marta'da Kayıp Şehrin İzinde

sunny 31 °C
View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

Cartagena'dan sabah saatlerinde bindiğimiz midibüs, bizi cumbia müziği eşliğinde dura kalka Santa Marta'ya ulaştırdığında öğleden sonrayı geçmişti. Güzergahımızda bu şehrin olmasının iki nedeni vardı: Birincisi, Ciudad Perdida'ya, yani Kayıp Şehir'e buradan gidilmesi, ikincisiyse Venezuela otobüslerinin buradan kalkması.

Pansiyonumuz Casa Familiar'a yerleşir yerleşmez, buranın sahibi olan aile elimize bir fotoğraf albümü tutuşturarak bizi ertesi sabah Ciudad Perdida'ya gidecek gruba katılmamız için ikna etmeye çalıştı. Çok erken olduğunu söyledik, çünkü kafamızda hala soru işaretleri vardı; hepsi de gelip "Acaba becerebilir miyiz?" sorusuna bağlanıyordu.

Santa_Marta.jpg
Santa Marta'da yürüyüş

Dışarı çıkıp yürümeye başladığımızda, şehrin sakin ve huzurlu halinden kaynaklanan rahatlık bize de geçti. Limanın yanından şehrin sona erdiği tepeye doğru ilerleyen sahile gidip balıkçı teknelerinin ardından denize girenleri izledik. Kumsal boyunca uzanan kaldırım, seyyar satıcı tezgahları ve arabalarıyla doluydu.

Güney Amerika'da ilk kurulan şehir olmasına rağmen, bakma fırsatı bulduğumuz rehber kitaplarda hep kısacık geçiştirilen ve mecbur olmadıkça kalmaya gerek görülmeyen Santa Marta, açık her penceresinden yayılan neşeli Karayip melodileri, sabahın erken saatlerinde dahi tepede olan güneşi ve dükkanlarının önündeki gölgeye sandalye atan sakinleriyle zamanın hükmüne pek aldırış etmiyor gibiydi.

Ciudad Perdida'ya rehbersiz gitmek yasak olduğundan, sabah uyanınca farklı tur şirketleriyle görüşmeye karar verdik. Konuştuklarımızdan ikincisi olan Turcol, pazarlık yapmak için herhangi bir girişimde bulunmamamıza rağmen fiyatını öyle bir düşürdü ki, başka bir yere bakma gereği duymadık. (Rehberimiz olacak Edwin'in, 2003'te bu yürüyüşü yaparken gerillalarca kaçırılarak 103 gün rehin tutulan grubun başında olması da işin ilgi çekici tarafıydı.) Buraya kadar gelmişken bu işi becermemiz gerektiğine kendimizi inandırarak ertesi sabah Turcol'un önünde yerimizi aldık ve 15 kişilik bir grupla yola çıktık.

İçinde bulunduğumuz hafta Kutsal Hafta olduğundan, Kolombiya'daki bütün şirket ve okullar tatildi. Bu nedenle grubumuz kalabalıktı ve dört kişi hariç herkes Kolombiyalıydı. Ciplerle, yağmurdan deşilmiş yolları geçerek yürüyüşe başlayacağımız kasabaya ulaştık. Daha 10 m. kadar ilerlemiştik ki, askeri kontrol noktasını geçebilmemiz için Edwin'in elindeki liste kontrol edildi. Daha sonra öğrendiğimize göre, ödediğimiz ücretin dörtte biri askeriyeye, dörtte biri paramiliter kuvvetlere, dörtte biri parklar idaresine, dörtte biri de şirkete gidiyormuş. Neredeyse çekeceğimiz bütün fotoğraflarda en az bir adet asker çıkacağından habersiz, Sierra Nevada'nın derinliklerine doğru ilerlemeye başladık.

İlk başta hafif meyilli, iki yanı geniş yapraklı çalılarla kaplı patikalardan yürüyor, zaman zaman taşların üstünden sekerek dereler aşıyorduk. Bir saat kadar böyle geçti, neredeyse bundan korkacak ne varmış ki diyecekken, kendimizi karşımıza dikilen dağın dik keçiyollarında buluverdik. Tüneli andıran bir oyuk içinde yukarı kıvrıla kıvrıla yükseliyorduk. Yokuşun ucunun görünmemesi hiç bitmeyecekmiş hissi veriyordu, sırtımızdaki 3-4 kiloluk çanta ve uyku tulumu da durumu iyice zolaştırıyordu. Arkamızdan gelip bizi geçmekte olan bir atlı çantamı yokuşun başına çıkarmayı teklif etti, ama ben inat edip kendim çıkarmak istedim. 10 dakika sonra tamamen tükenmiştim ve Edwin'in yardımcılarından Alfredo'nun ısrar etmesi üzerine çantamı sadece tepeye kadar yüklenmesine izin verdim (!). Yukarı çıktığımızda herkes nefes nefeseydi, 10 dakikalık bir meyve molasının ardından kendimize gelerek tırmanmaya devam ettik. Zaman zaman keçiyolunun ortasında yağmur sularından açılan yarık, at ve katır boklarıyla dolu oluyordu ve başka yol olmadığından üstünden geçmek gerekiyordu. İlerledikçe toprağın rengi kızıldan kireç beyazına, sonra da sarıya döndü. Toprakla birlikte üstünü kaplayan bitki örtüsü de çeşitlilik gösteriyordu.

geriye_donup_bakinca.jpg
Geriye dönüp bakınca

Nihayet çıkışı bitirip inişe geçmiştik, ama daha kolay olacağını sanarak yanıldığımızı fark ettik. Dik yokuşları inmek çıkmaktan daha hızlı oluyordu, ama yükümüzün ve vücudumuzun ağırlığı tamamen bilek ve dizlerimize bindiğinden dengede durmak için de çaba sarf etmek gerekiyordu. Dağın ardındaki vadiye ulaştığımızda, yol boyunca bizi yalnız bırakmayacak nehrin kıyısındaki kamp yerine de gelmiş olduk. Geceyi cibinlikli hamaklarda geçirdik. Hamaklar o kadar dar, hava o kadar nemliydi ki, sabah ikimiz de uykumuzu alamadan kalkıp yola çıktık.

Hamakta_Baris.jpg
Hamakta Barış

İkinci gün yine dik tırmanışlarla geçti, ama bu defa ormandaki ağaçlar sıklaşmaya ve üstümüze sarkıttıkları yapraklar uzayıp kalınlaşmaya başladı. Bugün Tayrona uygarlığının soyundan gelen Arhauco ve Kogui'lerin yaşadığı topraklardan geçtik. Gün boyunca yolda, bu dağlarda modern dünyadan uzakta kendi kültürleri ve dilleriyle yaşamayı sürdüren yerlilerle karşılaştık. Yanımızdan kayaları çevik hareketlerle aşıp geçen yerlilere selam versek de, selamımızı aldıklarını söylemek pek mümkün değil. Kolombiya yerlileri misafirperver olmamalarıyla biliniyor. Mesela Amerikalı yazar Hunter S. Thompson'ın 60'lı yıllarda gittiği Puerto Estrella'da hiç beklemediği bir anda karşılaştığı yerlilerle oturup 50 saat aralıksız skoç içtiğine daha sonra kimse inanmamış.

Sierra_Nev..li_k_y_.jpg
Sierra Nevada'da bir yerli köyü
Ciudad_Per..Yolunda.jpg
Kamp yerine ulaşma gayreti

Kalacağımız yere ancak öğle saatlerinde ulaştık. Burası Buritaca Nehri'nin en geniş ve derin olduğu noktalardan birinin yamacına kuruluydu. Kan ter içinde kamp yerine ulaşan herkes soluğu insanın kalbini durduracak kadar soğuk akan suda buldu. Akıntı öyle kuvvetliydi ki, insan kayanın üzerinden suya atlar atlamaz sürüklenmeye başlıyordu. Grubun geri kalanı yüzerken, biz biraz ısınıp dinlenmek için yatakhaneye döndük. Tamamı duvarlarla çevrili olmadığından yemek masalarının olduğu bölüm görünüyordu. Bir yerli kadınla göz göze geldik, çünkü kucağındaki yavrusuna biraz fazla ilgili bakmıştım. Bir süre sonra yanıma gelerek nereli olduğumu sordu. Yüz ifadesi sanki sosyolojik bir araştırma yapıyor gibiydi. Adı Alicia'ymış, oğlununkiyse Juan Carlos. Galiba misyonerler hiçbir yeri es geçmemişler...

buz_gibi_sular.jpg
Buz gibi Buritaca Nehri

Deniz Koç

Gelecek yazı: Ciudad Perdida'ya varış, dönüşte sarhoş olup Santa Marta'nın göbeğinde rezalet çıkarışım, Karayiplere dalış, otobüs terminalinde farkına varılan tuhaf gerçek

Posted by acikbilet 18:52 Archived in Colombia Tagged backpacking

Email this entryFacebookStumbleUpon

Table of contents

Comments

çıkarttığın rezaleti seveyim ben;)))merakla bekliyorum komik şey:)))

by seldatosya

otobüs terminalindeki tuhaf gerçeği çok merak ettim.yazın biran evvel.

by seldatosya

Çok uzun zaman oldu. Meraktayız, umuyorum iyisinizdir...

by Cuneyt360

evet nerdesiniz, ben de merak ettim :)

by akkiriba

Evet, geldik arkadaşlar! Merak etmeyin, iyiyiz, yazılarımızı tamamlamaya çalışıyoruz : )

by acikbilet

Comments on this blog entry are now closed to non-Travellerspoint members. You can still leave a comment if you are a member of Travellerspoint.

Enter your Travellerspoint login details below

( What's this? )

If you aren't a member of Travellerspoint yet, you can join for free.

Join Travellerspoint