
Kowloon-Hong Kong vapuru
Birbirine köprülerle bağlanmış birkaç adadan oluşan Hong Kong'da kalacağımız hostel, Kowloon Adası'ndaki büyük bir işhanının içindeydi: Meşhur Chunking Mansion'da. Yıllar önce bir yangında gerekli önlemler alınmamış olduğu için yüzlerce kişinin öldüğü bina, akıllarda bu felaketle yer etmişti. Öte yandan, Hong Kong'a çalışmak için bütün Hint Yarımadası'ndan, Afrika'dan, Pasifik'ten ve başka yerlerdeki gelişmemiş ülkelerden gelen insanların toplanma noktası olarak sosyoloji tezlerine konu olmuş, hatta bina bir filmde, Wong Kar Wai'nin Chunking Express'inde deyim yerindeyse karakter oyuncusu olarak rol almış ve bizim için merak konusu haline gelmişti.

Chunking Mansion'ın tekinsiz yüzü
Chunking Express filmini izleyenler, ilk bölümün geçtiği mekanın düzensizliğini, kirli sarı-gri tonun hakimiyetini ve kakafonisini hatırlayacaktır. Binanın girişinden dışarı taşan saat satıcıları, terzi ve kuyumcu çığırtkanları, döviz bozucular ve tabii ki etrafımızı saran onlarca hostel aracısını yararak merdivenleri aştık. Binanın panosunda, tayfun uyarısı derecesinin 3'e çıkarıldığı ilan edilmişti. Giriş katı yan yana, iç içe birçok minik satıcının iş yaptığı bir alandı: Cep telefonu satıcıları, giysi mağazaları, tepsilerde sulu yemek satan büfeler, kebapçılar, toptancılar... Üst katlarsa genelde Hint restoranı, terzi, tabelalarda “helal” yemek verdiğini ilan eden lokanta ve hostellerden oluşuyordu. Bu hostellerin, içine yalnızca bir yatak sığacak genişlikte odalardan oluştuğunu düşünecek olursanız, her gün binlerce insanın gelip gittiği bir binayı gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Son yangının ardından binanın dış cephesi, merdiven boşlukları ve asansörlerin olduğu bölgelerin derlenip toparlandığı fark ediliyordu. Ancak binanın gerçek yüzü, ortasındaki aydınlık kısmında bir korku filmi setini andırırcasına kendini gösteriyordu.

Tabut oda
İlk gece, uyarı en şiddetli tayfunun bir alt seviyesini ifade eden 8'e çıkarıldığından, odada kalarak pencereye çarpan yağmur damlalarının ve rüzgar estikçe uğuldayan binaların sesi eşliğinde uykuya daldık. Sokağı tam olarak göremediğimiz için önemli bir şey olmadığını düşünürken, sabah şehrin büyük bir bölümünü sel götürdüğü haberini aldık. Hong Kong sakinleri 30-40 katlı apartmanlarda, genelde de tek göz odadan ibaret dairelerde yaşıyor. Nitekim, ertesi gün buluştuğumuz Arfee ve Tzi Wai, oturdukları apartmanların fırtınanın gücüyle sağa-sola gidip geldiğini anlattılar.

Arfee, Tzi Wai ve Barış, Kowloon'un ara sokaklarında sohbet ederken
Kowloon'da bir cadde
Arfee'yi bir buçuk sene önce kanepe sörfü aracılığıyla evimizde konuk etmiştik. Bu kadar süre sonra, rotamızı değiştirmiş olmamız sayesinde tekrar bir araya gelebilmek çok hoştu. Arkadaşı Tzi Wai'yle birlikte, Kowloon'un arka sokaklarında dolaştık. Sütlü çayı hiç sevmezken, sayelerinde ikimiz de “royal milk tea” bağımlısı oluverdik. Bir daha nerede bulacağız bilemiyorum! Belki Hindistan'da...
İki günlük ziyaretimiz hemen sona erdi ve Güney Kore'ye gitmek üzere yeniden yola çıktık.
Deniz Koç
Uğuldayan binalar remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Mel ve Garrett'ın kedisi "Little Pumpkin Pickens", LA'de geçirdiğimiz bir hafta boyunca bizi mest etti
Bizi ikinci kez, hem de bir hafta evlerinde konuk eden Mel ve Garrett'la keyifli bir hafta geçirdikten sonra Amerikalar'a veda edip Asya'ya yollandık.

Hoşçakal Amerika! (çizim: Deniz Koç)
Barış Pala
Hoşçakal Amerika! remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Hemen hemen bütün Orta Amerika ülkelerinde sadece bir, bilemediniz iki üretici olduğundan bira çeşitliliğinden bahsetmek biraz zor. İçtiğimiz tüm biraların tatları birbirine benzer olsa da birinciliği, ikisi de Nikaragua birası olan Toña ve Victoria'ya veriyor, Kosta Rika'dan Imperial'e mansiyonu layık görüyorum.
Belikin – Belize
Gallo – Guetamala
Cabro – Guetamala
Pilsener – El Salvador
Imperial – Honduras
Barena – Honduras
Toña – Nikaragua
Victoria – Nikaragua
Victoria Frost – Nikaragua
Imperial – Kosta Rika
Bavaria – Kosta Rika
Barış Pala
Dünyanın Biraları: Orta Amerika remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>“Onu yola çıkmaya sevkeden neydi? Harekete geçmesine ne neden oldu? Seyahatin zorluklarını göğüslemesinin, bir keşiften diğerine onca tehlikeye boyun eğmesinin sebebi neydi? Bana kalırsa, yalnızca dünyayı merak ediyordu. Orada olmak, her ne pahasına olursa olsun kendi gözleriyle görmek, sonucu her ne olursa olsun bunu yaşamak arzusundaydı.”
Herodot için Kapuściński, kitaptan alıntı
Zorlu kayaç patikaları tırmanarak, ahşap gemilerle kabaran denizlerde ilerleyerek, at sırtında bozkırları geçerek o zaman bilinen dünyanın en uç diyarlarına giden, gördüklerini, duyduklarını kaydederek modern tarihçiliği başlatan Herodot'un seyahati, üstünden 2500 yıl geçmiş olmasına rağmen bitmemişti. Bilge Yunanlı, sıkıyönetim altındaki Polonya'da, Yunanistan'ın yerini haritada gösteremeyecek denli dünyadan kopuk yetişmiş bir savaş çocuğu olan Kapuściński'nin karşısına bir anlığına tarih dersinde çıktıktan sonra sansüre takılınca, muhabir olarak gönderileceği ilk yurtdışı seyahatine kadar sessizce bekledi.
Dünyayı merak eden ve sadece sınır çitinin öte yanını görmeye bile razı olan Kapuściński, gazeteci olduktan sonra ilk yurtdışı seyahati için Hindistan'a gönderilir. Hayalleri komşu ülkeye kadar ulaşabilmişken, bir anda kendini kasvetli ve soğuk Doğu Avrupa sokaklarından uzakta, sık tropik bitkilerle kaplı, rutubetli ve sıcak bir kıtada, kalabalığın ve karmaşanın içinde bulur. Deneyimsizliği ve şaşkınlığıyla, editörünün ilk görevi için hediye ettiği Tarih kitabının yazarı Herodot'a sığınmaktan başka çaresi yoktur. Meslek hayatı boyunca yol arkadaşı olacak Herodot'la aralarındaki ilk bağ bu şekilde kurulur.
Travels with Herodotus, son kitabı olması hasebiyle belki de Kapuściński'nin yol arkadaşına vefa borcu olarak tasarladığı bir eser. Hindistan'da başladığı yurtdışı muhabirliği görevine uzun yıllar, Uzak Doğu'da, Pasifik'te, Orta Doğu'da, Orta Amerika'da, Avrupa'da ve Afrika'da devam eden Kapuściński, 27 devrim ve ihtilal görür, dört defa da ölüm cezasına çarptırılır. Çaylak gazetecilik yıllarından, tecrübelerle olgunlaşıp hem yurtdışı muhabirliği hem de seyahat edebiyatının üstatlarından biri olarak kabul edildiği günlere dek obsesif bir şekilde çantasında taşıdığı ve dönerek tekrar tekrar okuduğu, Herodot'tur.
2004 yılında basılan kitabında Kapuściński, kendi gazetecilik geçmişini ve seyahatlerini, Herodot'un tarihçiliği ve keşifleriyle birlikte, akıcı, yetkin ve sorgulayıcı bir dille anlatıyor. Tarihe tanıklık etmiş ve farklı yollarla gördüklerini, yaşadıklarını ve duyduklarını kaydetmiş -biri kendi olmak üzere- iki yazar, kitabının baş karakterleri. İki bilge adam, bize başka başka dünyaların bir arada var olduğunu ve her birinin farklı olduğunu gösteriyor. Bu dünyaları tanımalıyız, çünkü o dünyalar, o öteki kültürler, bizim kendimizi daha iyi görebilmemizi sağlayacak birer ayna. Kendi kimliğimizi ötekilerle yüzleşmeden ve kıyaslamadan tanımlamamızın bir yolu yok çünkü.
Deniz Koç
Okugan: Travels with Herodotus remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Dev mango ağaçları
İlk gittiğimiz Liberia'daki otelde çarşafın üzerinde gördüğümüz tespih boncuğuna benzeyen böcekleri kötüye yormadan kafayı yastığa vurup uyumakla ne büyük hata ettiğimizi uyanıp da yola çıktığımızda anladık. Akşam Tilaran'a varana kadar her tarafı kırmızı kabarcıklarla kaplanan Deniz'in pantolonuna tutunup bizimle yolculuk eden birini yakından incediğimizde tahtakurusu saldırısına uğradığımızı anladık. Çantalarımızı boşaltıp tek tek eşyamızı ilaçlamamız gecenin bir yarısına kadar sürdü. Yattığımızda da bu dokuz canlı yaratıklardan tamamen kurtulduğumuzdan emin olamadığımızdan olsa gerek hemen uyuyamayınca sabah 5'teki La Fortuna otobüsüne beton gibi bindik. İleri güvenlik önlemi olarak yatmadan önce yastığımın kılıfına soktuğum cüzdanımı Tilaran'da unuttuğumu 3 saat süren yolculuk sonrası ulaştığımız La Fortuna'ya varınca fark edebildim. Geri dönmek istediğimdeyse, ilk otobüsün akşam olduğunu öğrenince ikimiz de kara düşüncelerle terminaldeki banka çöktük. Durumumuzu fark eden turizm polisi hiç beklemediğimiz bir şekilde kendiliğinden yanımıza gelip tutanak tuttu, bizi arabasıyla götürüp bir pansiyona yerleştirdi ve diğer şehirdeki muhatapları bekledikleri gibi yardımcı olmadığı için iki gün boyunca gönderilmeyen cüzdanı motosikletle Tilaran'a kadar giderek içindekiler tam olarak (para, kartlar vb) bize geri getirdi.

Bizim coğrafyada yaşayanların kafeste görmeye alıştığı, Kosta Rika'daysa faunanın parçası olan rengarenk kuşlar bulutlara gömülmüş Arenal Volkanı'nın önünde
Aktif bir volkan olan Arenal'i görme isteğimiz yağmurlu mevsime denk geldiğimizden havanın ya yağmurlu ya da kapalı olması nedeniyle suya düşünce, bütün günümüzü kahve içip kitap okuyarak ve casado yiyerek geçirdik. (1) Ne yazık ki, Latin Amerika'ya veda etme zamanımız gelmişti, bizi dünyanın bu kısmından uzaklaştıracak uçağı yakalamak için Los Angeles'a doğru yola çıktık.
Barış Pala
(1) Pilav, siyah fasulye ve kızarmış muz ile et ya da balığın "evlendirilmesi"nden oluşan yemek. "Casado", İspanyolcada "evli" anlamına geliyor.
Mango ağaçlarının gölgesinde remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
İki bayrak tek vatan
FSLN'nin doğum yeri Leon'da Devrim Müzesi'ne gittik. Harap bir taş binanın giriş katı, duvarlara asılan ve geçen yılların sararttığı gazete kupürleri, fotoğraf ve şiir fotokopileri, bayraklarla kaplıydı. Müzede bize eşlik eden Edgardo, FSLN'nin “tercerista” grubunda olduğunu söyledi. İç savaşta tüfeği eline alıp Kontra'larla çatışan gruba verilen isim bu. Sloganları, Küba'nın “patria o muerte”sinden (vatan yahut ölüm) esinle “patria y libertad”, yani “vatan ve özgürlük”. Yine de, fotoğraftaki resme dikkatle bakarsanız, eli “machete”li bir tercerista'nın, bir “kontra”nın kafasını uçurduğunu göreceksiniz: (başka yerlerde olduğu gibi burada da) vatan için ölen de, öldüren de kutsallar hanesine yazılıyor.

Devrim Müzesi'nde
Müzede Edgardo'yla yaptığımız gezide, olanları canlı bir şahidinin ağzından dinlemiş olduk (zaten canlı olmasa şahit değil, şehit olurdu: Arapçada aynı kökten kelimeler). Silahı eline aldığında daha 15 yaşlarında olmalıydı. Yüzüne baktıkça, ne şartlar altında savaşa katılmış olduğunu düşünmekten alıkoyamıyorduk kendimizi. Çocuk yaşta birinin büyük bir kararlılıkla taraf tutması ve düşman ilan edilene şiddet uygulaması yetişkinlerle kıyaslanınca çok daha kolay. Acaba olgunlaştıkça fikirleri değişmiş miydi? (Belki de hasbel kader) Reagan yönetiminin beslediği Kontra'lara karşı durarak “iyi adam”ların yanındaydı, yine de insanın bir birey olmasına izin vermeyen bu kutsallar sisteminde şu an geldiği noktayla hayal ettiği ve uğruna kan döktüğü sonuç aynı mıydı acaba? Konuşmamız süresince sorguladığını hissedemedik. Müzeden ayrılmadan önce elimizdeki kitabı gösterdik. Yazarı, bizim için devrimin ikinci şahidiydi: Salman Rushdie. Sandinistlerle Nikaragua'da geçirdiği iki haftayı anlattığı The Jaguar Smile'ı okumamıştı. “Biz şiir seven bir milletiz,” dedi.

Kahramanlar
Leon'da Sandinist ruh
İç Savaş'ı tasvir eden duvar resminin önünde oynayan çocuklar
Portreleri ve büstleri şehrin sokaklarını dolduran, her gün tüyler ürpertici bir sirenle dakikalarca anılan şehitlerin en kıymetlileri şairlerdi elbet. Somoza'yı öldüren şair Perez'in ardından bir gelenek haline gelmişti. Salman Rushdie'yle konuşan Sandinist şairlerden biri, halka mesajı dolaysız iletmek için mükemmel bir araç olduğunu söylüyordu. Akılda kalıcı, ezberlemesi ve öğretmesi kolay; romanla karşılaştırıldığında mantıklı bir çözüm. Vatanına sevgisini şiirleriyle ifade ederek Sandinist devrime katkıda bulunan şairlerden biri de Gioconda Belli, ancak Edgardo'nun aksine zaman içinde devrimin gittiği yönden memnun kalmayarak yollarını ayıranlardan. Rushdie'nin kitabı Sandinistlerin davasını zekice yorumlar eşliğinde sunmakta başarılı olduğu için, Belli'nin ve onun gibi birey olma gayretindeki diğer kişilerin niye memnun olmadıklarını anlaşılabiliyor. İfade özgürlüğü, kadın hakları, sekülerlik için destek verenlerin üst üste hayal kırıklığı yaşayarak inançlarını yitirmiş oldukları belli. Onlar gidince geriye kalan, çoğu acemice duvar resimlerinden yansıyan ve şematik simgeler sistemi üzerine kurulu bir düzen.

Nikaragua'da bir otobüsün içindeki süslemelerden detay
Kutsallar
Leon'dan yine emektar Amerikan okul servisi Bluebird'lerden biriyle Granada'ya doğru yola çıktık. Her zamanki gibi, -şoförünün gözbebeği olarak- süslenmişti ve metrede bir duraklayarak yolcu topladı. Granada'da kaldığımız otelin girişindeki iki resim ilgi çekiciydi. Che, resminde değişime uğrayarak yanında duran İsa'nın halesini kapmış ve onunla özdeşleşmişti sanki. Nikaragua'da, Küba'daki devrimin aksine dini kurumlarla omuz omuza bir devrim gerçekleştiğinden, geleneksel Orta Amerika dinibütünlüğü yeni ikonlarla devam ediyordu.

Concepción Volkanı
Maderas Volkanı
Costa Rica'ya doğru ilerlerken Omatepe Adası'ndan geçtik. Feribotla adaya yaklaşırken, günbatımı sırasında simetrik Concepción Volkanı'nın üstüne pamuk gibi toplanmış bulutun görüntüsü çok hoştu. Adadan ayrılırken, Maderas Volkanı ise tütüyor gibi görünüyordu. Onları da son fotoğraf olarak ekleyelim.
Bir Deniz Koç ve Barış Pala ortak yazısı
(1)Fotoğrafları inceleyip yazıyı okumadan evvel geri plana biraz göz atmakta fayda olabilir: İspanyol koloni dönemi bitip de kısa ömürlü Orta Amerika Federasyonu dağıldıktan sonra 1838'de bağımsızlığını kazanan ülke 20. yüzyılın başlarına kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin güdümünde ya da işgalinde bir yüzyıl geçirir. 1930'lu yıllardaki işgali sırasında ordunan ayrı olarak Ulusal Muhafızlar (UM) adı altında bir güvenlik teşkilatı oluşturan ABD, eğitimini ABD'de almış UM komutanı Somoza'nın, ülkedeki Amerikan varlığına karşı başlayan gerilla hareketinin direnen tek temsilcisi Augusto Cesar Sandino'yu öldürtmesi ve güvenilirliği tartışmalı 1937 seçimlerini kazanarak ülkenin başına geçmesiyle rahatlar ve dizginleri Somoza'ya bırakır. UM'yi kişisel ordusu gibi kullanan Somoza kısa sürede ülkeyi sıkı bir cendereye almayı başarır. 1956 yılında şair Rigoberto Lopez Perez'in Leon'da katıldığı bir resepsiyon sırasında öldürdüğü baba Somoza'nın yerini oğulları doldurur. Luis Somoza'nın kalp krizinden ölmesini takiben Anastasio Somoza ülkenin tek lideri olur. Managua'yı yerle bir eden 1972 depremi sonrası Somoza'nın uluslararası kuruluşlardan gelen yardımları kendi kasasına aktarmasıyla artan huzursuzluk, ismini Sandino'dan alan FSLN'nin (Frente Sandinista de Liberacion Nacional – Sandinist Ulusal Özgürlük Cephesi) halk arasında destek bulmasını sağlar. Silahlı mücadele ve sosyal örgütlenmeyi bir arada götüren FSLN güçlenirken, sadece kendi cebini düşünmeye başlayıp ülkenin zengin kesiminin de desteğini kaybeden Somoza Temmuz 1979'da ülkeyi terk eder ve FSLN yönetimi devralır. Devrimi takip eden 5 yıl boyunca ülkeyi yöneten FSLN, 1984'deki seçimleri kazanır 10 yıl boyunca bir yandan devraldığı çökmek üzere olan ekonomiyi düzeltmeye çalışıp, eğitim ve sağlık konularında ilerleme kaydetmeye çalışırken bir yandan da ABD tarafından finanse edilen Kontragerilla ile savaşmak zorunda kalan FSLN 1990 yılındaki seçimleri kaybeder. 2007 yılındaki seçimlerde birinci parti olmayı başaran FSLN'nin devrim yıllarındaki lideri Daniel Ortega ülkenin başkanı olur. Yandaşı olsun olmasın, birçok Nikaragualı için FSLN'nin bir siyasi parti olmaktan öte anlamlar taşıdığı aşikar.
Şairlerin ve şehitlerin vatanı remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Zelaya'nın o sıralarda içeri girme teşebbüslerinde bulunduğu Nikaragua sınırından da, başkentten de uzak olan coğrafi konumu nedeniyle olsa gerek, burası darbenin etkisinde bir şehre benzemiyordu. Choluteca gündelik işlerle meşguldü; işportacı tezgahlarının kapladığı sokaklarda insanlar alışveriş yapıyor, berberler saç kesiyor, dolmuş muavinleri yolcu toplamaya gayretiyle koşturuyordu. Şehrin meydanına yürüdüğümüzde, küçük bir grubun devrik başkan “Mel”in görevine iade edilmesi için gösteri yaptığını gördük. Zelaya'nın toprak sahibi varlıklı babasından devraldığı “Mel” takma adı herkesçe kabul görmüş olsa gerek, gazetelerde dahi bu adla anılıyordu. Ertesi gün aldığımız El Heraldo gazetesinde, gençlerin Kasım ayında yapılacak seçimlere katılımının sağlanmasıyla ilgili bir haber manşet yapılmışken, içeride bir sayfa yeni atanan başkan Micheletti'nin ABD büyükelçisi Hugo Llorens'in “Mel”in anayasada değişiklik yapmak istediğinden haberdar olduğuna dair iddiasına ayrılmıştı.

El Heraldo'dan bir sayfa
Llorens'le Zelaya'nın fotoğrafını görünce, daha önceleri Radikal'deki bir haberde Zelaya'nın “kovboy şapkası”ndan söz edildiğini hatırladık. Şapkadan bu şekilde söz edilince, Honduras'ın kırsalında yaşan insanların gündelik kıyafetinin bir parçası olduğu gözden kaçıyor ve imge bambaşka anlamları da beraberinde getiriyor.
Her ne kadar Guatemala kadar yeşillik olmasa da, Honduras'ta da tropik iklim var. Bu zamanlar yağmur sezonu olduğundan, öğleden sonra başlayan sağanak yağış bütün sokakların dereye dönmesine ve elektriğin kesilmesine neden oldu. Hava kararınca sandalyemizi avluya karşı çekip şimşeklerin etrafı aydınlatmasını izledik.

Yağmur ertesi otelin avlusunda güneşte kurutulan çamaşırlar
Ertesi sabah bindiğimiz Nikaragua sınırına giden dolmuş tarafsız bölgeye yaklaştığında neye uğradığımız şaşırdık. Yürümek zorunda olduğumuz sözüm ona dört kilometrelik yol boyunca bizi taşımak isteyen bisiklet sürücüleri daha dolmuş durmadan çantalarımızı kapıp derme çatma kasalarına yüklemeye başladılar. Hışımla çantalarımızı geri alıp yürümeye çalıştık. Bisikletçi barikatını yarıp daha 3-5 metre ilerlemiştik ki, bu sefer dövizciler etrafımızı sardı. Yarı İspanyolca, yarı Türkçe nidalarla dövizcileri de yanımızdan uzaklaştırdık ve o güne kadarki en curcunalı sınır kapısını geçerek Nikaragua'ya ulaştık.
Muz Cumhuriyeti'nde bir gün remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Guatemala'dan çıkıp da El Salvador kısmına geçtiğimizde, otobüs durur durmaz içeriye sınır polisleriyle birlikte “pupusa” (1) satıcıları doluştu. Yerli nüfusunun yoğun olduğu Meksika ve Guatemala'dan sonra, gördüğümüz insanlar Avrupai yüz hatlarıyla ilgi çekiciydi. Kolonileşme süresince en ezilen halk yerlilerken, bağımsızlığın ardından da katliamlarla sayıları daha da azaldığı için diğer ülkelerdeki nüfus yoğunluğuna burada rastlanamıyordu.
Polisler işlerini hemen bitirdiği için çok geçmeden yola devam edeceğimizi sanmakla hata ettiğimizi anladık, çünkü görünüşe bakılırsa yolculardan birinin bavulu dolar banknotlarıyla doluydu. Diğer yolcularla birlikte, sıcaktan giderek kızan beton banka dizilmiş oturuyorduk. Kadınlardan biri, gidip gelip haber taşıyor, hanım arkadaşlarıyla durumu değerlendiriyordu: “Kozmetik de çıkmış çantasından!”, “Görüyor musunuz, kaldık mı şimdi burada!”, “E bizim ne suçumuz var peki?”... Dört saat kadar bekledikten sonra, bavul sahibiyle birlikte yeniden bindiğimiz otobüs yola devam etti.
Santa Ana'ya ulaştığımızda henüz güneş batmamıştı, bütün sokaklar canlıydı. İkinci kattan eski eşya yığılmış avluya bakan odamızda isteyebileceğimiz her şey mevcuttu: vantilatör, rutubet kokmayan bir banyo ve temiz çarşaflar. Gece iyi bir uyku çekebilecek olmanın mutluluğuyla yemek yemeye çıktık. Hava karardığı için, az önceki kalabalık bir anda yok olmuştu. Gördüğümüz ilk açık lokantada peynirli pupusa yiyip odaya döndük. Yattığımızda gece sessizliği vardı, ancak geç saatte yan odada kalan adam bağıra bağıra incil okumaya başladı. Zaman zaman uyanıyor, sonra tekrar dalıyorduk. Komşumuz, vecd içinde sabahı etti.

El Salvador sokaklarında bir piñata satıcısı. Piñata, çocuklara doğum günlerinde alınan, içi şekerlemeyle dolu bir kukla çeşidi. Yükseğe asılıyor ve çocuklar ellerindeki sopayla vurarak parçalayıp içindeki şekerlemeleri boşaltmaya çalışıyorlar.
Güney ve Orta Amerika'daki bütün fakir ülkelerde din çok önem taşıyor, ama El Salvador'da gündelik hayata etkisini daha net gözlemlemek mümkün. Santa Ana'dan San Salvador'a gitmek için bindiğimiz Bluebird'de salsa kisvesi altında ilahiler çalıyordu örneğin, solist zaman zaman haleluyalarla kendinden geçiyordu. San Salvador'da yerleştiğimiz otel odasındaki televizyonda dini ağırlıklı üç-dört kanal mevcuttu ve İspanyolca-İngilizce yayın yapan bir kanalda gün boyu rahiplerin vaaz verişinin ardından sahneye çıkarak titremelerle kendinden geçen ve artık ayakta duramayarak kaskatı yere düşen insanlar canlı yayında gösteriliyordu. Pazar sabahına denk gelen bir gün ise, bir Iggy Pop parçasıyla uyandık. İspanyolca seslendirilen şarkının sözleri çevrilmemiş, İsa aşkını ifade edecek şekilde yeniden yazılmıştı. Rahip, gitar ve davul eşliğinde rock parçaları söylüyor, esrime halindeki ahali de nakarat bölümlerinde sahnedeki gruba eşlik ediyordu. Dışarı çıkıp yürümeye başladığımızda, her sokaktan ayrı keskin gitar riff'leri ve çığlıklar geliyordu.
Sakinleri için bir alışveriş mabedi olduğunu keşfettiğimiz San Salvador'un yeni genişleyen kısmı birbirine otoparklarla bağlanarak devam eden onlarca büyük ve modern alışveriş merkeziyle dolu. Şehrin eski merkeziyse daha az gelirli sakinlerin geldiği bir açıkhava pazarına dönüşmüş gibi. Dev katedral pabucunu sokak aralarındaki eğlenceli kiliselere kaptırmış görünüyor.

San Salvador'un Metropolitan Katedrali
San Salvador'un ardından, bir geceyi Honduras yolu üstündeki San Miguel'de geçirdik. Bu küçük şehre ulaştığımızda yine akşam olmak üzereydi. Hava karardıkça boşalan ve ıssızlaşan, her köşesinde çok kötü durumda olduğu belli olan bir evsizin ya da sarhoşun yattığı sokaklarda açık “comedor” bulamadık ve ayaküstü bir şeyler atıştırarak sigara kokan odaya geri döndük, sabah da ilk otobüsle bu tekinsiz şehri terk ederek sınıra gittik.
Deniz Koç
(1) Pupusa, mısır ya da pirinç unundan bir hamur topunun içine malzeme konup avuç içinde düzleştirilmesi ve sac üstünde kızartılmasıyla yapılan, El Salvador'a özgü bir yemek.
Vecd içinde bir ülke remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Peten Itza Gölü'nde, kıyıdaki Santa Elena'ya sadece yol ile bağlanan bir adaya kurulan Flores, taşra sıkıntısının üstüne bir anda turizm patlaması yaşadığı anlaşılan, herkesin evini restaturanta ya da otele dönüştürmesiyle insanın içini daha da daraltan bir mekan. En büyük Maya şehirlerinden biri olan 1,5 saat uzaklıktaki Tikal'i ziyaret etmek isteyip de ulusal park civarında ultra pahalı otellerde kalmak istemeyenlerin mecburen geldikleri bu küçük kasabada, otelinden, tur operatörüne, minibüs şoföründen, restaurantına tüm esnaf yabancıların parasının peşinde.

Tikal
Flores'ten Coban'a 2 minibüs, 1 motor, 1 minibüs sıralamasıyla 4 vesait kullanarak; birinden indiğimizde koştura koştura diğerine binerek gittik. Santa Elena terminalinden bindiğimizde neredeyse bomboş olan ilk minibüsümüz, karayoluna çıkmadan pazar yerine uğradı ve beş dakika önce boş olan yerler bir anda doluverdi. Minibüsün kapısının önünü mesken tutan satıcılar küçücük koltuklara yerleşmeye çalışan yolculara haşlama tavuk, gazoz, meyve, şekerleme satabilmek için çabalıyor, arka sırada oturanlar ürünlerini daha iyi görsün diye ara ara minibüsün içine girip çıkıyorlardı. Pazar yerini geride bırakıp yola çıktığımızda bütün yerler dolu, ayakta da 3-4 kişi olması rağmen yolda her el kaldırana durmayı ihmal etmeyen şoför ve muavin bir şekilde herkesi kutu gibi minibüsün içine sığdırmayı başararak bizi Sayaxche'ye, yolun bittiği Pasion Nehri'nin kıyısına kadar sağ salim getirdi. “Yolun bittiği” diyorum çünkü çok geniş olmamasına rağmen üzerine köprü yapılmamış olan bu nehri geçmek için motorlu kayıklara binmeniz gerekiyor. Biz de sırtımıza çantalarımızı alıp kayıkla karşıya geçip Chisec'e giden ikinci minibüsümüze bindik. Bu minibüsün içi de en fazla sayıda yolcu almak üzere dizayn edilmişti. Dört sıra koltuktan arkadaki iki tanesi 4 kişilik hale getirilmiş. 3. sıra en arka sıraya geçiş yolunu kapattığı için, en arkada oturanlar bagaj kapısından giriş çıkış yapıyor. Kolaylık olsun diye de 4'lü koltuktan bir parça kesilmiş, yerine de iniş çıkışlarda kolaylık olması için taburemsi bir koltuk konulmuş. Dizlerimiz karnımızda iki saat yol gidip, Chisec yakınlarında bir benzincide son minibüsümüze bindik. Doluluk açısından ilk iki minibüsü geride bırakan bu minibüsün muavini, Coban yolunun belli bölümlerini portbagajda gitmek durumunda kaldı.

Kahve ağacının dalı
Guatemala'da kahve yetiştiriciliğinin merkezlerinden biri olan Coban'ın gelişiminde Alman göçmenlerin büyük rolü olmuş. 19. yüzyıl sonunda toprak satın alıp kahve yetiştirmeye başlayan Alman kökenliler, bir süre sonra bölgedeki ekilebilir toprağın büyük bölümünün sahibi haline gelmiş. 1940'ların başında ABD'nin baskısıyla zamanın hükümeti Alman göçmenlerin büyük kısmını ülkeden sürmüş olsa da bugün hala kahve çiftliklerinin büyük kısmı Alman kökenlilerin elinde. Şehrin sınırında yer alan ve rehber eşliğinde gezilebilen Dieseldorff kahve çiftliğinde kahve hem yetiştiriliyor, hem de çevredeki çiftliklerden gelen ürünlerle birlikte işleniyor. En kaliteli çekirdekler Avrupa ve Amerika'ya ihraç edildiği için Guatemala gibi yetiştirici ülkeler genelde İspanyolcada salyangoz anlamına gelen “caracol”leri, yani kavruk, düşük kaliteli çekirdekleri tüketiyor.

Caracol ve yanında iri kahve çekirdeği; kavrulmadan evvel
Coban'dan Guatemala City'e (Guate) giderken bindiğimiz otobüs birinci sınıf olduğu için biraz ruhsuzdu, Guate'den bindiğimiz Quetzaltenango (Xela) otobüsü ise tam aksine bir şenlik: 40-50 yaşındaki eski Amerikan okul servisleri hemen hemen bütün Orta Amerika'da olduğu gibi burada da şehirler arası taşımacılığın yükünü sırtlanıyor. Ülkede bir
Bluebird* Kulübü var mı bilmiyoruz, ama sahiplerinin çok sevdiği ve gözleri gibi baktığı, otobüslerin rengarenk boyalarından, havalı kornalarından ve en dik yokuşları bile canavar gibi tırmanan motorlarından belli. İçleri çıkartmalarla kaplı şoför mahalli dışında gayet sade olan bu otobüslerde iki kişilik gibi görünen koltuklara yol ilerledikçe mutlaka üçüncü bir kişi ilişiveriyor. Guatemalalılar üçlemeye ilişkin özel bir teknik bir geliştirmişler: Siz iki kişi mesut bir şekilde otururken, yeni bir yolcu sizin sıranızın yanına geliyor, sırtını hafiften size dönüp, kaba etiyle hafiften ittirerekten koltuğun ucuna konuveriyor. Eninde sonunda bütün koltukların üçleneceğine o kadar emin ki insanlar, bir arka sırada boş yer varken önde iki kişinin yanına oturabiliyorlar. İşin güzel tarafı çoğu zaman adım atacak yer kalmayacak şekilde dolan bu otobüslerin dip dibe oturan yolcularının hiç yakınmamaları, sinirlenmemeleri ve gülümsemeleri.

Xela-Pana otobüsü
Ülkenin ikinci büyük şehri olan ve eski kolonyal yapılarını, arnavut kaldırımı yollarını koruyan Xela, İspanyolca öğrenmek isteyenlerin akınına uğramış. Her köşe başında bir İspanyolca kursu var ve tüm sokaklar bu kurslara giden Kuzey Amerikalı ve Avrupalılarla dolu; zira barınma imkanı da sağlayan bu kurslarda eğitim almak gayet ucuz. Biz de en azından bir hafta ders almaya niyetlenmiştik, ama sınırlı zamanımız olduğunu fark edip vazgeçtik ve vaktimizi şehrin sokaklarını arşınlayıp sabah kahvaltıda servis edilen ve buğday aşını andıran ama yulafla yapılan tarçınlı bir çorba olan moş ve benzeri yerel yemekleri keşfederek geçirdik.

Atitlan'a karşı közlenmiş mısır yemek
Atitlan Gölü, üç volkanın eteğinde yer alan ülkenin Karayip kıyısındaki Izabal'den sonraki en büyük gölü. Genelde Tz'utujil ve Kaqchikel yerlilerinin yaşadığı gölü çevreleyen Sololá gibi şehirlerde hala yerel kıyafetler içinde insanlar görmek mümkün. Bizim kaldığımız göl kıyısındaki Panajachel eskiden sahil köyü iken, son 30 yıl içinde bir gringo kasabasına dönüşmüş, sahil şeride de epey kirlenmiş. Kasabada keyif alarak yaptığımız tek şey, göle karşı közde mısır yemek bir de pazarını gezmek için, helezonlar çizen yolları aşarak günübirlik 1,5 saat mesafedeki Chichicastenango'ya gitmek oldu. Bölgedeki en büyük yerli nüfusa sahip şehir olan Chichi'de pazar günleri kurulan açık pazarda her türlü meyve sebze ile birlikte eskiden törenlerde kullanılan ahşap oyma maske, biblo gibi el sanatları da bulunabiliyor. Şehrin tüm sokaklarını kaplayan tezgahlar, rengarenk kıyafetleriyle tezgahların başında duran ve söylediği fiyatı kararsız gibi görünmeniz üzerine iki dakika içinde yarıya kadar indiren yerliler, yan yana uzanıp giden
komedorlar** arasında bir günü geçirdiğimiz Chichi'den yanımızda 1 baykuş, 1 maymun ve 1 geyik maskesi ile ayrıldık.

Chicicastenango pazarı
Guatemala'daki son durağımız Antigua'da kalacak yer bulmamız epey vakit aldı. Daha önceden belirlediğimiz yerlerin bir kısmı doluydu, bir kısmı ise kalınacak gibi değildi. Yol üstünde girdiğimiz hostellerden birinde banyolu, çift kişilik yataklı bir oda aradığımızı ve 2-3 gün kalacağımızı söylediğimiz resepsyonist çocuk bize istediğimiz gibi bir oda olduğunu söyleyerek banyosuz, iki ayrı yatağın olduğu ve sadece 1 gün için müsait bir odayı göstermesinin ardından sinirlerimiz tepemizde arka sokaklarda yürürken, oradaki dil okulunun içinden bir kadın çıkagelip boş odalarının olduğunu, bakmak isteyip istemediğimizi sordu. Şirin bir bahçe etrafına dizili odalardan birine
“con mucho gusto”lar*** eşliğinde yerleşip artık iyice ağırlaşan ve neredeyse bir saattir sırtımızda olan çantalarımızın sırtımızda yarattığı tahribatı üzerimizden atmaya çalıştık. Akşamüzeri dışarı çıkınca tam anlamıyla görme imkanı bulduğumuz Antigua, umduğumuzun aksine tam anlamıyla bir turizm merkezi çıktı. Kolonyal mimarisi çok iyi korunmuş eski şehirde her köşe başı, Arjantin, İtalyan, Japon ya da Meksika restaurantı. Turistlerin ve sevimsiz başkentte değil de bir saat mesafedeki bu huzurlu şehirde yaşamayı tercih eden zengin Guatemalalıların gittikleri bu yerlere gitmek istemediğimizden ilk gün yemek yiyecek bulmakta epey zorlandık, ikinci gün de küçük bir pastane dışında bir yer bulamadığımız için inadımızdan vazgeçip Orta Amerika'da Japon yemeği yedik. Gecelerimizse yan odamızda kalan ve okuldaki ufak tefek işleri yapan ve anlatacak çok hikayesi olan Edgardo ile sohbet ederek geçti. Yedi sene California'da yaşayan ve o zamanlar bir özel dedektifin yanında çalışan 50'li yaşlardaki Edgardo'nun ailesi de Atitlan civarındanmış. Büyük büyük dedesi bir fırtına esnasında kayıkları devrilen yerlileri kurtardığı için yerlilerin çok saygı duyduğu bir insanmış ve iç savaş sırasında bölgede ordunun yaptığı yerli kıyımını araştıran bir gazeteci yazı dizisinde aslen İspanyol kökenli olan dedesinde de bahsetmiş. Özel dedektiflik şirketleri sandığımızın aksine sadece yasak aşkları ortaya çıkarmak ya da kayıpları bulmakla uğraşmıyorlarmış, en büyük müşterileri yanlış beyanda bulunan müşterilerini faka bastırmaya çalışan sigorta şirketleriymiş.

Antigua'da sardunyalar
36 yıl süren iç savaşı ancak 1996'da geride bırakabilen ve Orta Amerika'daki en fakir ülkelerden biri olan Guatemala'dan Edgardo'nun “Allah'a emanet olun” uğurlamasıyla ayrıldık. Bir sonraki durağımız El Salvador olacaktı...
Barış Pala
“Con mucho gusto!” remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Caye Caulker'a gece inerken
Caye Caulker'a giden son tekneye zar zor yetiştik. Kıyafetlerinden işten döndüğü anlaşılan Belizeliler ve tatile gelmiş yabancılarla tamamen dolan tekne, 45 dakika sonunda adaya yanaşırken hava kararmaya başlamıştı. Bir ucundan diğer ucu birkaç yüz metre olan adanın üç toprak yolu var: Ön Sokak (iskelenin olduğu taraf), Orta Sokak ve Arka Sokak. Eskiden daha büyük bir adaymış, ne var ki bir kasırga adanın uç kısmını ayırmış, bu üç sokak da orada sonlanıyor. Dolayısıyla, iki dakika içinde kalacak bir pansiyon bulabildik. Gece bastırdıkça odadaki rutubet kokusu da yoğunlaşmaya başladı. Bu kadar minik bir adada rutubetsiz bir yerde kalmak imkansız olmalı, biz de aldırmamaya gayret ederek yemek için dışarı çıktık. Caye Caulker'ın ıstakozuyla meşhur olduğunu, hatta sezon açıldığında burada Istakoz Festivali yapıldığını duymuştuk. Belize'nin birası Belikin eşliğinde, ilk defa burada, hem de sarmısak ve tereyağıyla mangalda pişmiş ıstakoz yemiş olduk; masanın altından sivrisinekler de bacaklarımızı yedi.

Barış, Ön Sokak'tan denize bakarken
Arkasında görülen karakolda, mariuhananın kesinlikle yasak olduğu, aksini söyleyenlere kanmamamız gerektiğine dair bir uyarı asılıydı
Belize açıklarındaki mercan bariyerinin yakınındaki adalardan biri olduğu için, Caye Caulker'a şnorkelle dalma amacıyla gitmiştik. Ertesi sabah karanlık bir gökyüzüyle karşılaştık. Ufka baktığımızda, açık denizin üstünde fırtınalar koptuğunu görebiliyorduk. İnanılmayacak kadar kısa bir süre içinde rüzgar ve yağmur adayı da altına aldı. Yağmurlu sezon olduğu için, öğleye kadar yağacağını, sonra durulacağını öğrendik. Öğleyin bindiğimiz teknede, 13-14 yaşlarındaki yirmi kızdan ve iki “mürebbiye”den oluşan Britanyalı bir okul grubu ve ikimiz vardık. Adadan açılıp açık denizin şiddetli dalgalarının kırıldığı bariyerin iç kısmında dört farklı alanda deniz altındaki yaşamı gözlemledik. Bulutların yer değiştirerek güneş ışıklarını farklılaştırmasıyla ayrı ayrı renkler yansıtan mercan kayalıklarının arasında, dip akıntılarının etkisiyle salınan yelpaze şeklinde mor-pembe canlılar, canlı renklerle beneklenmiş ya da çizgilenmiş büyük-küçük balık sürüleri etrafımızda geziniyor, biz yaklaşınca buldukları oyuklara saklanıyorlardı. Altımızdan kimi leopar desenli dev vatozlar geçiyor, kanatlarıyla kumları kaldıra kaldıra kendilerini gömüp gizliyorlardı. Teknenin kaptanı Leon, buralarda hemşire köpekbalığı türünün bulunduğunu, tehlikeli olmadıklarını söyledi. Genç kızlar göremediğimiz için hayal kırıklığına uğradı, ama ben karşıma çıkmadıkları için şanslı hissettim o an. (Şu an keşke çıksaymış diyorum, ama tuzum kuru tabii ki.)

Fırtına yaklaşıyor
Mercan bariyerine çarpan dalgalar, ufukta beyaz bir çizgi olarak görünüyor
Belize'deki son gecemizde odanın önündeki verandada denize karşı otururken yanımıza Leon geldi, biraz sohbet etme fırsatı bulduk. Teknedeyken, denizi temiz tutma konusunda çok hassas olduğunu fark etmiş ve denizaltında bize gösterdiği her canlıya neredeyse saygıyla baktığını düşünmüştük. Bize resiften ve ekosistemin dengesini korumanın hayatiliğinden söz etti. Adanın etrafını kaplayan kara yosunların denizi temizlediğini de ondan öğrendik. Yosunları çirkin göründüğü için söküp burayı beyaz kumlu tropik bir plaja dönüştürmemiş olmaları, adada aynı şekilde başka bilinçli insanların da olduğunu düşündürttü.

Ada kıyısını tutmuş yosunlar
Güney ve Orta Amerika'da egemen olan İspanyolca, bu minik ülkede yerini İngilizceye bıraktığından, Leon'la anlaştığımız dil de İngilizceydi. Fakat, sömürgecilerin Belize'ye getirdikleri köleler, İngilizceyi Afrika dilleriyle harmanlayarak neredeyse yeni bir dili, Kriol dilini yarattıklarından, konuştuğumuz herkes gibi o da bizimle sadeleştirilmiş, normal bir İngilizceyle konuşuyordu. Nikaragua'nın Atlantik kıyısındaki Bluefields'da ve burada konuşulan Kriol, tınısı yabancı bir dil. Bu ülkelerdeki bazı edebi çevrelerce İngilizce yerine Kriol dilini tercih etmek politik açıdan da önemli, kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorlar çünkü. Eğer merak doğurduysa, bir-iki cümleyle aradaki farkla ilgili -ya da belki benzerlik demek daha doğru- örnek verebilirim: “Aarrayt?” (selamlaşmak için) “Da buk da fu mii” (That's my book/Bu benim kitabım) veya “We yu di du?” (What are you doing?/Ne yapıyorsun?).

"Gimme Dalla!": Kriol dünyasına hoş geldiniz. Bu adada iki gün bile bütçenizde delik açmaya yeter.
Belize'de daha uzun kalmayı isteyebilirdik, ne var ki sınırdaki polisin bir-iki günlük vizeyi uygun görmesi sonucu, ertesi sabah toparlanıp Guatemala'ya doğru yola çıkarak Leon'u, vatozları, hemşire köpekbalıklarını ve mercan resiflerini geride bıraktık.

Caye Caulker'a veda
Deniz Koç
Caye Caulker ve Mercan Resifleri remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Yoğun lezzetli ale tipi biralara alıştığımız Amerika'dan sonra Meksika, lager tipi bira dünyasına döndüğümüz yer oldu. İki grup tarafından üretilen ve birbirlerine pek benzeyen Meksika biraları, buz gibi içildiğinde amansız sıcağa birebir. Bizim favorilerimiz, Superior ve Pasifico oldu.
Neler İçtik:
Pacifico Clara
Montejo
Sol
Superior
Dos Equis XX
Negra Modelo
Corona Extra
Modelo Especial
Victoria
Barış Pala
Dünyanın Biraları: Meksika remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Tulum'da Mayalardan kalma bir tapınak
Beyaz kumlu, turkuaz denizli Playa del Pescadores'e giriş
Üç hafta kaldığımız Meksika'dan, Chetumal'den bindiğimiz bir otobüsle Belize'ye geçerek ayrıldık. Kuzeyini görme fırsatı bulamadığımız, başkentine hak ettiği vakti ayıramadığımız ve sıcak nedeniyle bazı antik şehirlerini göremediğimiz “mısır insanlar” ülkesine yolumuzun bir daha düşeceğinden eminiz.
Tulum ...ve Meksika'dan ayrılış remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Küba'ya kadar gelmişken, rom biraya göre daha çekiciymiş gibi görünebilir; ama sıcak bir öğleden sonra içilen soğuk biranın yeri ayrı. CUP'la (Küba pezosu) satılan Mayabe gibi biraları yabancı olarak tatmak, yalnızca Kübalıların gidebildiği büfe ve restaurantlarda satıldıkları için zor. Zaten malt hülasasından hallice olan bu biraları beğenmek de zor. CUC'la (değiştirilebilir pezo) satılan biralardan Kübalıların en sevdiği, %5.4 alkol oranıyla kuvvetli bir bira olan Bucanero. Biz tini mini şişeleriyle sıcak havada ısınmadan içilebilen ve %6.5 alkol oranına sahip Tinima'yı beğendik.
Neler İçtik:
Bucanero
Cristal
Varadero
Tinima
Caney
Mayabe
Barış Pala
Dünyanın Biraları: Küba remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Yerleştikten sonra, David'lere yürüdük. Kaldığımız bölgede denize paralel sokaklar harflerle adlandırılmıştı, kesen sokaklarsa tek numaralarla. Evimizin bulunduğu 23. caddeden denizin aksi yönünde ilerlemeye başladık: F, E, D, C, B, A; ardından çift numaralar başladı: 2, 4, 8, 10... Koordinatları andıran adresi bulmamız bu şekilde kolaydı. Geniş sokaklarda ilerlerken, hava kararmaya başladı. Bahçe içindeki büyük, bir ya da iki katlı evlerin verandalarında, sallanan koltuklarda oturan yaşlılar vardı, pencerelerden kaynama, fokurdama sesleri taşıyordu. Görünüşe bakılırsa bütün evler kalabalıktı. Kaldırımlarda, kökleri betonu yarmış ağaçlar diziliydi; gövdelerini sarmaşıklar, dipleriniyse teneke kutu ve naylon poşetler sarmıştı. Şehrin ne kadar planlı yapılaştığı açıkça görüldüğünden, devrim öncesinde kumar ve mafya zenginlerinin ikamet ettiği bu sokaklarda nasıl bir refahın hüküm sürdüğünü hayal etmek zor değildi. Aradığımız sokağa geldiğimizde, karşımıza çıkan gençler -sormamış olmamıza rağmen- parmaklarıyla David'lerin dairesini işaret ettiler. Sonradan öğrendiğimize göre misafiri çok olduğundan, nasılsa soracağımızı düşünmüş olmalılar. David, kız arkadaşı Teresa ve Teresa'nın annesi Lola'yla birlikte tek göz odada yaşıyordu. O gün balıkçı biz konuştuktan sonra uğramadığından ıstakozları alamamıştık. Böylece, ilk gece, o anda aynı yemeği yemekte olan milyonlarca Kübalıya biz de katıldık: Kızarmış muz, pilav ve siyah fasulye.
David bize evlerinde daha önce yurtdışından gelen arkadaşlarının kaldığını anlattı. Ama zaten sürekli araları bozuk olan alt kat komşularının Devrimi Koruma Komitesi'nin başına getirilmesiyle bundan vazgeçmişler. Küba'da yabancıların Kübalılarla aynı evde kalması yasak. Otelde veya devlete kayıtlı “casa particular”larda (aile pansiyonu diyebiliriz) kalınması gerekiyor. Evde bir yabancının eşyasının dahi bulundurulması yasakmış, ama ziyaret etmemiz neyse ki serbestti. Alt komşunun tek gözünü üstümüzde hissederek muhabbete devam ettik. David İngilizce konuşuyordu, fakat Teresita ve Lola'yla sohbet edebilmenin tek yolu İspanyolcaydı. Küba aksanı, bize diğer yerlerde anlaşılır gelen bütün kalıpları, cümleleri yuttuğu için ilk gün birbirimizi anlayabilmekte zorlandık. Yine de ertesi akşam yemeğinde bizim evde buluşmak konusunda hemfikir olabildik.

Kaldığımız evin terasından Vedado
Sabah uyandığımızda, Alina'nın kahvaltı hazırladığını gördük: Guayaba suyu ve dilimlenmiş papaya. Henüz pazara ya da markete gidememiş olduğumuzdan yanına ekleyebileceğimiz bir şey yoktu, masaya oturduk. Alina, İngilizce öğretmeni olduğunu söyledi. Birkaç hafta öncesine kadar iki yandaki binada kocasının ailesiyle birlikte oturuyormuş. Şimdi oradan taşınarak annesiyle şehrin dışında bir eve geçmiş. Evlerin kalabalık olmasının ve birkaç kuşağın bir arada yaşamasının nedenini onunla konuşurken anladık: Küba'da yeni bina yapılmadığı için ayrı bir eve geçmek çok zor. Başka bir mahalleye taşınmak isteyen ev sahibinin, başka bir ev sahibiyle anlaşarak değiş tokuş yapması gerekiyor. Evini satması gerekirse, tek muhatabı devlet ve o da değerinden aşağı fiyat biçiyor. Bu kurallar arabalar için de geçerli; bu nedenle bu kadar çok eski araba hala ya sokakta ya da çürümeye terk edilmiş durumda. Bunları konuşurken, kapı çaldı ve David kan ter içinde içeri girdi ve zıplayıp arkasını dönerek içindeki mısır koçanları yüzünden patlamak üzere olan çantasını gösterdi. Bir arkadaşı telefon açıp 17-G'deki pazar yerine mısır geldiğini haber vermiş, o da hemen fırlayarak soluğu pazarda almış, çünkü mısır her zaman bulunmuyormuş. Şimdi eve geri dönüp ikinci postayı yapacağını söyledi. Akşam yemek yapmak için istediğimiz malzeme içinse, hem Alina hem de David 19-B'deki pazar yerinin daha iyi olacağı fikrindeydi. En taze meyve sebze ve en bol çeşit burada bulunuyormuş, ama diğer pazara göre iki kat pahalıymış.

Havana sokaklarına bakış
19-B'ye ulaştığımızda, pazar yerine girmeden önce, devlete ait Cadeca, yani döviz bürosunda elimizdeki CUC'ların bir kısmını CUP'a çevirmemiz gerekiyordu. CUC'un anlamı, “değiştirilebilir Küba pezosu” CUP'un ise “Küba pezosu”. Ülkeye gelişimizden önce, yabancıların değiştirilebilir olanı, yerlilerinse normal pezoyu kullandığını sanıyorduk. Ne var ki, dolardan yüksek değere sahip olan CUC'u, maaşlarını değeri 1 CUC'un 24'te biri olan CUP üzerinden almakta olan Kübalılar da kullanmak mecburiyetindeymiş. O nedenle, şehrin her mahallesinde Cadeca'lar var ve insanlar makarnayı CUC ile almak zorundayken, papayayı CUP ile almak durumunda olduğundan sürekli yaşadığı ülkenin iki farklı para birimini değiştirmek için sırada bekliyor. Hükümetin -ya da devletin: burada ikisi de aynı şey- ortalama 300 CUP maaş alan Küba halkının 12 CUC'a denk gelen bu parayla nasıl makarna, sıvı yağ alabileceklerini düşündüklerini anlayamadık ve şaşırdık.
Paramızı CUP'a çevirdikten sonra, şehrin “en büyük” pazarına girdik. Otuz metre kadar uzayan dört sıra tezgah vardı. Tezgahların üstünde yığınlarca papaya, mango ve misket limonu duruyordu, bunların haricindeki tezgahlardaysa olan her şey numunelikti. Bir tezgahta bir kısmı küflenmiş soğan ve sarmısak bulabildik, sebze olaraksa yalnız patlıcan olduğundan bolca aldık. Ancak iki-üç kilo edecek sebze için satıcı bizden sekiz kilo parası aldı, fark etsek de önemsemedik. (Burada geçireceğimiz her gün aynı türden kazıklar yiyecektik.) Bir satıcıya zeytinyağını nereden bulabileceğimizi sorduk, ama bakışları öyle alaycıydı ki, David'in birkaç kilo mısır için koşturuşunu ve kahvaltıda yalnızca meyve oluşunu anımsayarak sorunun saçmalığını fark ettik.

Üniversite binasından detay
Patlıcan yemeği, közlenmiş patlıcan ezmesi ve makarnadan oluşan mönüye, David'in sabah aldığı mısırlardan yaptığı “tamales”* ve taze sıktığı meyve sularıyla hazırladığı Havana Club romlu kokteyller de eklenince, yemek bir şeye benzedi. Oturduğumuz terasın karşısındaki balkondan gelen horoz sesleri eşliğinde, neden marketlerdeki ve pazarlardaki rafların, tezgahların boş olduğunu, temel gıda maddeleri de dahil birçok şeyin akıl almayacak kadar pahalı olduğunu konuşuyorduk. David, Teresita ve Alina, devletin belli sayı ya da miktarda gıda ve temizlik malzemesini çok cüzi fiyata sattığını, fazlasını almak istediklerinde daha fazla ödemeleri gerektiğini anlattılar. Yumurta, sıvı yağ, ekmek, sabun, çocuklar için soya yoğurdu ve süt, karneyle ve az da olsa ucuza satılan ürünlerden bir kısmıymış. Sıvı yağın tadı makine yağı gibiymiş, bir ay beden, diğer aysa çamaşır temizliği için sabun veriyorlarmış. Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından enerji krizinin başgöstermesiyle kıtlığın başladığı ve Kübalıların ortalama 6 kilo kaybettiği “Özel Dönem”den (Periodo Especial) söz ettiler. Havana'daki her toprak parçasının ekilip biçildiği, apartman teraslarının seralara ve tavuk çiftliklerine (bkz. karşı balkon) dönüştürüldüğü bu dönemde bütün ülke depresyondaymış. Hükümet Küba'dan gitmek isteyenlerin serbest olduğunu açıkladığında, herkesin bulup buluşturduğu malzemeden suda yüzebilen bir araç inşa etme gayretine girişini ve binlercesinin Florida'ya adımını basamadan okyanusta boğulduğunu ya da kaybolduğunu anlattılar. David, bu dönemde üniversite yurdunda kaldığını ve odasının penceresinden her gün denize açılanları seyrettiğini, o zamanlar bunun ne kadar büyük ve önemli bir toplumsal olay olduğunun farkına varamadığını söyledi. Şimdiyse, insanların kaçacağından korktukları için kimsenin kayık sahibi bile olmasına izin verilmiyormuş ve ülkeden çıkmak çok zormuş. Zaten yurtdışına çıkmaları kolay olsa da aldıkları maaşla kıpırdamalarının mümkün olmadığını anlattılar. Peki, yurtdışı bir yana, insanlar bu yokluk ve tecrit hali içinde burada nasıl yaşamlarını devam ettirebiliyorlardı? 12 CUC maaş alırken bunun örneğin nasıl 1 CUC'unu bir şişe biraya verebiliyorlardı? Anlattıklarına göre, insanların bir kısmını ayakta tutan, ABD'deki akrabalarının gönderdiği yardımlardı. Herkesin ihtiyaçlarını karaborsadan almak zorunda kaldığını, dolayısıyla bir kısım insanın da karaborsada satış yaparak yolunu bulduğunu anlattılar. (Küba'da karaborsanın anlamı, devlete satılması gereken ya da devlete ait olan malların küçük bir bölümünün el altından alıcıya ulaştırılması.) Karaborsa olmasaydı, Küba'da hayat dururdu, dediler. Hep mi böyleydi peki? Cevapları, hayırdı. Devrim zamanı ve devrimden sonra yapılan toprak ve sağlık reformuyla, eğitim seferberliğiyle bütün halkın liderlerine inandığını, ama zaman içinde Fidel Castro ve ekibinin para kazanmaktan ve ülkenin imajını korumaktan başka bir şey düşünmez olduklarını söylediler. Şimdi tarıma yeniden yönelmeye başlamışlar, ama çiftçilere toprak verseler de üstünde yaşamalarına izin yokmuş. Peki sağlık? Küba doktorlarıyla ünlüydü ne de olsa. Doktorlar para karşılığında üçüncü dünya ülkelerinde hizmete gönderildiği için bazen hastanelerde iğne yapacak birini bile bulamıyorlarmış. Ya eğitim? Ücretsiz ve herkese değil miydi? Evet, bu doğruydu ve hala öyleydi -neyse ki! Alina sık sık, devlet lojmanı olan yan binada gazeteci ve bürokratların oturduğunu hatırlatıp daha kısık sesle konuşmanın iyi olacağını söylüyordu.

Malecon'dan Eski Havana'ya yürüyüş
İki gündür şehirdeydik, ama daha çıkıp dolaşmamıştık. Ertesi gün akşamüstü, David'le deniz kıyısı boyunca uzanan Malecon'a, ardından da Eski Havana'ya yürüdük. Malecon okyanus esintisiyle serinlediğinden, Havana halkını deniz kıyısındaki setin üstüne toplamıştı. Kimi misinasını salmış balık tutuyordu, kimi sohbet ediyordu. Suyun üstü, dalga geldikçe oynaşan şişirilmiş prezervatiflerle doluydu. David, prezervatiflerin iğneyi yukarıda tuttuğunu ve esen rüzgarla oltanın daha açığa gitmesini sağladığını anlattı. Eski Havana'ya yaklaşırken hava kararmaya başlamıştı. Büyük otellerin olduğu bu bölge, zengin turistler için hazırlanmış bir film setine benziyordu, çünkü iki sokak arkasına geçince, binalar bakımsızlaşıyor, yollar delik deşik bir hal alıyor ve etraf tekinsiz bir görünüme bürünüyordu. David'in anlattığına göre, Küba çok güvenli bir yermiş, ama yine de yanımızda fotoğraf makinelerimiz olduğu için, hava karanlıkken bazı sokaklara girmek istemedi. Solgun sokak lambalarının altında sidik kokuları ve çöplerin doldurduğu yollardan geçerek tekrar Malecon'a çıktık ve David'in ablası Dorky'nin doğum gününü kutlamak için, Havana'nın merkeze uzak bir semtindeki evlerine gittik. Bu sıcak gecede bir yandan cuba libre içip diğer yandan salsa yapmaya çalıştık. David, “Söyleyin arkadaşlar, insanın böyle ailesi olunca kim gider Casa de la Musica'ya?” diyerek çekti ablasını piste.


Doğum günü partisinde çılgın eğlence!
Eski Havana kısmını gündüz gözüyle görmek için tekrar gittiğimizde, bu defa yanımızda David olmadığı için, her adımımızı ucuza puro sattığını iddia eden satıcılar karşılıyordu. Mütemadiyen teşekkür ederek satıcıları yanımızdan uzaklaştırırken, bir yandan etrafı inceliyorduk. “Nezih” kafe ve restaurantlar, hep yabancılarla doluydu. Şehrin bu kısmında, görevli olmayan hiçbir Kübalı yok gibiydi. Devlet, Doğu Bloğu'nun çökmesiyle içine girilen ekonomik sıkıntıdan çıkmanın bir yolu olarak istemeye istemeye ülkeyi turizme açarken, ülkeye gelecek yabancılarla halkın bir araya gelmesini engellemek ve Öteki kalmalarını sağlamak için her türlü önlemi almıştı sanki.

Eski Havana
Eski Havana sokaklarının fazlasıyla tüketilmiş bir imaj olduğunu düşündüğümüzden, bu yapay ortamda fotoğraf çekmek pek içimizden gelmedi. İhtişamlı binası restore edilmekte olan Devrim Müzesi'ne geçtik. Küba'nın İspanyollardan bağımsızlık kazanma mücadelesini başlatan ve meydanda vurularak ölen şair Jose Martí'yle başlayan resmî Küba tarihi, devrime hizmet ederken ölen ve kutsallaştırılarak şehit mertebesine yerleştirilen başka şairlerle devam ediyordu. Şairlerin ve devrimci öğrencilerin şehit oldukları anda giydikleri giysiler ve gerillaların kullandığı silahlar birçok galeride sergileniyordu. Diktatör Fulgencio Batista'nın dönemi, patlayan bombalarla parçalanan bedenlerin kanlı fotoğrafları ve devrimciler üzerinde kullanılan işkence aletleriyle özetlenmişti. Müzenin nadide eserleri, Ernesto Che Guevara'nın tüfeği ve balmumundan yapılmış kötü bir heykeliydi. Bütün galerilerde mutlaka Fidel Castro'nun fotoğrafları ve yaptığı konuşmalardan alıntılar yer alıyordu. Müze, kutsallaştırdığı değer ve nesnelerle, militarist ve maskülen bir gövde gösterisini andırıyordu.

Küba'da aylaklığın tadı
Havana'dan ayrılarak başka şehirleri de görmek istiyorduk, ama banka kartımı bürokrasiye kaptırdığımdan paramız da, yeterli zamanımız da yoktu. Böyle olunca, kalan vaktimizi her sabah pazardan alışveriş yapıp yemek pişirerek, gündüz terasta kitap okuyarak ve güneş çekildiğinde sokaklarda gezerek geçirmeye başladık. Artık toplu taşımayı da kullanıyorduk: Tarife normalde 40 sent iken, biz şoförün ter bezinin altından eline bazen 5, bazen 10 CUP tutuşturuyorduk. Adetin böyle olduğunu öğrenmiştik; otobüse binen yolcuların çoğu, şoför az kazandığı için devlete gideceğine onun cebine gitmesini tercih ediyor ve parayı kutuya atmak yerine gizlice onun eline veriyordu. Bu otobüsler daima çok doluydu. Şehir dışındaki bir plaja gitmek üzere yola çıktığımız bir gün, yanımızdaki bütün paranın çalınmış olduğunu anlayarak eve geri dönmek zorunda kaldık. Sıkışıklık arasında cebimize giren elin farkına bile varmamıştık.
Son günlere doğru, Enrique de tatilden dönerek bize katıldı. Ev sahibimizin de yemek pişirmekten ve kalabalık yemek davetleri vermeyi sevmesinden faydalanarak, her gecemizi terasta masa başında geçirdik. Dondurmaydı, domatesti balıktı derken, Barış'ın ayağı karaborsaya iyice alıştı.

Hınkh! Plantain soymak ne kadar zor bir işmiş!

Terasta yemekli parti

Mmm! Tostones ve kılıçbalığı
Küba seyahatimizin ana karakteri kuşkusuz David'di, hikayemiz de onun ve tanıştırdığı insanların etrafında gelişti. Daha önce mutlu olmanın umursamazlıkla ilişkisi olduğuna inanırdım, ama mutlu olan ve yanındakini de mutlu etmek konusunda takıntılı olan David, bu fikrimi değiştirdi. Dünyanın değişmesinin birilerinin değişimi getirmesine değil, bireylerin değişmesine bağlı olduğunun farkında ve insanlara ulaşabileceği bir proje üstünde kafa yoruyor. David ile birlikte, Küba'daki günlerimizi mutlu ve paylaşmanın zevkini çıkararak geçirdik. Ayrılma vakti geldiğindeyse, tanıdığımız insanları geride bıraktığımız ve belki de bir daha hiç göremeyeceğimiz için buruktuk.
Deniz Koç
Dolaşıyorum Havana Sokaklarını... remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Beyaza boyalı, kapı kemerindeki basit çiçek motiflerinden başka cephesinde incelikli hiçbir işleme olmayan kilise, bu yoksul şehirdeki en büyük yapı olarak, olduğundan da büyük görünerek parlak güneşin altında göz kamaştırıyor. Taşla kaplı avluda, bir haç ve hacın yanı başında aynı boyda bir çam fidanı dikili. Gıcırdayan ahşap kapıdan geçilerek ince, uzun bir koridoru andıran mekana giriliyor. Loş mekan yer yer yoğunlaşan dumanla, zeminse öbek öbek çam iğnesi ve cam gazoz şişeleriyle kaplı. Çam iğnelerinden tepelerin arasına ince, kalın, kısa, uzun mumlar dikilmiş. Mumların başında aileler, yanlarında şifacılarla çam iğnelerinin üzerinde bağdaş kurarak oturmuşlar. Tek başına gelenler de var. Herkes Maya dilinde mırıldanarak yanında getirdiği mumları yananların yanına ekliyor; zaman zaman kimileri düdüğe benzer bir alete üfleyerek ses çıkarıyor. Mırıltıların arasından, adımlarımızı çam iğneleri ve mumların üstünden aşırarak ilerliyoruz. Duvarların iki yanına, içinde dev aziz bibloları olan cam kapaklı dolaplar yaslanmış. Dolap kapaklarının önüne dizilen ahşap masalarda da mumlar yanıyor. Yüksek tavandan dolaplara doğru uzanan çiçekli perde kumaşından şeritler, mekanı küçültüp sesleri yumuşatıyor. Dolaplar, masalar ve kumaş şeritleri, öbür uca kadar devam ediyor. Giriş kapısının tam karşısındaki duvarın önünde duran en büyük camlı dolaptaysa, Juan Bautista, yani Yahya peygamberin biblosu var, İsa'yı göremiyoruz.
Uzun mekanı ikiye bölen basamaklara oturup etrafı incelemeye başlıyorum. Yanlarında canlı tavuk getirmiş insanlar gözüme ilişiyor. Üç kişilik çocuklu bir aile, şifacı olduğunu düşündüğüm bir adamla mumların etrafına oturmuş. Çocuğun elinde gazoz, adamın elinde canlı tavuk duruyor. Adam tavuğu çocuğun üstüne sürterek, gözleri yerde bir noktaya bakarken Maya dilinde bir şeyler söylüyor ve tavuğu bir ritüel havasında yavaş yavaş zemine doğru indirerek boynunu baş ve işaret parmakları arasında sıkmaya başlıyor. İlk başta hareketsiz duran tavuk çırpınarak kanatlarını açmaya çalışıyor, adamın parmakları daha güçlü bastırıyor. Çocuk gazozunu içmeye devam ediyor, arada pipetiyle oynuyor. Tavuğun gözleri ters dönüyor, boynundan aşağısı cansız zemine yığılıyor.
San Cristobal de las Casas'a 15 dakika uzaklıkta, Mayalar'dan Tzotzil halkının yaşadığı San Juan Chamula'da ne tam olarak yerel bir din pratiği var ne de yaşayanların tam olarak Hıristiyan oldukları söylenebilir. Kolonileştirilmiş topraklarda seyahat ettiğimiz süre boyunca, yerlilerin* kolonicilerin dayattığı dini kabul ederken aslında eski inanışlarındaki imgelerini de yeni dine taşıdıklarını birçok yerde gördük. Fetheden taraf açısından Hıristiyanlığı yaymak, -topraklarındaki zenginliklerden ve işgüçlerinden faydalandıkları- “vahşi”lere medeniyet götürmek anlamına geldiğinden, daima kolonileşmeyi makul göstermek için kullanılan bir mazeretti. .
Yerlilerin neden tamamen Hıristiyan olmadıkları ya da sadece kendi inanışlarını sürdürmek için direnmedikleri ile ilgili olarak, edebiyat kuramı üzerine yazdığı eserlerden tanıdığım Tzvetan Todorov'un The Conquest of America – The Question of the Other (Amerika'nın Fethi – ve Öteki Meselesi) kitabını okurken gözüme çarpan bir yeri aktarmak istedim. Aktardığım sayfalarda, İspanyolların kendi dinlerini dayatması üzerine Aztek hükümdarı Montezuma'nın Hıristiyan tanrısını kendi panteonlarıyla bütünleştirme teklifi konu ediliyor. “Fethin ardından, yerliler Hıristiyan tanrısını diğer ilahlarla beraber kendi panteonlarının bir parçası haline getirme çabasına girer. [Azteklerin] sayısız ilahının bulunması, gözle görülmez ve elle tutulmaz bir tanrıya farklı isimler atfediliyor oluşundan başka bir şey değildir. Ancak tanrının bu kadar çok isme ve imgeye sahip olması, doğal dünyada kendini gösterme biçimlerinin ve bu dünyayla olan her bir ilişkisinin temsil edilmesinden ileri gelir; tanrının farklı işlevleri birçok farklı karaktere bölüştürülmüş durumdadır.” Ancak Cortés buna karşı çıkar, çünkü Hıristiyanlık evrensel olmanın peşindedir. Pagan dinlerin bakışıyla ilgili bir ipucunuysa, bu örnekte olduğu gibi Chamula'da görebiliyoruz.
Deniz Koç
San Juan Chamula remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Oaxaca'da Santa Domingo Kilisesi
Başkenti olduğu eyaletle aynı ismi taşıyan Oaxaca, politik açıdan aktif bir yer. Son olarak, 2006 yılının Mayıs ayında ücretlerinin artırılmasını talep eden öğretmenlerin başlattığı grev, sivil toplum örgütlerinin de desteğiyle eyalet valisinin istifasını istemeleri ve şehirdeki – yerel televizyon dahil – bazı binaları işgal etmeleriyle tırmanırken, daha önce Mexico City yazısında sözünü ettiğimiz PRI tarafından desteklendiği öne sürülen paramiliter güçlerin grevcilere saldırması üzerine federal hükümetin duruma müdahele etmesiyle dünya basınının gündemine gelmişti. Merkezden gönderilen asker ve polislerin iki ay boyunca uyguladıkları baskı ve şiddet sonucu Aralık ayında onlarca kişinin ölmesi ve grevin bu şekilde kırılması, burada yaşayan herkesin zihninde canlılığını koruyor olmalı.
Zocalo'dan çıkar çıkmaz ulaştığımız sabit pazarda şehrin özel lezzetlerinden olan çekirge kızartması satan kadınların denememiz için ısrarla uzattıkları kaşıkları “gracias”larla çevirip yanan mangallardan dumanaltı olmuş loş bir koridorun iki yanını kaplayan büfelerden birinde avokadolu salata ve tortilla eşliğinde biftek, sucuk ve közlenmiş soğan, biber yedik. Biberi ilk tadan Deniz'in ağzındaki yanma neredeyse 10 dakika boyunca devam edince, ben de merak edip bir tane ağzıma attım. Tahammül sınırlarımızın çok ötesindeki acı gözlerimi yaşartıp dört bir yanımdan ter fışkırmasına neden oldu. Yan masadaki komşuların biberleri çerez gibi yediklerini belirtmeden geçemeyeceğim.

Oaxaca'nın sabit pazarı
Bölgenin lezzet başkenti olma sıfatına da sahip olan Oaxaca sokaklarında dolaşırken, seyyar arabalardaki tezgahlarda yapılan peynirli, soğanlı, ananaslı hamburgerlerden, mısır çeşitlerinden, sarmısak dişleriyle kavrulmuş fıstıklardan, taze meyve sularından ve şehrin meşhur çikolatalı sütlerinden bol bol tatma fırsatı bulduk ve bu şehri terk etmek çok zor gelse de, yakınlardaki antik Maya şehri Monte Alban'ı ziyaret ettikten tekrar yola çıkıp ülkenin güney sınırındaki Chiapas eyaletinin San Cristobal de las Casas şehrine geçtik.

Oaxaca'da sokak satıcıları
İsmini, fethin ilk yıllarında yerli haklarını savunan Chiapas psikopozu Bartolome de las Casas'tan alan şehir, ülkenin en güzel kolonyal kenti olarak lanse edilse de, Oaxaca'da süregelen kendi halinde hayattan sonra, zorlama turistikliğiyle içimizde oluşan boşluğu doldurmaya yetmedi. İsmiyle politik çağrışımları birlikte getiren San Cristobal de las Casas, 1994 yılında, yaptığı yolsuzluklar artık ayyuka çıkan Meksika hükümetine ve orduya karşı isyan bayrağını çeken ve adını artık bir efsane haline gelen Emiliano Zapata'dan alan Zapatistaların (EZLN – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) kalesi olan Chiapas şehirlerinden biri olarak biliniyor.

San Cristobal de las Casas'ın ana meydanındaki katedralden detay
Las Casas'tan bindiğimiz otobüs kıvrım kıvrım yollardan geçtikten sonra, yaklaşık 5 km mesafedeki antik kısmı olmasa yeryüzünde kalınacak son şehir olacağını düşündüğümüz Palenque'ye ulaştı. Çarpık yapılaşmasıyla sevimsizleşen şehir, gündüz güneşin pişirdiği asfalttan yayılan sıcaklığı insanın teninde yapış yapış hissettiği bir yerdi. Antik Maya kısmını sıcak nedeniyle hızlı hızlı gezerek tekrar yola çıktık.

Palenque
Merida, Yucatan yarımadasındaki üç eyaletten yarımadayla aynı ismi taşıyan eyaletin başkenti. Yağışlı mevsim olmasına rağmen dayanılmaz derecede sıcak olan Merida'da misafir olduğumuz genç arkadaş Mario'nun evinde yatak umarken bulduğumuz hamaklarda yatmak zorunda kaldığımız ve bu şekilde uyumakta da pek başarılı olmadığımız için, şehirle ilgili planlarımızı kısa keserek Valladolid'e geçmeye karar verdik. Şehirden ayrılmadan önce gittiğimiz birahaneden ansızın bastıran yağmur nedeniyle çıkamadık, çıkınca da taksi bulamadık ve böylece seyahatimizde ilk defa otobüs kaçırmış olduk.

Chichen Itza'dan detay
Merida ve Cancun arasındaki Valladolid'e gidiş nedenimiz, Meksika'daki en ünlü Maya kentlerinden olan Chichen Itza'yı görmekti ve ziyaretimizin ardından, Küba'ya uçmak üzere Cancun'a geçip bu şehirde hiç vakit harcamadan havaalanının yolunu tuttuk.
Barış Pala
Chiapas'tan Yucatan'a remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Steinbeck, 1960 yılında, olgun ve ünlü bir yazarken -iki yıl sonra Nobel Ödülü sahibi olacaktır-, hayatı boyunca Amerika ve bu ülkede yaşayan insanlarla ilgili yazdığını, ama aslında ikisini de neredeyse hiç tanımadığını fark eder ve “gerçek Amerika'yı” keşfetmek üzere yola koyulur. Herkesçe tanınmasına rağmen, tek başına cisminin kendini ele vermeyeceğini düşünerek ismini değiştirmeye karar verir, köpeği Charley'i onunla birlikte gelmeye ikna eder ve özel olarak yaptırdığı kamyonu Rocinante'yle yola çıkarlar. Güzergahını, kabaca, oturmakta olduğu Long Island, New York'tan çıkıp ülkenin kuzeyinden geçen yolları takip ederek memleketi Salinas, California'ya gitmek ve çıktığı noktaya güneyden geri dönmek üzere belirler.
Samimi olmak gerekirse, ABD seyahatimiz sırasında okuduğum en iyi kitap bu kitap değildi. Ancak yine de Amerikalı bir yazarın Amerika üzerine yazmış olduğu bir seyahat edebiyatı örneği olduğu için burada bahsetmek istedim. Yazarın yol boyunca Amerika'yla ilgili yaptığı tespitlerden çok, Charley'den bahsettiği kısımlar ve karşılaştığı insanlarla aralarında geçen diyaloglar kitabı sonuna kadar okumamı sağladı. O sıralar yeni yeni başlamakta olan karavan ve “motor home” kültürüne yabancı insanları birer mıknatıs gibi yanına çeken Rocinante sayesinde, yoluna çıkan neredeyse herkesle sohbet etme şansı elde eden Steinbeck, okura göçmen işçilerin, ırkçıların ya da toplumdan dışlanmış kişilerin o ana dair bir fotoğrafını çekip sunuyor sanki. Beni kitapta sürekli iten şeylerden biri, Steinbeck'in “büyük yazar” olduğunun fazlasıyla farkında olması, bunu da üslubuna yansıtması; diğeriyse kitabın birçok yerinde silahlardan ve bir zamanlar zevk için ne kadar çok avlandığından söz etmesiydi. Yola çıkarken -kendini korumak için- yanına birkaç silah aldığı yetmezmiş gibi, durakladığı bir kasabada dürbünlü bir tüfeği çok beğenip satın aldığını anlatıyor, ilerleyen günlerde yol kenarında dinlenirken karşısına çıkan iki çakalı vurmaktan son anda vazgeçtiğini söylüyordu. Yemek için, ihtiyaç için öldürmekle zevk için öldürmek arasındaki farkı (ki benim için hiçbiri makul değil, sözüm ona "av sporu"ndan bahsediyorum) ancak bu ilerlemiş yaşında görebilmesi ve öldürmek eylemi söz konusu olduğunda hayvan ve insanlar arasına çok keskin bir çizgi çizebilmesi, Steinbeck hakkındaki düşüncelerimin daha net şekillenmesine neden oldu. Seyahat edebiyatının bu özelliği çok belirleyici kanımca: Tıpkı günlük gibi, yazan kişinin içini, düşüncelerini yansıtması ve onu kurmaca eserlerinde olduğundan çok daha çıplak bir halde ele vermesi.
Çevirisinin olmadığını gördüğüm bu kitabın, yakın zamanda Türkçede yayımlanacağını da sanmıyorum. Bu nedenle içeriğine dair bilgi vermekten sakınmadım.
Deniz Koç
Okugan: Travels with Charley: In Search of America remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Bu ülkede o kadar çok ve çeşitli bira içtik ki, içtiklerimize geçmeden önce benim gibi senelerce tek tip bira içip ale'in stout'ın o kadar farkında olmayanlar için bira çeşitleri hakkında bilgi vermeye karar verdim: Biralar fermentasyon sırasında kullanılan mayaların özelliklerine göre ikiye ayrılıyor. 15-24 derece arası fermentasyon sağlayan mayalar, ale olarak adlandırılan yoğun kıvamlı ve berrak olmayan biraların üretiminde kullanılıyor. Birçok bira üreticisinin yaz aylarında ürettikleri kolay içimli summer ale, yoğun şerbetçiotu tadı içeren acımsı indian pale ale, kavrulmuş malt kullanılarak yapılan kallavi bira stout ve buğday birası hefeweizen tipi biraların hepsi genel olarak ale olarak sınıflandırılıyor. 7-12 derece arası fermentasyon sağlayan mayalar kullanılarak üretilen ve biranın berraklaşmasını sağlayan 0-4 derece arasındaki ikinci bir fermentasyona tabi tutulan biralar lager olarak adlandırılıyor. Esmer malttan üretilen kuvvetli bock ya da kolay içimli ve açık renkli pilsener ise lager'in alt türleri.
Texas'ın medarı iftiharı Schiner firmasının Bock'u, Colorado'lu Blue Moon'un Belgian White'ı, California'lı Anchor Steam'in Summer Ale'i, yine California'lı “cici çocuklar bizim biramızı içmesin" diyen Stone'un Levitation Ale'i, Chicago'lu Goose Island'ın Summertime'ı ve Boston'lı Samuel Adams'ın Hefeweizen'ı en beğendiğimiz biralardı. Amerika'da bir-iki yer hariç, tüm market ve alkollü içecek satan dükkanlarda biralar altılı paket olarak satılıyor. O yüzden birer ikişer alıp farklı markaları tatmak pek kolay olmuyor. Bu noktada gerek Amerika'da yaşayan, gerek Türkiye'den gelip de bira tüketimimize omuz veren tüm arkadaşlarımıza teşekkürü borç biliriz.
Neler İçtik:
Miller Chill - Lager
Bud Light – Lager
Budweiser – Lager
Schiner - Bock (Texas)
Schiner - Black Lager (Texas)
Alaskan - Amber (Alaska)
Lone Star - Lager (Texas)
Simpler Times - Pilsner (Wisconsin)
Boont - Amber Ale (California)
Scrimshaw - Pilsener (California)
Blue Moon - Belgian White (Colorado)
Red Tail - Ale (California)
Sierra Neveda - Summerfest Lager (California)
Sierra Neveda - Torpedo Extra IPA (California)
Humboldt - Hemp Ale (California)
Stone - Smoked Porter (California)
Stone - Levitation Ale (California)
Pyramid - Apricot Ale (Washington)
Bison - Chocolate Stout (California)
Full Sail - Pale Ale (Oregon)
Anchor Steam - Summer Ale (California)
Anchor Steam - Lager (California)
Gordon Biersch - Marzen (California)
Great White - Witbier (California)
Rolling Rock - Extra Pale (Missouri)
Brooklyn - Summer Ale (New York)
Goose Island - Summertime (Illinois)
Samuel Adams - Hefeweizen (Massachusetts)
Samuel Adams - Pale Ale (Massachusetts)
Samuel Adams - Boston Ale (Massachusetts)
Samuel Adams - Summer Ale (Massachusetts)
Samuel Adams - Boston Lager (Massachusetts)
Samuel Adams - Blackberry Witbier (Massachusetts)
Dominion - Oak Barrel Stout (Virginia)
Dominion - Spring Buck (Virginia)
Starr Hill - The Love (Virginia)
The Raven - Special Lager (Maryland)
Leinenkugel's - Sunset Wheat (Wisconsin)
Leinenkugel's - 1888 Bock (Wisconsin)
Leinenkugel's - Summer Shandy (Wisconsin)
Shock Top - Belgian White (Missouri)
Land Shark - Lager (Florida)
Red Brick - Summer Brew Wheat Ale (Georgia)
Fat Tire - Amber Ale (Colorado)
Barış Pala
Dünyanın Biraları: ABD remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>
Mexico City
O gün tatil olduğundan Roselena'nın bizimle geçirebileceği boş vakti vardı ve fazla evde durmadan merkeze gitmek için metro durağına yollandık. Mexico City çok geniş bir alana yayılmış olsa da, anlaşılan, en azından merkezleri birbirine bağlayan kullanışlı bir metro ağına sahip. Dar vagonlara bindiğimizde dikkatimizi çeken, etrafımızdaki herkesin yerli olmasıydı. Mexico City'nin diğer şehirlere göre daha melez olacağını düşünmekle yanıldığımızı fark ettik. Bütün reklam panolarında, televizyonda ve ilanlarda sunulan Meksikalı imajı, beyaz dünyaya imrenen bütün gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, steril ve genel kabul görmüş güzellik standartlarına uyan yüzlerden oluşuyordu.

Museo de Bellas Artes
Ana meydan, yani Zócalo'ya gidip biraz yürüdükten sonra, dünyanın en zengin üçüncü insanı sıfatını elde ederek Meksikalıların göğsünü kabartan Carlos Slim'in sahibi olduğu Sanborns kafe zincirinin en bilinen şubesi Casa de los Azulejos'ta gerçek Meksika mutfağıyla bir ön tanışma gerçekleştirdik. Çikolata, susam, acı biber ve baharatlardan oluşan siyah renkte “mole poblana” soslu “enchilada” giriş için seçtiğim yemekti.
Eve dönerken, metro istasyonunda birçok gencin yanımızdan elinde küçük İsa heykelcikleriyle geçtiğini fark ettik. Roselena'nın da neden böyle olduğu hakkında en ufak bir fikri olmayınca, yanında boyu kadar bir İsa'yla gezen bir oğlana sorduk. Bize tuttuğunun İsa değil, Yahuda olduğunu söyledi. O gün kiliseye gidip o heykelcikle dua ederlerse başarı getireceğine inanıyorlarmış. Neden Yahuda ile dua etmeye gittiklerini sorduk, “Bilmiyorum, öyle işte,” dedi.

Yahuda heykelciğiyle Meksikalı genç
Roselena, bir sonraki hafta sonu ara seçimler olacağından söz etti. Artık kimse politikacılardan medet ummadığından, “solmuş umut” adlı bir hareketin başladığını ve bu duruma karşı çıktığını göstermek isteyen insanların oy pusulasını tamamen çizerek hareketin adını yazacağını anlattı. Böylece istatistiklere yansıyacak bir protesto gerçekleştirme umutlarının olduğunu söyledi. O hafta sonu biz Oaxaca'daydık ve sonuçlara göre kuruluşunun ardından kesintisiz 70 yıl iktidarda kalan, adı yolsuzluk ve katliamlarla anılan PRI (Partido Revolucionario Institucional) 1997'de kaybettiği Kongre çoğunluğunu 12 yıl sonra tekrar elde etti.
Mexico City'de kaldığımız zamanı, bölgenin en büyük arkeolojik alanı Teotihuacan, tarihi merkezdeki Paseo de la Reforma ve Zócalo ile Coyoacán arasında koşturarak geçirdik. Sürrealizm akımının önde gelen ressamlarından Frida Kahlo'nun ve devrim sonrası Meksika'yı yansıtan Marksist karakterli duvar resimleriyle Diego Rivera, David Siquieros ve José Orozco'nun eserleri şehrin müzelerine yayılmış durumdaydı. Modern Sanatlar Müzesi'nde yer alan Meksika'daki hapishanelerle ilgili bir sergiyse, özellikle Roberto Hernandez'in El Tunel belgeseliyle zihnimize kazındı.* Meksika adalet sisteminin insan haklarını nasıl mütemadiyen ihlal ettiğini gözler önüne seren belgesel, masum olduğu halde parmaklıkların arkasına atılan ve masumiyetini kanıtlama şansı dahi bulunmayan insanların sesini duyurma amacını taşıyor.

Diego Rivera'dan bir duvar resmi detayı
Mexico City'yi etraflıca gezmek için çok daha uzun bir zamana ihtiyacımızın olduğunu biliyorduk, ama artık yola devam etmemiz gerekiyordu. Roselena'yla vedalaşarak Oaxaca otobüsünün yolunu tuttuk.
Deniz Koç
Mexico City remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Beat-up little seagull
On a marble stair
Tryin' to find the ocean
Lookin' everywhere
Hard times in the city
In a hard town by the sea
Ain't nowhere to run to
There ain't nothin' here for free
Nina Simone'un seslendirdiği Baltimore adlı şarkıdan alıntı
“Her şey orada başladı... Emerson, Thoreau, Melville, Hawthorne, Longfellow. Onlar başlattı. Onlar olmasaydı, hiçbir şey olmazdı,”* Borges, New England için Theroux'ya böyle diyordu. Yeni dünyanın düşünce tohumlarının atıldığı yakaya, kamyon ve araba trafiğiyle tıkanan otobanları geçerek ulaşabildik.
Passepartout'yu İpek'in 48'inci sokak üzerindeki evinin önüne bırakıp eşyamızı hızlıca yukarı çıkardıktan sonra o kadar uzun süredir görüşmemiş olmamıza rağmen hoş beşi kısa kesip hemen İpek'in önderliğinde arabayı uzun süre bırakabileceğimiz beleş bir kaldırım kenarı aramaya koyulduk. Bütün ABD'de arabasız hareket etmek neredeyse imkansızken, New York şehrinde, özellikle de Manhattan'da araban mı var derdin var. Zira ülkenin diğer kalabalık şehirlerindeki park kısıtlamaları burada ayyuka çıkmış durumda. Birçok sokakta sadece bir-iki saat kısa süreli parka izin verilirken, bazılarındaysa –okul, otel ya da hastane önü olduğu için vb– park etmek yasak. Gecelik otopark ücretleri de otel ücretleriyle hemen hemen aynı. Evin etrafında attığımız ikinci turda boşluk görüp de arabayı bıraktığımız sokak sayesinde, kapalı garajı olmayan bir evde oturan orta halli bir New York'lunun park çilesini yaşayarak öğrenmeme vesile oldu.
Kaldırım kenarındaki levhada yazan “Pzt-Perş 08:00-10:00 arası park edilmez” uyarısının yanında bir de belirtilen zamanda sokağın o kaldırım kenarının temizleneceği anlamına gelen süpürge resmi yer alıyordu. Pazartesi sabahı mahalle ahalisiyle birlikte saat 07:55'te arabanın direksiyonuna kuruldum. Saat 08:30 sularında temizlik arabasının yaklaşan sesiyle birlikte, benim gibi sokağın sağ tarafına park ettikleri arabalarının içinde bekleyenleri takip ederek arabayı karşı kaldırım kenarına park etmiş arabaların yanına ikinci sırayı oluşturacak şekilde çektim. Temizlik arabası işini bitirip sokağı terk ettikten sonra diğerleri gibi ben de 10 dakika önce çıktığım yere geri girdim. Arabayı kitleyip eve dönerken fark ettim ki, temizlik bitmiş olmasına rağmen kimse arabasını terk etmiyor, kimi ders çalışıyor, kimi kitap okuyor, kimi uyukluyor. Herhalde bir bildikleri var, deyip ben de arabaya geri döndüm ve kitap okumaya başladım. Kapanan kapıların sesiyle kafamı kaldırıp insanların arabalarından çıktıklarını gördüğümde, saat 10'u gösteriyordu: İki saatlik yasak nöbeti sona ermişti, artık özgürdük.

Brooklyn'de günbatımı
Bu New York'a ikinci gelişimiz olduğundan, Petek ve Cenk'i şehri keşfetme turlarında yalnız bırakıp kendimizi uzun süredir burada yaşıyormuşçasına aylaklığın kollarına bıraktık. Sabahları geç kalktık, fırsat bulduğumuzda, diğer zamanlar tüm gün araba kullandığımızdan içemediğimiz için buzlukta biriken biraları kucakladık, akşamları kalabalık sofralarda eski ve yeni arkadaşlarımızla yemekler yedik. Bu seferki ziyaretimizin öncekinden farkı daha önce bir defa gittiğimiz, ama sokaklarında dolaşmadığımız Brooklyn ile tanışmamız oldu. Bir akşam müzik dinlemeye, bir öğleden sonra da piknik yapmaya gittiğimiz şehrin bu kısmı, birkaç katlı tuğla binaları ve genç sakinleriyle hoş bir yerdi.

Plymouth'ta, sahil kenarında
New York'tan çıkıp kuzey Atlantik kıyısına inmek için yine yoğun bir trafik içinde saatlerce ilerlemek zorunda kaldık. Connecticut'ı geçip, ülkenin en küçük eyaleti olan Rhode Island'ın Newport şehrine ulaştığımızda öğleden sonrayı etmiştik. Marinada bekleyen tekneler, deniz kıyısındaki steril lokantalarla fazla turistik bulduğumuz bu küçük yerde bir şeyler atıştırıp Cape Cod'a doğru yola devam ettik. Ne var ki, Boston'da evlerinde kalacağımız Haren ve Meghna'yı bekletmemek için yarımadanın ucuna kadar gidemedik. Kuzeye çıkarken, ilk göçmenleri yeni dünyaya taşıyan Mayflower gemisinin demir attığı şehir olarak bilinen Plymouth'a uğradık. Plymouth, kremalı pastayı andıran binaları ve heterojen sakinleriyle hala WASP (Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan) nüfusun kalesi görünümü sunuyordu.

Boston'a bakış
Bir gün kaldığımız Boston'ı çok iyi tanıma imkanı bulamadık, ama yine de onlarca üniversiteye ev sahipliği yapan, “bağımsızlık” mücadelesinin başladığı bu şehri, özellikle de kendimizi soğuk havada içimizi ısıtan güneşe bırakarak kitap okuduğumuz iskele kısmını beğendik. Evlerinde kaldığımız ve okumak için gelip buraya yerleşen Ahmedabad'lı Haren ve Meghna'dan dinlediğimiz hikayeler sayesinde kabaran Hindistan iştahımızı bastırıp Baltimore'a doğru hareket ettik.

Edgar Allan Poe'nun kutu gibi evi
Edgar Allan Poe'nun doğduğu olmasa da ait olduğu yer olarak benimsediği şehir olan Baltimore, kuzeyle güney sınırında. Poe'nun mezarının yer aldığı katedralin bahçesinden, yaşadığı evin bulunduğu sekiz blok öteye yürürken bile, Martin Luther King'in işaret ettiği, siyahların aleyhine işleyen gelir bölüşümünün hala devam ettiği görüşebiliyor. Sokaklar pis, evler bakımsız ve ortada bizim dışımızda hiç beyaz yok... Aktif bir siyah hakları savunucusu olan ve Baltimore isimli bir albümü bulunan Nina Simone'u anmadan bu sokaklarda yürümek mümkün değil.

"Oh, Baltimore... Man, it's just hard to live."
Baltimore'un iki saat güneyindeki Washington'ın her köşesi anıt, müze ve devlet binasıyla dolu. Obama'nın muhtemelen sağlık sisteminde yapmaya çalıştığı reform üzerine kafa yormakta olduğu oval ofise doğru uzaktan bir bakış atıp bizim için burayı ayrıcalıklı kılan Library of Congress'e yollandık. Senato ve temsilciler meclisi üyelerine yardımcı olmak üzere kurulan kütüphane zaman içinde halkın kullanımına açılmış ve bugün bir araştırma kütüphanesi olarak hizmet veriyor.

Library of Congress
Washington Monument
Washington'dan ayrıldıktan sonra, yağmurun görüş mesafesini düşürmesi nedeniyle girmekten vazgeçip kenarından dolaştığımız Great Smoky Mountains Ulusal Parkı'nı geride bırakarak, Kennesaw, Georgia'ya döndüğümüzde Haziran ayının 22'si olmuştu. Bir-iki gün dinlenip, arabayı bırakmak üzere Tampa'ya döndük ve geceyi pek tekin olmayan bir muhitte bulunan, Amerikan dedektiflik dizilerindeki uğursuz tiplerle dolu geceliği 35 dolarlık bir otelde geçirdik. Ertesi sabah Passepartout ile alelacele vedalaşıp ucu ucuna yakaladığımız Amtrak treninde ikinci mevki biletleri tükendiği için mecburen birinci mevkide seyahat ederek ulaştığımız Miami'de trenden inmeden evvel yol boyu ara ara sohbet ettiğimiz 35 yıldır Amerika'da yaşayan Çek asıllı sevecen kondüktörün birer litrelik iki kutu meyve suyuyla birlikte “siz daha çok gezecekmişsiniz, işinize yarar,” diyerek verdiği ağzına kadar dolu büyük boy dezenfektan spreyi sırt çantalarımıza sokuşturduk.
İki ay önce sadece bir alışveriş merkezini gördüğümüz Miami'yi bu sefer evinde kaldığımız Bill sayesinde biraz daha fazla dolaşabildik. Yine de haziran sonu Miami'ye gelmek için doğru mevsim değilmiş, çünkü gündüz saatlerinde sıcak nedeniyle dışarıda yürümek (ya da filmlerde görüldüğü gibi paten yapmak) neredeyse imkansızdı. Biz de biraz dolaştıktan sonra, Bill'in klimalı condo'suna dönmek için can atar hale geldik.
İki ay süren ve yaklaşık 20,000 km araba kullanıp çevresini dolaşarak yaklaşık 30 eyaletini gördümüz Amerika'daki seyahatimiz başladığı gibi Miami'de sona eriyordu.
Barış Pala
Doğu Yakası remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>As I sail’d down the Mississippi,
As I wander’d over the prairies,
As I have lived—As I have look’d through my windows, my eyes,
As I went forth in the morning—As I beheld the light breaking in the east;
As I bathed on the beach of the Eastern Sea, and again on the beach of the Western Sea;
As I roam’d the streets of inland Chicago—whatever streets I have roam’d;
Or cities, or silent woods, or peace, or even amid the sights of war;
Wherever I have been, I have charged myself with contentment and triumph.
Song at Sunset'ten alıntı
Walt Whitman
Passepartout'nun ön tekerleklerinden gelmeye başlayan cıyaklamalar kulakardı edilemez noktaya geldiğinden uğramak zorunda kaldığımız Spokane'deki bir tamirhanede kötü haberi aldık: Ön fren balataları tükenme noktasına gelmişti, rot pedinin de değişmesi gerekiyordu, tamiratın hediyesiyse 300 dolardı. İkinci el arabalarda bu tür risklerin olduğunu bilsek de bütçemize balyozla inen bu darbeyi de “önce güvenlik” diyerek hazmettik ve Yellowstone Ulusal Parkı'na doğru ilerlemeye devam ettik.

Tüten topraklar
Washington eyaletinden çıktıktan sonra, Idaho ile Montana'yı geçmek iki günümüzü aldı ve Yellowstone Ulusal Parkı'na Montana ile Wyoming'in birleştiği kısımdan giriş yaptık. Harita alarak yolumuzu belirledikten sonra, içinde danışmanın ve küçük bir müzenin yer aldığı binanın önündeki üzerinde elklerin gezindiği yeşilliğe masamızı, sandalyelerimizi çıkararak kahvaltı hazırlamaya başlamıştık ki, şiddetli bir yağmur bastırdı. Hemen tekrar arabanın içine kaçarak bir şeyler atıştırdık ve tüm gün gezsek de her yerini göremeyeceğimiz parkın içinde ilerlemeye başladık.


Yellowstone'da elkler
Dar, ama asfaltlanmış yol, canlı yeşil çayırların ve çeşit çeşit iğneli ağacın arasından geçiyordu. Başımızı çevirdiğimiz her yönde tüten beyaz dumanlar görüyorduk, zaman zaman da burnumuza haşlanmış yumurta gibi gelen sülfür kokusu ulaşıyordu. Bunun nedeni, Yellowstone'un 9000 km2'lik volkanik bir platoyu kaplıyor olması ve dünyadaki gayzerlerin yarısının bu parkın sınırları içinde bulunması. Çok ilerlememiştik ki, hemen yanımızda bir bizon sürüsü olduğunu fark ettik ve durup hayatımızda ilk defa gördüğümüz bu hayvanları seyrettik. Ötedeki tepelere kadar uzanan çayırları benek gibi kaplıyorlardı ve yavruları yetişkinlerden daha tatlı bir kahverengiydi.

Bizon sürüsüyle ilk karşılaşma
Biraz daha gittiğimizde, Lower, Midway ve Upper Geyser Basin'lerin olduğu bölgeye ulaştık. Volkanik arazide gaz sıkışması sonucu yeraltı sularının tazyikle yukarı “fışkırması”,* fokurdaması ya da buharlaşıp tütmesiyle sonuçlanan bu doğa olayı, gözlem yapılabilen her noktada farklı bir manzarayla karşılaşmanıza neden oluyor. Parkın alameti farikası haline gelen gayzerse, Old Faithful. Nedeniyse, uzun yıllardır düzenli olarak ortalama saatte bir 50 m. kadar yüksekliğe su fışkırtması. Gittiğimizde gösteriye daha 45 dakika vardı. Biraz oyalandık ve gayzerin etrafına yerleştirilmiş iki sıra bankta uygun bir yer seçip beklemeye başladık. Herkes elinde ya da tripodunda kamerası ve fotoğraf makinesiyle bekleyişe geçmişti. Sadık gayzer sözünü yerinde tutup kendinden bekleneni gerçekleştirdi.

Turkuaz renkli bir gayzer
Sadık yâr Old Faithful
Yellowstone Parkı'nın sınırları içinde yalnızca gayzerler değil, nehirler, şelaleler, üç büyük göl ve bir de kanyon var. Bütün doğal güzellikler, 142 millik bir yol boyunca ve etrafında görülmeyi bekliyordu. Gün sonuna doğru kanyona giderken, herkesin elinde dürbünle bir yere baktığını fark ettik ve biz de kenara çektik. Biri, “Grizzly'yi gördünüz mü?” diye sordu. “Nerede?” deyince, tripoda yerleştirdiği dürbüne işaret edip “Bakın!” dedi. Evet, işte Werner Herzog'un Grizzly Man belgeselini izlerken kanımızı donduran koca ayı karşımızdaydı! Çok uzakta olmasına rağmen yine de tüylerimizin diken diken olduğunu hissettik. Aslında, parkın içinde arabayla giderken karşımıza çıkacağını düşünüyorduk. Bizon gördük, elk gördük, ama bu ayı türünün sayısı giderek azaldığından karşılaşmak da zorlaşmış anlaşılan. Köpeği Charley ile bizim şu an kat etmekte olduğumuz kısmı aksi yönden geçen John Steinbeck, seyahatini anlattığı Travels with Charley'de, etraftaki ayılar Charley'nin içindeki Hyde'ı ortaya çıkardığı için Yellowstone'a girmesiyle çıkmasının bir olduğunu söylüyordu. Sözünü ettiği yıllar 60'lar olduğuna göre, ciddi bir değişim olmuş demek ki.

Dikkatli bakıldığında seçilebilen kahverengi benek aslında bir Grizzly ayısı!
Bizonlar ve batan güneş
Kanyona ulaştığımızda güneş batmak üzereydi. Sarıdan kızıla farklı tonlar barındıran toprak ve gün batımında kızaran bulutlar öyle muhteşem görünüyordu ki, uzun uzun, hava iyice kararıncaya dek seyrettik.


Kanyonda günbatımı
Gece kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu, ama henüz hava yeterince ısınmadığından parkın çıkış yapacağımız kısmındaki kamp yerleri açılmamıştı. Bu nedenle zifiri karanlıkta, önümüze bir hayvan atlamamasını ümit ederek yavaş yavaş ilerliyorduk. Yoldan başka gelen geçen de yoktu, karanlık çökünce içimizi ürperten bu vahşi topraklardan bir an önce çıkmalıydık. Bunları düşünürken, sağ şeridi beyaz bir bizonun kaplamış olduğunu gördük. Yanından usulca geçerken, kocaman gözleriyle bizi izledi, burun deliklerinden beyaz dumanlar çıktığını görebiliyorduk. Daha sonra düşününce gördüğümüz bizonun hakikaten yerlilerce kutsal sayılan beyaz bizon mu olduğunu, yoksa bu muhteşem yerin etkisi ile rengini ayırt edemeyip hayal mi gördüğümüzü tam olarak bilemedik.

Yellowstone Gölü ve arkada buzlu dağlar
Chicago'ya gitmeden Rocky Mountain Ulusal Parkı'nı da görmek istediğimiz için Wyoming'den Colorado'ya geçip Fort Collins'e kadar indik. Geceyi geçirdiğimiz dinlenme alanındaki bilgilendirme ekranından kar yağışı nedeniyle parka giden yolun kapandığını öğrenince tekrar yola koyularak gördüğümüz kısmı tamamen bozkırlardan ibaret Nebraska ve Iowa'yı iki tam günde geçtik ve Chicago'ya akşam vakti vardık. Michigan Gölü'nün kıyısındaki kanalların ayırdığı adacıklar üstüne kurulu şehri düşündüğümüzden çok daha estetik, ama bir o kadar da soğuk bulduk. Misafir olduğumuz arkadaşlarımız Sibel ve İzzet'in şehrin göbeğindeki evlerini üs yaparak uzun süredir ovalara, dağlara alışmış bedenlerimizi büyük şehrin sokaklarında gezdirip, haftasonu göl kenarında dolaşarak keyifli bir üç gün geçirdik.

Chicago'da bir köprü ve arkasında gökdelenler
Deniz ve Barış Chicago'da
Chicago ile Niagara Şelalesi'ne en yakın havaalanını barındıran Buffalo City arasının dokuz saat araba kullanmayı gerektiren uzun bir yol olduğunu bilmemize rağmen, Chicago'da demleme çay bulduğumuz kahvaltı masasını terk edip yola çıkmamız öğleni buldu. Yemek molalarını uzatmazsak tam vaktinde yetişiriz desek de, hesaba katmadığımız ve bizim aleyhimize işleyen saat farkı nedeniyle geç varacağımızı yolun yarısında fark edip ilk defa hız limitlerini aşarak ve benzin almak dışında hiç mola vermeden Cenk ve Petek'i karşılamaya yarım saat gecikmeyle gidebildik. Ertesi gün ziyaret ettiğimiz Niagara, gezimizin ilk durağı Arjantin'de gördüğümüz Iguazu yanında sönük kaldı. Hem Amerika hem de Kanada tarafında şehir merkezinde kalmış olan şelale çirkin bir yapılaşmayla o kadar iç içe ki (şelalenin üstünden iki ülkeyi birbirine bağlayan bir köprü geçiyor ve bizim bulunduğumuz Amerika tarafından bakıldığında manzaraya Kanada tarafındaki otel ve kumarhanelerin oluşturduğu fon eşlik ediyor), doğanın gücünü hissetmek pek mümkün olmuyor.

Niagara Şelalesi ve arkada Kanada
Pasifik kıyısında başlayan Amerika yolculuğumuzun üçüncü kısmı, 8 Haziran'da vardığımız Atlantik kıyısındaki New York şehrinde sonlanıyordu. İkinci kez geldiğimiz bu şehirdeki tatlı hayatımızın ayrıntıları bir sonraki yazıda...
İki Okyanus Arasında remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Devotion
The heart can think of no devotion
Greater than being shore to the ocean—
Holding the curve of one position,
Counting an endless repetition.
- Robert Frost
Nevada'da 46 dereceyi bulan çöl sıcağından sonra, California kıyısındaki ilk durağımız San Diego'nun Pasifik esintisiyle ferahlayarak 24 dereceye kadar düşen havası bizi kendimize getirdi ve kahve içmek için arabayı bırakacak yer aramaya başladık: “Buraya hiçbir zaman, her ne şekilde olursa olsun park edilemez”, “Park edilir, ama şu şu saatler arasında, yalnızca 15 dakika”, “Sadece burada oturanlar park edebilir” ve benzeri uyarılar taşıyan onlarca tabelayı geride bırakıp merkeze 10 blok ötede bir sokakta beleşe yer bulduk. Buenos Aires'i aklımıza getiren jakarandalarla kaplı sokaklar arasındaki bir kafede dinlendikten sonra dönüşte, arabanın bulunduğu sokaktan önceki 3-4 blokluk bir bölgenin evsizlerin kamp alanına dönüşmüş olduğunu fark ettik. Bina girişine karton parçası atıp üstünde sızmış değildi hiçbiri, üstlerinde pis giysiler de yoktu. Kaldırımlar boyunca kurulmuş çadırlar, çadırların önünde içi eşya dolu alışveriş arabaları ve çadırların içinde daha dün gece evinde uyurken bu sabah sokakta kalmışa benzeyen insanlar gördük. Birbirlerine destek olmak için ya da bu durumu protesto etmek için bir arada kalıyor gibiydiler. Daha sonra kiminle konuştuysak son krizin Amerika'da birçok insanı ciddi bir şekilde etkilediğini, insanların bir anda her şeylerini kaybedip evsiz konumuna düşebildiklerini öğrendik. Sosyal hizmetlerin neredeyse tamamen hayır kurumları ve kilise gibi dini örgütlere bırakıldığı bu ülkede insan bir tökezlemeye görsün, çok hızlı bir şekilde dibe sürüklenebiliyor.

Jakarandalarla kaplı San Diego sokakları
Geceyi geçirdiğimiz San Diego'yu Los Angeles'a bağlayan yol, ülkenin en kalabalık eyaleti California'nın en işlek otobanı. İki saatte alınabilen yolun bir kısmını otobandan gittikten sonra, manzarasının güzelliğiyle bilinen “Highway 1”a, yani ülkenin 1 numaralı yoluna saptık. Batı Amerika'nın krema tabakasının yaşadığı gösterişli evler, her zaman daha fazlasını elde etme gayretindeki bir toplumun ulaştığı son noktalardan birini yansıtıyordu. Daha fazla kazanç sağlama umuduyla Batı'ya göç edenler Pasifik kıyılarına ulaşınca durmak zorunda kalınca, yerleştikleri bu topraklarda felsefelerini devam ettirmiş ve kazançlarını arttırdıkça bunu gösterecek yollar aramaya başlamışlar. Umberto Eco'nun Amerika seyahatindeki izlenimleri aktardığı Travels in Hyperreality kitabına kulak verecek olursak, okyanusa bakan bu tepelere dünyanın farklı mimari tarzları örnek alınarak inşa edilen ve eski dünyadaki sanat eserlerinin kopyalarıyla donatılan evler, “past-izing”, yani kabaca “geçmiş yaratma çabası”nın (ama tarih değil) ürünü. Ülkenin refahını, gelişmişliğini bu sokaklarda gözlemlemeniz bekleniyor. Eco'nun “refah” kelimesinin Amerika'daki manasıyla ilgili tespitine bakacak olursak, bu gösterişi daha iyi anlamak mümkün: “Amerika'da 'bir kahve daha alabilir miyim,' demezsiniz, 'daha fazla kahve' istersiniz; 'A sigarası B sigarasından uzun' demezsiniz, o sigarada 'daha fazlası' olduğunu söylersiniz, alışkın olduğunuzdan, isteyebileceğinizden daha fazlası, çöpe atabileceğiniz bir artık olmalıdır -işte buna da refah denir.” Bu kadar “refah” varken, ülkede neden bu kadar çok yoksul ve aç insanın olduğunu anlamaksa başka bir mesele.

Los Angeles'ta, Mel ve Garrett'ın evinde
Kırmızı ışıklar yüzünden çok yavaş ilerlediğimizden ancak akşama doğru evlerine girdiğimiz Mel ve Garrett'ın samimi gülüşü, trafikteyken fazlasıyla şahit olduğumuz bu gösterişin ardından içimizi ısıttı. Los Angeles, yatay olarak genişlemiş bir şehir, dolayısıyla mahallelerde yüksek apartmanlar yerine bahçe içinde evler var. Misafir olduğumuz ev de böyle bir mahalledeydi ve güneş çekilince havanın iyice serinlemesiyle arka bahçede ateş yaktık. Hep birlikte hazırladığımız yemeği orada pişirip yedik ve geçtiğimiz eyaletlerden alarak buzluğumuza depoladığımız yerel biraları tadarken sohbet ettik. Güzel sanatlar fakültesinden mezun olan Mel, çocuklara hayvanlar aracılığıyla doğayı sevdirmeyi amaçlayan bir projede çalışıyor. (Çocukların dokunmaları için okullara götürdüğü bir Madagaskar hamamböceği, iki gecko, bir iguana, bir yılan, iki kurbağa ve sürüsüne bereket çalı böceğiyle aynı odada uyuduk.) Aynı fakülteden mezun olan Garrett ise, eğitimini aldığı resimle ilgili bir alanda çalışıyor: İşi, zenginlerin evine tablo asmak! İkisi de bu şekilde hayatlarını daha iyi kazanabildiklerini söyledi.

Pasifik kıyısında bir martı
İki gece kaldığımız Los Angeles'tan ayrılınca, San Luis Obispo'ya kadar içeriden ilerleyen otobandan gittikten sonra yine Highway 1'a bağlanarak okyanus kıyısına çıktık. Geniş otobanların aksine gidiş-gelişli ve virajlı olan yolun her kıvrımı insanın aklını başından alan manzaralarla dolu. Monterrey'den sonra San Jose'ye ulaştık. Silikon Vadisi nedeniyle dünyanın dört bir yanından gelen göçmenlerin nedense birbirine karışmadan yaşadığını gözlemlediğimiz şehirde, evlerinde kaldığımız Burcu ve Efe'yle evde bira içmek dışında fazla vakit geçirmeyip soluğu San Francisco'da ve Yosemite Ulusal Parkı'nda aldık. San Francisco, Amerika gibi muhafazakar bir ülkede açık fikirli insanların bir araya geldiği bir şehir olduğu için ikimizin de çok ilgisini çekiyordu, ne yazık ki yazın dahi buz gibi olan havası nedeniyle burada yaşamanın çok zor olacağını düşündürttü. Yosemite ziyaretimizse, Amerikalıların gazilerini andıkları “Memorial Day” nedeniyle üç güne çıkan bir hafta sonuna denk geldiğinden park içindeki trafikten kurtulma telaşı içinde geçti. Yine de birkaç güzel kare yakalamayı başardık.

San Francisco Köprüsü
Yosemite'de
26 Mayıs'ta ayrıldığımız San Jose'den Portland'a varmamız, neredeyse bütün yolu sahilden gittiğimiz için, iki tam günümüzü aldı. Yolu uzatsa bile 5 numaralı otobanı değil de 101 numaralı sahil yolunu kullandığımız için ne kadar mutlu olduğumuzu resimlerden çıkarabilirsiniz. Sert iklim nedeniyle fazla yerleşimin olmadığı bu sahil şeridi sisli ormanları, kayalıklı koyları, okyanusa açılan nehirleri, tepelerden fışkıran rhododendronları ve çayırlarda gezen geyikleriyle bizi büyüledi.

Amerikan geyikleri
Highway 1
Oregon'a giriş yaptıktan sonra Kuzey Batı'nın büyük şehirlerinden Portland'a ulaştığımızda, üstünde çatlaklar olan iki lastiği daha iyi durumdaki iki kullanılmış lastikle değiştirmek durumunda kaldık. Otobanlardaki trafik acımasızca aktığı için beklenmedik bir aksiliğin çok kötü sonuçlara yol açabileceğini tahmin etmek zor değil. Planda olmayan bu harcamamızı daha kolay sindirmek için Portland'ın merkezine giderek birer bira içtik. Columbia Nehri'nin ikiye böldüğü şehir merkezi, yayalar ve ulaşım için bisiklet kullanan sakinlerle canlıydı. Şehrin biraz dışında başlayıp kilometrelerce ilerleyen Columbia Nehri Havzası ise kesintisiz bir yeşilliğin arasından akan nehri yukarıdan görürken, bu manzaraya sahip orman içine gizlenmiş evlerde yaşayan insanlara gıpta etmemize neden oldu. Olsa olsa burada yaşıyordur dediğimiz Ursula K. Le Guin'e de selam ettik.

Oregon'un büyüleyici ormanları
Portland'da kaldığımız gece, ABD seyahatimiz açısından bir dönüm noktasına sahne oldu: Şehrin etrafındaki yine yalnızca karavanlara göre tasarlandığı için kalamayacağımızı anladığımız kamp alanlarından ümidi kesip ne yapacağımızı düşünmek için bir dinlenme alanına girdik. Tabelalarda en fazla sekiz saat park edebileceğimiz yazıyordu. Uykumuzu almamız için bu kadar süre yeterliydi ve kapıları kilitleyip derin bir uykuya daldık. O günün ardından mümkün olan her geceyi dinlenme alanında geçirerek aile bütçemize katkıda bulunduk. Genelde kamyonların gece boyu motoru kapatmaması nedeniyle biraz gürültülü bir seçim olsa da buna değdi.
Washington eyaletinin Seattle şehri, deniz kıyısına kurulu güzel bir kent. Bununla birlikte Amerikalıların araba sevdası bir çok yerde olduğu gibi burada da otoyolları baş köşeye oturtmuş. Sahilin hemen 20 metre gerisinden üç katlı bir otoban geçiyor. Deniz kıyısında oturup bir şeyler yemek istediğinizde otoban gürültüsünden bir süre sonra kafanız şişiyor.

Seattle vapuru
California'da neredeyse Meksika sınırından başladığımız 11 günlük Pasifik turu, 29 Mayıs'ta okyanus kokusunu kaybettiğimiz Spokane şehrinde sona erdi. 6 Haziran'da bizimle buluşmak için İstanbul'dan gelecek arkadaşlarımızı New York eyaletinin Buffalo şehrinde karşılamamız gerekiyordu. Önümüzde az bir vakit vardı ve daha Yellowstone ile Rocky Dağları'nı görememiştik. Acaba yetişebilecek miydik?

Doğu Washington'da günbatımı
Pasifik Kıyısında remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Theroux, haritaya bakarken, Boston'daki ailesinin evinin önünden kalkan banliyö trenine atladıktan sonra tren değiştire değiştire Patagonya'ya kadar gidebileceğini fark edince, bir kitap yazma fikriyle yola çıkar. Seyahatlerini yazan çoğu yazarın, yolculuğun kendini değil, vardıkları yeri anlatmayı tercih ettiklerini düşündüğünden, kitabını, asıl önemli olduğunu düşündüğü bu başlangıç noktasından varış noktasına kadar geçen süreci anlatmak üzere tasarlar. Üç ay kadar bir süre boyunca, güneye indikçe külüstürleşen onlarca tren değiştirir, toz toprak içinde sınır kapılarından geçiş yapar, yolda pek çok insanla tanışır. Karşısına çıkan hiç kimseden hoşlanmayan, İngiltere'deki karısı ve çocuklarının özlemi içini yakarken burada ne işi olduğunu kendi kendine sorup duran Theroux'nun kitabı, sürekli şikayet eden ve sıkıntılı bir ruh haliyle kaleme alınmış olsa da, anlatı tarzı, yorumları ve aktardığı insan portreleriyle çok etkileyici. Benim için, trende sohbet ettiği El Salvadorlu pazarlama elemanı ya da Panama'da işlettiği krematoryumu gezdiren Amerikalı'yla aralarında geçen diyaloglar, en az Buenos Aires'te Jorge Luis Borges'le yaptıkları edebiyat tartışmaları kadar ilgi çekiciydi. İyi bir seyahat edebiyatı örneği.*
Deniz Koç
Okugan: The Old Patagonian Express remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>“Road trippin' with my two favorite allies
Fully loaded we got snacks and supplies
It's time to leave this town
It's time to steal away
Let's go get lost
Anywhere in the U.S.A”
Red Hot Chili Peppers
Road Trippin'
Passepartout'nun arkasına buzluk, şişme yatak, elektrikli ızgara, bol bol kitap ve tabii ki Deniz için bir kilo kadar tuzlu fıstık yükledikten sonra, Kennesaw'dan ayrıldık. Yeşil çayırların arasından ilerleyen otoban, doğanın dinginliğine tezat oluşturacak gürültülü trafiğiyle kimi zaman gidiş-geliş 12 şeridi buluyordu. Tennessee eyaletine ulaştığımızda, country müziğinin beşiği Nashville'e uğradık. Cumberland Nehri'nin kıyısına kurulmuş şehrin hemen hemen her Amerikan şehrinde görülebilecek bir merkezi vardı: Geniş olmasına rağmen tek tük arabanın geçtiği ızgara sistemi yollar, kenarlarında dikilen kutu misali kara camlı binalar ve insansız sokaklar. Sonradan ayırdına varacağımız üzere, yanından akıp giden otoban ne kadar yoğun olursa olsun, bu tip şehirler hep sakindi. Country müziğin Amerikalı ve yabancı turistler için bir çekim kaynağı olması nedeniyle ana cadde az da olsa canlıydı. Zorlama eğlencenin ortasından yürüyüp geçtikten sonra Memphis'e doğru yola devam ettik.
Şehre geç saatte vardığımızdan, öncelikle kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Mississippi Nehri'ni görünce aklımıza ilk Mark Twain geldiğinden, kıyısına kurulu kamp alanlarından birinin adının “Tom Sawyer” olduğunu görünce hemen içeri girdik. Tesadüf o ki, bizi karşılayan da -adı Tom ya da Huckleberry Finn olmasa da- bir oğlan çocuğu oldu. Babasına yardımcı olan John, bu akşam kalabileceğimizi, sorun olmadığını, ama ertesi gün ani sel baskını beklendiğinden daha fazla kalamayacağımızı söyledi. Arabada geçireceğimiz ilk gece, pompayı çalıştıracak elektrik kaynağını bulamayışımız yüzünden çözüm arayışıyla başladı. Önce Barış, akciğerlerinin bu işin üstesinden geleceğini düşünerek başladı üflemeye. Beş dakika sonra tek değişiklik, tükenen Barış'ın yüz rengindeydi. Beynine oksijen gitmeye başlayınca, arabayı tuvaletin önüne çekip uzatma kablosuyla pompayı çalıştırmayı akıl edebildi. Arabanın içine yerleştikten kısa bir süre sonra, şiddetli bir yağmur başladı. Kovucu kullanarak sivrisinek vızıltılarını dışarıda bırakmayı başardığımız ilk kamp gecemizde, nehir beklenenden önce taştı, sel suları arabayı kaldırdı ve yalpalatarak sürüklemeye başladı. Neyse ki dalgaların gücüyle kıyıya vurduk ve çarpmanın etkisiyle anladık ki, Deniz rüya görüyormuş.

Tükenen Barış, şişmeyen yatak
İki yakasını metalden iskeletleri andıran sayısız köprünün bağladığı Mississippi'nin kıyısına kurulu Memphis'te hala yandan çarklı gemiler işliyor, ancak yandan çarkın olduğu yere gizlice modern bir motor yerleştirilmiş. Güneydeki başka birçok şehir gibi “siyah”, yani Afrikalı Amerikalı kültürünün serpildiği bu şehir, her renkten insanın huzur içinde bir arada yaşayacağı günleri hayal ettiği için 1968'de öldürülen Martin Luther King'in suikaste uğradığı otel ve yanındaki binaya kurulu Sivil Haklar Müzesi'ne de ev sahipliği yapıyor. Kölelik 1865'de Amerikan Anayası'nda yapılan 13. tadil ile kaldırılmış olsa da, ırk ayrımcılığını devam ettirmek üzere akıl almaz yollar geliştiren güney eyaletlerinde “siyah”lara acı çektirilmeye daha yıllarca devam edilmiş. Yine Mark Twain'den devam edecek olursak, Mississippi'de, ama kuzeyindeki bir şehirde geçen romanı Pudd'nhead Wilson'da meydana gelen olayların müsebbibi Roxanne da bir köledir ve kitap boyunca nehrin güneyinde satılmaktan korkar, çünkü kölelik burada çok daha acımasız koşullar altında yürümektedir. Bu kadar korkmanın sonucunda başına ne geldiğini tahmin edebilirsiniz herhalde...

Martin Luther King'in vurulduğu balkon
Yeniden yola koyulduktan sonra, geceyi Mississippi Eyaletinde'ki Jackson'daki bir başka kamp yerinde geçirdik. Bu defa tecrübeliydik, düzenimizi daha kısa bir sürede kurup salatamızı yapmış ve ardından yatağı şişirip uykuya dalmıştık. Ertesi gün, Louisiana eyaletine giriş yapar yapmaz, yolun iki yanındaki dev yeşil ağaçlar, yerlerini bataklıklara bıraktı, zemin yumuşadığından, yol kazıkların üstünde devam ediyordu artık. Hava kararmadan New Orleans yakınlarındaki kamp alanına yerleşmeyi başardık. Başardık diyoruz, çünkü özellikle devlet parklarına ait kamp yerlerine akşam mesai saatinden sonra giriş yapılamıyor. Özel kampinglerde genelde bir kutu yer alıyor, yanında da fiyat listesi var. Arabamızı çadır alanına çektiğimiz için, listeden o kategoriyi bulup zarfın içine parayı koyup kutuya atmamız yeterli oluyor. Tamamen güven üzerine kurulu bu sistem çok yaygın. New Orleans'ta kayıt esnasında görevliye bira içip içemeyeceğimizi sorduğumuzda, ya kutuda ya da bardakta içebileceğimizi söyledi. Mantığını anlamasak da, en azından içebileceğimizi anlamıştık, yeterliydi.

New Orleans'ta kamp yerinde bira, fıstık, mini kitaplık
ABD'de hemen herkes kamp yapıyor, insanlar doğayla iç içe yaşıyor. Ülkenin bütün emeklileri çeşitli kombinasyonlarla yola düşmüş, sıcak mevsimi takip ederek geriyatrik koloniler oluşturuyorlar. Karşılaştığımız kombinasyonlardan bir kısmı şöyle: Dev bir pikap+arkasına takılı karavan / yolcu otobüsü şeklinde karavan+arkadan çekilen orta büyüklükte bir cip / hayvan gibi bir cip+ortada motosiklet+karavan+arkada asılı bisikletler / pikap+karavan+atv+motosiklet+fazla yükü taşıyan bölme+tekne... Anladığımız kadarıyla, ABD'de araçların uzunluğu konusunda pek bir kısıtlama yok. Gençler arabasının arkasına attığı çadır ve uyku tulumuyla kamp yapsa da, yaşlılar karavanla geziyor, hatta karavanda yaşıyor. Bu arada, gördüğümüz karavan sahiplerinin istisnasız hali vakti yerinde, beyaz Amerikalılar olduğunu belirtmeliyiz.

6 metrekarede yaşıyoruz!
1718'de bir Fransız şehri olarak kurulan New Orleans, 15. Luis'nin Birleşik Krallık'ın emperyalist yayılmacılığına karşı daha iyi korunacağını düşündüğü için bugünkü Kanada ve Meksika arasında kalan tüm Fransız topraklarını kuzeni İspanya Kralı 3. Charles'a bırakmasıyla 1763 ve 1800 arasını İspanyolların yönetiminde geçirmiş. İspanyollar giderek güçlenen ABD karşısında şehri daha fazla koruyamayacaklarını anlayınca yönetimi 1801 yılında tekrar Fransızlara bırakmışlar. İki yıl sonra da Birleşik Devletler Fransa'ya 15 milyon dolar ödeyerek Montana'dan Luisiana'ya kadar olan toprakları satın almışlar. Fransız yönetimindeyken Afrikalı kölelerin diğer kolonilerdeki siyahlara kıyasla daha fazla hakka sahip olması nedeniyle “renkli” kültürünün serpildiği şehir, jazz müziğin doğduğu yer olarak kabul ediliyor. Merkez diyebileceğimiz Fransız Mahallesi (French Quarter) bizim gittiğimiz öğlen saatlerinde neredeyse bomboştu. Biz önceki halini görmediğimiz için bir karşılaştırma yapamasak da, bu tenhalığı 2005 yılındaki Katrina Kasırgası'nın geride bıraktığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara yorduk. Gece geliriz ümidiyle programlarını kontrol ettiğimiz birkaç canlı müzik mekanının ya tamamen ya da yaz dönemi için kapanmış olduğunu görünce, Voodoo Müzesi'nde piton sevdikten sonra kampımıza geri döndük ve sabah yeniden yola koyulduk.

New Orleans, French Quarter
Yol üzerindeki hamburgerci zincirlerinden kurtulmak için her gün salata yediğimizden, Teksas yolu üzerindeki Lafayatte'teki cajun restaurantı Prejean's, deniz ürünleri çorbası gumbo, karides ve soslu balıkla derdimize derman oldu.

Kalbim güm güm, gözlerim dürbün!
Birleşik Devletler'in Alaska'dan sonra yüzölçümü en büyük eyaleti olan Teksas'a doğu tarafından girdik ve 10 numaralı eyaletlerarası otobandan hiç sapmadan yaklaşık 900 mil yaparak eyaleti iki tam günde katedebildik. Bu uçsuz bucaksız ve genelde ıssız eyalet, ülke genelinde 60 ila 70 mil olan otoban hız sınırının 80 mile çıktığı tek yerdi. Sadece kıyısında bir kamp alanında kalıp içine girmediğimiz, kat kat otoyollarla çevrili Houston, Teksaslıların İspanyollardan bağımsızlıklarını kazanmak için başlattıkları mücadelenin merkezi San Antonio, bir çöl kasabası olan Fort Stocton ve sınır şehri El Paso'yu geride bırakıp New Mexico üzerinden Arizona, Utah sınırında, yerlilere ait Navajo Toprakları'nda yer alan Monument Valley'e 15 Mayıs'ta ulaştık. Red Kit serüvenlerinde güneşin battığı, western filmlerinde kovboyların at koşturduğu, Marlboro Man mekanı bu bölge gözümüze pek aşina gelse de, bu aşinalık kızıl tepelerin büyüleyiciliğine gölge düşürmedi.

Monument Valley, Deniz fotoğraf çekerken
Ertesi sabah Grand Canyon bölgesine geçtik. Ulaştığımızda akşamüstü olduğundan kanyonun yakınında Orman Bakanlığı'na ait bir kamp yerine yerleştik. Tuvaletler dahil elektrik ve su tesisatı olmayan çam ağaçları arasındaki kampingde herkes hava kararınca ateş yakmaya başladı. Sıcaklığın giderek düştüğünü fark edince, bu şekilde oturamayacağımızı fark edip kamp sorumlularından biz de odun satın aldık ve uykumuz gelinceye dek ateşi izledik.

Henüz hava soğumamışken, kamp yerinde
Grand Canyon'un büyüklüğünü anlatabilmek için bazı rakamları paylaşmak gerek. Kanyon'un ortalama derinliği 1,500 metre, genişliği 16 kilometre, uzunluğu ise 446 km. Colorado Nehri ile rüzgar ve yağmurun kayaları oyarak oluşturduğu bu göz alabildiğine uzanan kanyon, günün her saati, her seyir noktasında farklı bir güzellik ortaya çıkarıyor.

Grand Canyon'da Barış ve Deniz
Hopi Point'ta günbatımı
Kanyon'un batı kısmında yer alan Havasupai Koruma Alanı kışın sel bastığı ve henüz etkileri devam ettiği için ziyarete kapalıydı. Biz de Arizona-Nevada sınırında yer alan Colorado Nehri üzerindeki Hoover Barajı'nı geçerek Las Vegas'a girdik ve bir süre, sadece kumar etrafına kurulmuş bu yapay çöl şehrini araba ile turladık. Her otelin bir “şeye” benzemeye çalıştığı (Luxor, Eyfel, Venedik vb), 20 tane slot makinesinden az makinesi olan yerlerin “casino” sayılmayıp küçük işletme olarak nitelendirildiği, Amerika'nın her yerinde sokakta içki içmek yasakken, burada özgürce içilebildiği için insanların ellerinde kokteyl bardaklarıyla Strip'te dolaştıkları bu ucube şehirde bir gece kalıp sabahleyin kendimizi tekrar yola vurduk. Batı'ya yolculuğumuzda vuslata as kalmıştı, ertesi gün Pasifik Okyanusu'na ulaşacaktık....

Uzaktan "strip"
Batıya Hücum!* remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>Araştırmalarımız sonucunda Amerika'da toplu taşıma diye bir kavram olmadığını anladığımızdan, ülkeyi gezme planımız, burada yaşayan dayım sayesinde bir araba almak üzerineydi. Gideceğimiz galeri Tampa'da olduğundan, havaalanından çıkar çıkmaz Greyhound'un Miami yazıhanesine yollandık. Güney Amerika'daki gelişmiş şehirler arası otobüs sistemine alışkın seyyahlar olarak yaptığımız bu tek otobüs yolculuğunun bizim için çok farklı bir tecrübe olacağından habersizdik. 4-5 saatte kat edilebilen Miami-Tampa arası için günde tek bir direkt sefer var, o da gündüz vakti. Gece gitmek istediğimizden önce Orlando'ya gitmemiz, orada gecenin 3'ünde iki saat beklememiz ve sonra başka bir otobüsle Tampa'ya geçmemiz gerekiyordu (bkz. kulağı tersten göstermek). Bilet fiyatını sorduğumuzda görevli kişi başı 42 (yazı ile kırk iki) dolar olduğunu söyledi. Daha önceden Internet'ten fiyatı kontrol ettiğim ve 27 dolarlık bileti gördüğüm için, “Internet üzerinden alsak daha mı ucuz oluyor?” diye sordum. O da “Yoo, aynı olur,” dedi. Adamın cevabı güven teşkil etmediğinden Internet üzerinden satın almaya karar verdik. Çantalarımızı ofiste bırakma fikrinden, Greyhound'un her çanta için saat başına 2 (yazı ile iki) dolar emanet bedeli istemesi ve bizim binmek istediğimiz otobüsün kalkmasına daha 14 saat olduğu için (yani 56 dolar ediyor) vazgeçtik, olanca ağırlıklarıyla sırtımıza vurup mecburen Miami marinasındaki Bayside adlı bir alışveriş merkezine yürüdük (dışarısı sanırım 40 dereceydi). 27 dolara biletlerimizi alıp bütün günümüzü Bayside'ın körfez ve marina manzaralı esintili balkonunda sandalye üzerinde pinekleyip Dexter'ın teknesinin hangisi olabileceğini düşünmekle geçirdik (sonra başka bir marinayı kullandığına karar verdik). Ara sıra yiyecek almak için içeri girdiğimizde sipariş verdiğimiz kişilerin bir kısmı İngilizce bilmiyordu, kulağımıza çalınan sohbetler de İspanyolca olunca sanki Güney Amerika'dan hiç ayrılmamış gibi hissetmeye başladık. Greyhound'a döndüğümüzde ben görev bilinciyle yakınlardaki bir markete gidip bira araştırması yaptım, bowling labutuna benzeyen Bud Light'ın şişesi hoşuma gitti ve alarak bekleme salonuna geldim. Şişeyi Deniz'e gösterip içmeye hazırlanırken, arkamızda oturan kadın, “O şişeyi görürlerse sizi otobüse almayabilirler, bence saklayın,” diye uyarıda bulundu. Hayır, Güney Amerika'da değildik ne yazık ki.

"Welcome to Miami!"
Biletler numarasız olduğu için otobüs geldiğinde bulduğumuz güzel bir yere oturduk. Şoförümüz uğradığımız her şehirden sonra (ki çok sık duruyorduk) yeni güzergahımızı ve Greyhound'un otobüs içinde nasıl konuşulacağı, ayakların nereye konulacağı vb konulardaki katı kurallarını içeren “sıfır tolerans” (aynen böyle: zero tolerance) adlı politikasını mikrofonla anons ettiği için zorlansak da bir süre sonra uyuyakalmışız. Gece yarısı uyandığımızda otobüsü park etmiş görünce Orlando'ya geldiğimizi düşünüp, çantalarımız aldık fakat 10 adım sonra durduğumuz yerin yol üzerindeki bir benzin istasyonu olduğunu fark ederek kös kös otobüse geri döndük. Şoförün çantaları bize verirken bagaj fişlerini yırtmış olmasının ne “büyük bir sorun” olduğunuysa Orlando'da anladık. Fişsiz çantalar otobüse alınmadığından, yeni bagaj fişi almak istediğimizde görevlinin “Sizin sistemde birer bagajınız gözüküyor, ikinci fişi kesersem ekstra bagaj sayılır, bu da ücrete tabi: çanta başı 10 dolar ödemeniz gerek,” cevabıyla karşılaştık. Olayın saçmalığından ve sabahın körü olmasından bir ara beynimiz durma noktasına geldi. Neyse ki fişleri koparan şoförü haberdar ettiğimizde her makul insanın yapacağı gibi sistemden değil de elle yazarak iki bagaj fişi hazırladı ve otobüse binebildik.
Tampa'ya ulaştığımızda Mısırlı bir adamın işlettiği Küba kafesinde kahvaltı yapıp araba galerisine gittik. Burada 4 silindirli araba bulmak 6 silindirli bir araba bulmaktan daha zor. Biz de seçenekler arasında fiyatı en uygun olanlardan Chrysler'ın Town and Country modelini aldık. Böylece, İstanbul'da can sıkıntısı içinde bizi bekleyen 1970 doğumlu tostos Gretel'e bir kardeş gelmiş oldu: adını 80 Günde Devrialem'de "her yere giden" uşaktan esinlenerek verdiğimiz Passepartout. Yola çıkışımız akşamüstü beşi bulmuştu. Dayımın yaşadığı Atlanta yakınlarındaki Kennesaw'a kadar 480 millik (yaklaşık 770 km) yol, doğru düzgün uyuyamadığımız iki gecenin yorgunluğu, alışık olduğumuzdan neredeyse iki kat uzun ve binek araba kıvraklığıyla ilerleyen tırlar ve yer yer görüş mesafesini yok eden yağmur nedeniyle uzadıkça uzadı, eve gece üçte ancak varabildik.

Steinbeck'in Rocinante'si varsa, bizim de Passepartout'muz var!
Kennesaw'da kaldığımız süre boyunca dayımın tombiş kedileri Friendly, LT ve JJ'le oynadık, bol bol uyuduk ve Amerika için bir rota oluşturmaya çalıştık. Uzun süredir yolda olmak bizi yormuş olsa gerek, Meksika vizesini alıp da tekrar yola çıkmamız bir haftayı buldu. 12,400 mil sürecek Kuzey Amerika maceramız şimdi başlıyordu...

Güreşçi kardeşler LT ile JJ ve anneanneleri Friendly
Barış Pala
Kuzey Amerika'da İlk Günlerimiz remains copyright of the author acikbilet, a member of the travel community Travellerspoint.
Comment on this entry | Tweet this | Your own free travel blog | More Travellerspoint blogs
]]>