A Travellerspoint blog

Ciudad Perdida 2

Sierra Nevada'dan Karayip kıyılarına

sunny 30 °C
View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

Ciudad Perdida yolundaki üçüncü gün, Buritaca Nehri'nin kâh soluna kâh sağına geçerek ilerledik. Öğleye doğru nihayet arkeolojik alanın bulunduğu dağın eteklerine ulaştık. Bizi 1000'den fazla basamağın beklediğini biliyorduk, yalnız bu basamakların ne kadar dar olduğundan haberimiz yoktu. Ayağımızı ne düz ne de yan sığdırabildiğimiz merdivenleri tırmanarak şehrin kurulu olduğu alandaki kamp yerine ulaştık. Yukarı adımımızı atar atmaz bizi omuzlarındaki tüfeklerle askerler karşıladı. Ciudad Perdida civarında kaldığımız süre boyunca da bizi hiç yalnız bırakmayacaklarını, çekeceğimiz her fotoğraf karesinde yerlerini alacaklarını çok geçmeden görecektik. Edwin ve Alfredo yanlarında getirdikleri torbalardan her biri neredeyse çocuk olan askerlere lolipop dağıttı. Üniforma içinde şeker emerken çok komik görünüyorlardı, keşke asker olarak bütün işleri bundan ibaret olsaydı.

Ciudad_Per..a_asker.jpg
Lolipoplu asker

"Kayıp şehir" anlamına gelen "Ciudad Perdida", İspanyolların gelişinin ardından daha da yükseklere yerleşme kararı alan Tayrona yerlilerinin yaşadığı ve terk edişlerinin ardından sarmaşıkların, ağaç dallarının ve çimenlerin üzerini kaplamasıyla ortadan yok olan şehri betimlemek için kullanılan bir isim. 70'li yıllarda "modern dünya" tarafından keşfedilene kadar yerliler ve daha sonra yağmacılar dışında bilinmeyen şehir, Bogotá'da ziyaret ettiğimiz Museo del Oro'daki altınların bir kısmının da kaynağı.

1970'lerde ölen yazar Richard Bissell, yanlış hatırlamıyorsam Machu Picchu'ya gittiğinde: "İnsan kendini Paris'te Eyfel Kulesi'nden sarkarak heyecanla etrafı izlerken düşleyebilir, Piccadilly'yi, Pisa'yı göreceğinden emindir, ama günün birinde Peru'ya gideceği aklının ucundan bile geçmez," demiş. Bugün olsa, Machu Picchu'ya gitmekle Eyfel Kulesi'ne çıkmayı aynı kefeye koyar, Ciudad Perdida'ya gitmeyi inanılmaz bulurdu. Sanıyorum -ve ne yazık ki- 10 yıl sonra burası da Peru'daki kalıntılar gibi turistler için bir çekim merkezi haline gelecek ve Peru'daki gibi "orada bulunmuş olmak" diğer bütün anlamların üstüne çıkacak. Manzarayı bizim için güzel kılan, buraya gelen yolu kendi bedenimizi kullanarak aştıktan sonra karşısında durup bakmaktı. Modern dünyada bir yerden başka bir yere ulaşmak hep hızlı geçen bir süreç ve çevreyle ilişkimizi kesen bir aracın içinde seyahat etmeye alışkınız. Adımını toprağa atarak bir başka yere ulaşmaksa algıyı farklılaştırıyor. Taşınan bir nesne olmaktan çıkıyor, belki de ilk defa kendi vücudunuzu ve sınırlarınızı hissediyorsunuz. Yavaş yol almak, her yorulduğunuzda durup dinlenememek bir sabır sınavı gibi. Tepeye çıkıp da Tayronalardan kalan teraslara baktığımızda, onların bu şehri nasıl şartlar altında kurduğunu anladık ve bu eski kültürü takdir edebildik. Machu Picchu'ya otobüsle çıkan turistlerin kaçırdıkları bu bence.

Ciudad_Perdida.jpg
Ciudad Perdida

Bir gece Ciudad Perdida'da kaldıktan sonra, Edwin'in teklifi üzerine grup üç günde dönülecek yolu iki günde bitirme kararı aldı. Geçtiğimiz yoldan geri gideceğimiz için kaçıracağımız bir şey yoktu, bu nedenle tempo artmaya, arkadaş grupları arasında önde gitme konusunda sessiz rekabetler yaşanmaya başladı. Barış ve ben genelde en arkada, orta yaşlı çift Sandra ve Augusto'yla kalıyorduk. Bazı yerlerde patikalar tek kişinin geçebileceği genişlikteydi, bir ara punduna getirip önlerine kırdık ve yokuş aşağı olmasından faydalanarak arayı hayli açtık. İnsanların yaşadığı yerlerden bu kadar içeride olmasına rağmen, yılan dışında hiçbir vahşi hayvan görmemiş olmamıza şaşırırken, patikanın ortasına kurulmuş gözlerini bize diken dev bir kurbağayla karşılaştık. O oradan çekilmeden biz geçemeyecektik, ikna çalışmalarımız sonuç vermeyince, üstünde hışırdayan yapraklar olan bir dal kullanarak kenara çekilmesini sağladık.

Kurba_a.jpg
Sierra Nevada'da vahşi yaşam

Ertesi gün yürüyüşün başlangıç noktası olan Mamey köyüne ulaştığımızda, Sandra ve Augusto dışında herkes birasını yudumluyordu, onlar da yarım saat sonra alkışlarla masadaki yerlerini aldılar. Çok geçmeden Santa Marta'ya dönmek için ciplere bindik. Kolombiyalı arkadaş grubundan Katarina ve Andres bizim bulunduğumuz cipteki herkese rom-kola servisi yapmaya başladı. Yeni bira içmiş olduğumdan sıramı savsam da bir süre sonra giderek neşelenen muhabbetle birlikte ben de küçük pet bardaklarda uzatttıkları içkiden almaya başladım. Katarina her seferinde en önde oturan Scott'a "Skoçç!" diye bağırdığında, hepimiz içki servisinin başa döndüğünü anlayıp bardaklarımızı hazırlıyorduk. Barış, yanında oturan matematik öğretmeni Daniel'la onun sevdiği matematik problemleri üzerine kafa yorarken, içerideki herkes çakırkeyif olmuştu bile. Asfalt yola çıkmadan önce bir bakkalın önünde durarak iki şişe daha rom aldık, bu arada içki ikram etmediğimiz tek kişi olan şoför de iki şişe bira alarak bize katılmaya karar vermişti. Kocaman cipe tekrar doluştuğumuzda, aşçının da -tek bacağı diğerinden kısa olduğu için koltuklu değnekle yürüyen- şoförün sol yanındaki boşluğa ilişmiş olduğunu fark ettik ve gülmekten kendimizi alamadık.

Rom_ikmali.jpg
Rom ikmali
_of_r_ve_biras_.jpg
Santa Marta'ya dönüş, şoför mahallindeki biraya dikkat!

Santa Marta'ya ulaştığımızda bizim cipteki herkes kaldırıma döküldü, diğer ciptekilerse birer bira içmiş olduklarından kahkahalarımıza hakkını vererek katılamıyorlardı. Bu kadar eğlenmenin sonucunda kusacağımı bilsem de umursamamaya başlamıştım. Karşıma çıkan herkesin fotoğrafını çektim. Son hatırladığım, sahil kenarındaki parka geçtiğimiz ve olmasını beklediğim olay gerçekleştikten sonra polisin hatıra fotoğrafı çektirmek için beni ayağa kaldırmasıydı.

Starred_Photos26.jpg
Katie, Scott, aşçımız Luis - Katarina - Sandra ve Barış - Andres - Augusto ve Scott - Zomm!

  • **

Tayronaların yaşamış olduğu Sierra Nevada dağlarından indikten sonra, Karayip sahili üzerinde aynı adı taşıyan doğal parka gitmeye karar verdik. İlk gün şehre on dakika mesafedeki balıkçı köyü Taganga'ya gittik. Buradan Playa Grande'ye tekneler kalkıyordu. Bir sonraki koya gitmek için bindiğimiz koca kayıkta, emniyet için karayolunda gösterilmeyen bir özen dikkatimizi çekti. Burayı parkın bir kısmı zannetmekle yanıldığımızı sonradan öğrendik. Bayram tatili olduğundan plaj çok kalabalıktı, kayalıkların üstüne çıkarak birkaç koy öteye yürüsek de içimizden denize girmek gelmedi, birer bira içip köye geri döndük. Buradaki balıkçılardan birine, sahibi çiçekli yeşil bir elbise giymiş, başına da rengarenk bir fular sarmış orta yaşlı bir Afrikalı-Kolombiyalı (burada negro demek sorun teşkil etmiyor) kadının işlettiği lokantaya girdik. Taganga'daki lokantaların hiçbirinde akan su (musluk vb.) yoktu. Hepsi birer leğen içinde çatal bıçak ve tabakları çalkalayıp yeniden kullanıyordu. Ben barbun irisi gibi görünen mojarra (moharra okuyunuz) balığından istedim, Barış da yanlış hatırlamıyorsam coijua (koyihua) istedi. Yanında hindistancevizli pilavla gelen balıklar löp etli ve lezzetliydi.

Ertesi gün gerçekten parka ait bir yere gitmek için Turcol'un yolunu tuttuk. "Kristal" plajına araba olmadan ve tekne ayarlamadan ulaşmak mümkün değildi çünkü. Otobüsle teknelerin olduğu kısma ilerlerken rehber kendini herkesi eğlendirmek zorunda hissediyordu. Tek tek adlarımızı ve nereden geldiğimizi söyletti. Sıra Venezuelalı bir aileye gelince rehber Chavez için bir alkış istedi. Ortalık alkıştan kırılırken iki genç kız ile anne ve babası "Hayır, hayır! Biz Chavez'i sevmiyoruz!" diye bağırark araya girdiler.

Buradaki deniz, beyaz kumları ve berrak, sakin suyu ile bize özlediğimiz yüzme keyfini yaşattı. Gözlüklerimizi takıp mercanların etrafındaki rengarenk balık sürülerini seyrederek saatler geçirdik. Sonra yine balık yemek için sahile çıktık. Bu defa sierra adlı sivri dişleri olan büyük bir balık yiyecektik. Parkta mangal yakmak yasak olduğundan kızartma yemek zorunda kaldık, yine de çok güzeldi.

Tayrona_Park_.jpg
Tayrona Parkı'nda kayıklar
Kristal.jpg
Kristal Plajı
Sierra.jpg
Sierra balığı

Santa Marta'daki son günümüzü, her gün yaptığımız gibi pansiyonun karşısındaki Mercabar'da meyve suyu içip deniz ürünü yiyerek ve kitap okuyarak geçirdik. Bir ara terminale Venezuela bileti almaya gittiğimizde karşımıza çıkan acı gerçekle hayallerimiz suya düştü. Eğer ülkeye havadan girersek vizeye ihtiyacımız yokmuş, ama karadan girersek vize almamız gerekiyormuş! Bu nedenle, "The Revolution will not be Televised" belgeselinde gördüğüm üzere ben de bu saçma uygulamayı Chavez'e mektup yazarak şikayet etmeyi düşündüysem de, sonuçta Venezuela'yı rotamızdan çıkarıp Bucaramanga'ya bilet almak durumunda kaldık.

Starred_Photos28.jpg
Venezuela'ya gidemiyorsak, içelim!

Deniz Koç

Posted by acikbilet 12:14 Archived in Colombia Tagged backpacking

Email this entryFacebookStumbleUpon

Table of contents

Comments

It is such a pity that I can't read your language. I would love to read your story on the Lost City. Please?

by totoanna

sonunda beklediğim yazı nihayet....
sizi takip etmekten hiç vazgeçmemiştim zaten..

by seldatosya

Dear Totoanna, I wish we could! You might want to check out Google Translate. I know it just gives an idea and nothing more, but until we have time to translate it may work. If you're planning to go there and have questions about anything, feel free to send us a message.

by acikbilet

Thanks so much for replying. Very nice of you. I understand. Would you please tell me which language is yours? so that I can translate through google. Many thanks and yes I am very interested on this part of the world and particulary Colombia. I will try and read your story. Many thanks and enjoy your travels.

by totoanna

Oh! Sorry! The entries are in Turkish : )

by acikbilet

Comments on this blog entry are now closed to non-Travellerspoint members. You can still leave a comment if you are a member of Travellerspoint.

Enter your Travellerspoint login details below

( What's this? )

If you aren't a member of Travellerspoint yet, you can join for free.

Join Travellerspoint