A Travellerspoint blog

İki Okyanus Arasında

Idaho, Montana, Wyoming, Colorado, Nebraska, Iowa, Illinois, Indiana, Ohio, Pennsylvania, New York

all seasons in one day 20 °C
View First 12 Months & United States on acikbilet's travel map.

As I sail’d down the Mississippi,
As I wander’d over the prairies,
As I have lived—As I have look’d through my windows, my eyes,
As I went forth in the morning—As I beheld the light breaking in the east;
As I bathed on the beach of the Eastern Sea, and again on the beach of the Western Sea;
As I roam’d the streets of inland Chicago—whatever streets I have roam’d;
Or cities, or silent woods, or peace, or even amid the sights of war;
Wherever I have been, I have charged myself with contentment and triumph.
Song at Sunset'ten alıntı
Walt Whitman

Passepartout'nun ön tekerleklerinden gelmeye başlayan cıyaklamalar kulakardı edilemez noktaya geldiğinden uğramak zorunda kaldığımız Spokane'deki bir tamirhanede kötü haberi aldık: Ön fren balataları tükenme noktasına gelmişti, rot pedinin de değişmesi gerekiyordu, tamiratın hediyesiyse 300 dolardı. İkinci el arabalarda bu tür risklerin olduğunu bilsek de bütçemize balyozla inen bu darbeyi de “önce güvenlik” diyerek hazmettik ve Yellowstone Ulusal Parkı'na doğru ilerlemeye devam ettik.

Yellowston..raklar_.jpg
Tüten topraklar

Washington eyaletinden çıktıktan sonra, Idaho ile Montana'yı geçmek iki günümüzü aldı ve Yellowstone Ulusal Parkı'na Montana ile Wyoming'in birleştiği kısımdan giriş yaptık. Harita alarak yolumuzu belirledikten sonra, içinde danışmanın ve küçük bir müzenin yer aldığı binanın önündeki üzerinde elklerin gezindiği yeşilliğe masamızı, sandalyelerimizi çıkararak kahvaltı hazırlamaya başlamıştık ki, şiddetli bir yağmur bastırdı. Hemen tekrar arabanın içine kaçarak bir şeyler atıştırdık ve tüm gün gezsek de her yerini göremeyeceğimiz parkın içinde ilerlemeye başladık.

Gayzerleri..bir_elk.jpg
Yellowston..bir_elk.jpg
Yellowstone'da elkler

Dar, ama asfaltlanmış yol, canlı yeşil çayırların ve çeşit çeşit iğneli ağacın arasından geçiyordu. Başımızı çevirdiğimiz her yönde tüten beyaz dumanlar görüyorduk, zaman zaman da burnumuza haşlanmış yumurta gibi gelen sülfür kokusu ulaşıyordu. Bunun nedeni, Yellowstone'un 9000 km2'lik volkanik bir platoyu kaplıyor olması ve dünyadaki gayzerlerin yarısının bu parkın sınırları içinde bulunması. Çok ilerlememiştik ki, hemen yanımızda bir bizon sürüsü olduğunu fark ettik ve durup hayatımızda ilk defa gördüğümüz bu hayvanları seyrettik. Ötedeki tepelere kadar uzanan çayırları benek gibi kaplıyorlardı ve yavruları yetişkinlerden daha tatlı bir kahverengiydi.

Yellowston..izonlar.jpg
Bizon sürüsüyle ilk karşılaşma

Biraz daha gittiğimizde, Lower, Midway ve Upper Geyser Basin'lerin olduğu bölgeye ulaştık. Volkanik arazide gaz sıkışması sonucu yeraltı sularının tazyikle yukarı “fışkırması”,* fokurdaması ya da buharlaşıp tütmesiyle sonuçlanan bu doğa olayı, gözlem yapılabilen her noktada farklı bir manzarayla karşılaşmanıza neden oluyor. Parkın alameti farikası haline gelen gayzerse, Old Faithful. Nedeniyse, uzun yıllardır düzenli olarak ortalama saatte bir 50 m. kadar yüksekliğe su fışkırtması. Gittiğimizde gösteriye daha 45 dakika vardı. Biraz oyalandık ve gayzerin etrafına yerleştirilmiş iki sıra bankta uygun bir yer seçip beklemeye başladık. Herkes elinde ya da tripodunda kamerası ve fotoğraf makinesiyle bekleyişe geçmişti. Sadık gayzer sözünü yerinde tutup kendinden bekleneni gerçekleştirdi.

Yellowston.._gayzer.jpg
Turkuaz renkli bir gayzer
Old_Faithful.jpg
Sadık yâr Old Faithful

Yellowstone Parkı'nın sınırları içinde yalnızca gayzerler değil, nehirler, şelaleler, üç büyük göl ve bir de kanyon var. Bütün doğal güzellikler, 142 millik bir yol boyunca ve etrafında görülmeyi bekliyordu. Gün sonuna doğru kanyona giderken, herkesin elinde dürbünle bir yere baktığını fark ettik ve biz de kenara çektik. Biri, “Grizzly'yi gördünüz mü?” diye sordu. “Nerede?” deyince, tripoda yerleştirdiği dürbüne işaret edip “Bakın!” dedi. Evet, işte Werner Herzog'un Grizzly Man belgeselini izlerken kanımızı donduran koca ayı karşımızdaydı! Çok uzakta olmasına rağmen yine de tüylerimizin diken diken olduğunu hissettik. Aslında, parkın içinde arabayla giderken karşımıza çıkacağını düşünüyorduk. Bizon gördük, elk gördük, ama bu ayı türünün sayısı giderek azaldığından karşılaşmak da zorlaşmış anlaşılan. Köpeği Charley ile bizim şu an kat etmekte olduğumuz kısmı aksi yönden geçen John Steinbeck, seyahatini anlattığı Travels with Charley'de, etraftaki ayılar Charley'nin içindeki Hyde'ı ortaya çıkardığı için Yellowstone'a girmesiyle çıkmasının bir olduğunu söylüyordu. Sözünü ettiği yıllar 60'lar olduğuna göre, ciddi bir değişim olmuş demek ki.

Grizzzzzzzly.jpg
Dikkatli bakıldığında seçilebilen kahverengi benek aslında bir Grizzly ayısı!
G_nbat_m_nda_bizonlar.jpg
Bizonlar ve batan güneş

Kanyona ulaştığımızda güneş batmak üzereydi. Sarıdan kızıla farklı tonlar barındıran toprak ve gün batımında kızaran bulutlar öyle muhteşem görünüyordu ki, uzun uzun, hava iyice kararıncaya dek seyrettik.

Yellowston..en__nce.jpg
Yellowston..nbat_m_.jpg
Kanyonda günbatımı

Gece kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu, ama henüz hava yeterince ısınmadığından parkın çıkış yapacağımız kısmındaki kamp yerleri açılmamıştı. Bu nedenle zifiri karanlıkta, önümüze bir hayvan atlamamasını ümit ederek yavaş yavaş ilerliyorduk. Yoldan başka gelen geçen de yoktu, karanlık çökünce içimizi ürperten bu vahşi topraklardan bir an önce çıkmalıydık. Bunları düşünürken, sağ şeridi beyaz bir bizonun kaplamış olduğunu gördük. Yanından usulca geçerken, kocaman gözleriyle bizi izledi, burun deliklerinden beyaz dumanlar çıktığını görebiliyorduk. Daha sonra düşününce gördüğümüz bizonun hakikaten yerlilerce kutsal sayılan beyaz bizon mu olduğunu, yoksa bu muhteşem yerin etkisi ile rengini ayırt edemeyip hayal mi gördüğümüzü tam olarak bilemedik.

Yellowston.._da_lar.jpg
Yellowstone Gölü ve arkada buzlu dağlar

Chicago'ya gitmeden Rocky Mountain Ulusal Parkı'nı da görmek istediğimiz için Wyoming'den Colorado'ya geçip Fort Collins'e kadar indik. Geceyi geçirdiğimiz dinlenme alanındaki bilgilendirme ekranından kar yağışı nedeniyle parka giden yolun kapandığını öğrenince tekrar yola koyularak gördüğümüz kısmı tamamen bozkırlardan ibaret Nebraska ve Iowa'yı iki tam günde geçtik ve Chicago'ya akşam vakti vardık. Michigan Gölü'nün kıyısındaki kanalların ayırdığı adacıklar üstüne kurulu şehri düşündüğümüzden çok daha estetik, ama bir o kadar da soğuk bulduk. Misafir olduğumuz arkadaşlarımız Sibel ve İzzet'in şehrin göbeğindeki evlerini üs yaparak uzun süredir ovalara, dağlara alışmış bedenlerimizi büyük şehrin sokaklarında gezdirip, haftasonu göl kenarında dolaşarak keyifli bir üç gün geçirdik.

Chicago_da_bir_k_pr_.jpg
Chicago'da bir köprü ve arkasında gökdelenler
Deniz_ve_B..cago_da.jpg
Deniz ve Barış Chicago'da

Chicago ile Niagara Şelalesi'ne en yakın havaalanını barındıran Buffalo City arasının dokuz saat araba kullanmayı gerektiren uzun bir yol olduğunu bilmemize rağmen, Chicago'da demleme çay bulduğumuz kahvaltı masasını terk edip yola çıkmamız öğleni buldu. Yemek molalarını uzatmazsak tam vaktinde yetişiriz desek de, hesaba katmadığımız ve bizim aleyhimize işleyen saat farkı nedeniyle geç varacağımızı yolun yarısında fark edip ilk defa hız limitlerini aşarak ve benzin almak dışında hiç mola vermeden Cenk ve Petek'i karşılamaya yarım saat gecikmeyle gidebildik. Ertesi gün ziyaret ettiğimiz Niagara, gezimizin ilk durağı Arjantin'de gördüğümüz Iguazu yanında sönük kaldı. Hem Amerika hem de Kanada tarafında şehir merkezinde kalmış olan şelale çirkin bir yapılaşmayla o kadar iç içe ki (şelalenin üstünden iki ülkeyi birbirine bağlayan bir köprü geçiyor ve bizim bulunduğumuz Amerika tarafından bakıldığında manzaraya Kanada tarafındaki otel ve kumarhanelerin oluşturduğu fon eşlik ediyor), doğanın gücünü hissetmek pek mümkün olmuyor.

Niagara_ve_Kanada.jpg
Niagara Şelalesi ve arkada Kanada

Pasifik kıyısında başlayan Amerika yolculuğumuzun üçüncü kısmı, 8 Haziran'da vardığımız Atlantik kıyısındaki New York şehrinde sonlanıyordu. İkinci kez geldiğimiz bu şehirdeki tatlı hayatımızın ayrıntıları bir sonraki yazıda...

  • “Sayın seyirciler, bakın fışkırıyoooo!” Gayzerlerle ilgili bilimsel bir terim olan “fışkırıyoo”nun tüm hakları, Ayna belgeselinin (!) sunucusuna aittir.

Posted by acikbilet 08.08.2009 10:03 AM Archived in Backpacking | USA Comments (1)

Pasifik Kıyısında

California, Oregon, Washington

all seasons in one day 24 °C
View First 12 Months & United States on acikbilet's travel map.

Devotion
The heart can think of no devotion
Greater than being shore to the ocean—
Holding the curve of one position,
Counting an endless repetition.
- Robert Frost

Nevada'da 46 dereceyi bulan çöl sıcağından sonra, California kıyısındaki ilk durağımız San Diego'nun Pasifik esintisiyle ferahlayarak 24 dereceye kadar düşen havası bizi kendimize getirdi ve kahve içmek için arabayı bırakacak yer aramaya başladık: “Buraya hiçbir zaman, her ne şekilde olursa olsun park edilemez”, “Park edilir, ama şu şu saatler arasında, yalnızca 15 dakika”, “Sadece burada oturanlar park edebilir” ve benzeri uyarılar taşıyan onlarca tabelayı geride bırakıp merkeze 10 blok ötede bir sokakta beleşe yer bulduk. Buenos Aires'i aklımıza getiren jakarandalarla kaplı sokaklar arasındaki bir kafede dinlendikten sonra dönüşte, arabanın bulunduğu sokaktan önceki 3-4 blokluk bir bölgenin evsizlerin kamp alanına dönüşmüş olduğunu fark ettik. Bina girişine karton parçası atıp üstünde sızmış değildi hiçbiri, üstlerinde pis giysiler de yoktu. Kaldırımlar boyunca kurulmuş çadırlar, çadırların önünde içi eşya dolu alışveriş arabaları ve çadırların içinde daha dün gece evinde uyurken bu sabah sokakta kalmışa benzeyen insanlar gördük. Birbirlerine destek olmak için ya da bu durumu protesto etmek için bir arada kalıyor gibiydiler. Daha sonra kiminle konuştuysak son krizin Amerika'da birçok insanı ciddi bir şekilde etkilediğini, insanların bir anda her şeylerini kaybedip evsiz konumuna düşebildiklerini öğrendik. Sosyal hizmetlerin neredeyse tamamen hayır kurumları ve kilise gibi dini örgütlere bırakıldığı bu ülkede insan bir tökezlemeye görsün, çok hızlı bir şekilde dibe sürüklenebiliyor.

San_Diego_nun_mekezi.jpg
Jakarandalarla kaplı San Diego sokakları

Geceyi geçirdiğimiz San Diego'yu Los Angeles'a bağlayan yol, ülkenin en kalabalık eyaleti California'nın en işlek otobanı. İki saatte alınabilen yolun bir kısmını otobandan gittikten sonra, manzarasının güzelliğiyle bilinen “Highway 1”a, yani ülkenin 1 numaralı yoluna saptık. Batı Amerika'nın krema tabakasının yaşadığı gösterişli evler, her zaman daha fazlasını elde etme gayretindeki bir toplumun ulaştığı son noktalardan birini yansıtıyordu. Daha fazla kazanç sağlama umuduyla Batı'ya göç edenler Pasifik kıyılarına ulaşınca durmak zorunda kalınca, yerleştikleri bu topraklarda felsefelerini devam ettirmiş ve kazançlarını arttırdıkça bunu gösterecek yollar aramaya başlamışlar. Umberto Eco'nun Amerika seyahatindeki izlenimleri aktardığı Travels in Hyperreality kitabına kulak verecek olursak, okyanusa bakan bu tepelere dünyanın farklı mimari tarzları örnek alınarak inşa edilen ve eski dünyadaki sanat eserlerinin kopyalarıyla donatılan evler, “past-izing”, yani kabaca “geçmiş yaratma çabası”nın (ama tarih değil) ürünü. Ülkenin refahını, gelişmişliğini bu sokaklarda gözlemlemeniz bekleniyor. Eco'nun “refah” kelimesinin Amerika'daki manasıyla ilgili tespitine bakacak olursak, bu gösterişi daha iyi anlamak mümkün: “Amerika'da 'bir kahve daha alabilir miyim,' demezsiniz, 'daha fazla kahve' istersiniz; 'A sigarası B sigarasından uzun' demezsiniz, o sigarada 'daha fazlası' olduğunu söylersiniz, alışkın olduğunuzdan, isteyebileceğinizden daha fazlası, çöpe atabileceğiniz bir artık olmalıdır -işte buna da refah denir.” Bu kadar “refah” varken, ülkede neden bu kadar çok yoksul ve aç insanın olduğunu anlamaksa başka bir mesele.

Los_Angele..ett_ile.jpg
Los Angeles'ta, Mel ve Garrett'ın evinde

Kırmızı ışıklar yüzünden çok yavaş ilerlediğimizden ancak akşama doğru evlerine girdiğimiz Mel ve Garrett'ın samimi gülüşü, trafikteyken fazlasıyla şahit olduğumuz bu gösterişin ardından içimizi ısıttı. Los Angeles, yatay olarak genişlemiş bir şehir, dolayısıyla mahallelerde yüksek apartmanlar yerine bahçe içinde evler var. Misafir olduğumuz ev de böyle bir mahalledeydi ve güneş çekilince havanın iyice serinlemesiyle arka bahçede ateş yaktık. Hep birlikte hazırladığımız yemeği orada pişirip yedik ve geçtiğimiz eyaletlerden alarak buzluğumuza depoladığımız yerel biraları tadarken sohbet ettik. Güzel sanatlar fakültesinden mezun olan Mel, çocuklara hayvanlar aracılığıyla doğayı sevdirmeyi amaçlayan bir projede çalışıyor. (Çocukların dokunmaları için okullara götürdüğü bir Madagaskar hamamböceği, iki gecko, bir iguana, bir yılan, iki kurbağa ve sürüsüne bereket çalı böceğiyle aynı odada uyuduk.) Aynı fakülteden mezun olan Garrett ise, eğitimini aldığı resimle ilgili bir alanda çalışıyor: İşi, zenginlerin evine tablo asmak! İkisi de bu şekilde hayatlarını daha iyi kazanabildiklerini söyledi.

Pasifik_k_..r_mart_.jpg
Pasifik kıyısında bir martı

İki gece kaldığımız Los Angeles'tan ayrılınca, San Luis Obispo'ya kadar içeriden ilerleyen otobandan gittikten sonra yine Highway 1'a bağlanarak okyanus kıyısına çıktık. Geniş otobanların aksine gidiş-gelişli ve virajlı olan yolun her kıvrımı insanın aklını başından alan manzaralarla dolu. Monterrey'den sonra San Jose'ye ulaştık. Silikon Vadisi nedeniyle dünyanın dört bir yanından gelen göçmenlerin nedense birbirine karışmadan yaşadığını gözlemlediğimiz şehirde, evlerinde kaldığımız Burcu ve Efe'yle evde bira içmek dışında fazla vakit geçirmeyip soluğu San Francisco'da ve Yosemite Ulusal Parkı'nda aldık. San Francisco, Amerika gibi muhafazakar bir ülkede açık fikirli insanların bir araya geldiği bir şehir olduğu için ikimizin de çok ilgisini çekiyordu, ne yazık ki yazın dahi buz gibi olan havası nedeniyle burada yaşamanın çok zor olacağını düşündürttü. Yosemite ziyaretimizse, Amerikalıların gazilerini andıkları “Memorial Day” nedeniyle üç güne çıkan bir hafta sonuna denk geldiğinden park içindeki trafikten kurtulma telaşı içinde geçti. Yine de birkaç güzel kare yakalamayı başardık.

San_Francisco_K_pr_s_.jpg
San Francisco Köprüsü
yosemite_de__elale.jpg
Yosemite'de

26 Mayıs'ta ayrıldığımız San Jose'den Portland'a varmamız, neredeyse bütün yolu sahilden gittiğimiz için, iki tam günümüzü aldı. Yolu uzatsa bile 5 numaralı otobanı değil de 101 numaralı sahil yolunu kullandığımız için ne kadar mutlu olduğumuzu resimlerden çıkarabilirsiniz. Sert iklim nedeniyle fazla yerleşimin olmadığı bu sahil şeridi sisli ormanları, kayalıklı koyları, okyanusa açılan nehirleri, tepelerden fışkıran rhododendronları ve çayırlarda gezen geyikleriyle bizi büyüledi.

Amerikan_geyikleri.jpg
Amerikan geyikleri
Highway_1.jpg
Highway 1

Oregon'a giriş yaptıktan sonra Kuzey Batı'nın büyük şehirlerinden Portland'a ulaştığımızda, üstünde çatlaklar olan iki lastiği daha iyi durumdaki iki kullanılmış lastikle değiştirmek durumunda kaldık. Otobanlardaki trafik acımasızca aktığı için beklenmedik bir aksiliğin çok kötü sonuçlara yol açabileceğini tahmin etmek zor değil. Planda olmayan bu harcamamızı daha kolay sindirmek için Portland'ın merkezine giderek birer bira içtik. Columbia Nehri'nin ikiye böldüğü şehir merkezi, yayalar ve ulaşım için bisiklet kullanan sakinlerle canlıydı. Şehrin biraz dışında başlayıp kilometrelerce ilerleyen Columbia Nehri Havzası ise kesintisiz bir yeşilliğin arasından akan nehri yukarıdan görürken, bu manzaraya sahip orman içine gizlenmiş evlerde yaşayan insanlara gıpta etmemize neden oldu. Olsa olsa burada yaşıyordur dediğimiz Ursula K. Le Guin'e de selam ettik.

Kuzey_Pasi..i_orman.jpg
Oregon'un büyüleyici ormanları

Portland'da kaldığımız gece, ABD seyahatimiz açısından bir dönüm noktasına sahne oldu: Şehrin etrafındaki yine yalnızca karavanlara göre tasarlandığı için kalamayacağımızı anladığımız kamp alanlarından ümidi kesip ne yapacağımızı düşünmek için bir dinlenme alanına girdik. Tabelalarda en fazla sekiz saat park edebileceğimiz yazıyordu. Uykumuzu almamız için bu kadar süre yeterliydi ve kapıları kilitleyip derin bir uykuya daldık. O günün ardından mümkün olan her geceyi dinlenme alanında geçirerek aile bütçemize katkıda bulunduk. Genelde kamyonların gece boyu motoru kapatmaması nedeniyle biraz gürültülü bir seçim olsa da buna değdi.

Washington eyaletinin Seattle şehri, deniz kıyısına kurulu güzel bir kent. Bununla birlikte Amerikalıların araba sevdası bir çok yerde olduğu gibi burada da otoyolları baş köşeye oturtmuş. Sahilin hemen 20 metre gerisinden üç katlı bir otoban geçiyor. Deniz kıyısında oturup bir şeyler yemek istediğinizde otoban gürültüsünden bir süre sonra kafanız şişiyor.

Seattle_vapuru.jpg
Seattle vapuru

California'da neredeyse Meksika sınırından başladığımız 11 günlük Pasifik turu, 29 Mayıs'ta okyanus kokusunu kaybettiğimiz Spokane şehrinde sona erdi. 6 Haziran'da bizimle buluşmak için İstanbul'dan gelecek arkadaşlarımızı New York eyaletinin Buffalo şehrinde karşılamamız gerekiyordu. Önümüzde az bir vakit vardı ve daha Yellowstone ile Rocky Dağları'nı görememiştik. Acaba yetişebilecek miydik?

do_u_washi.._bat_m_.jpg
Doğu Washington'da günbatımı

Posted by acikbilet 04.08.2009 9:25 PM Archived in Backpacking | USA Comments (3)

Batıya Hücum!*

Georgia, Tennessee, Mississippi, Luisiana, Teksas, New Mexico, Utah, Arizona, Nevada

all seasons in one day
View First 12 Months & United States on acikbilet's travel map.

“Road trippin' with my two favorite allies
Fully loaded we got snacks and supplies
It's time to leave this town
It's time to steal away
Let's go get lost
Anywhere in the U.S.A”
Red Hot Chili Peppers
Road Trippin'

Passepartout'nun arkasına buzluk, şişme yatak, elektrikli ızgara, bol bol kitap ve tabii ki Deniz için bir kilo kadar tuzlu fıstık yükledikten sonra, Kennesaw'dan ayrıldık. Yeşil çayırların arasından ilerleyen otoban, doğanın dinginliğine tezat oluşturacak gürültülü trafiğiyle kimi zaman gidiş-geliş 12 şeridi buluyordu. Tennessee eyaletine ulaştığımızda, country müziğinin beşiği Nashville'e uğradık. Cumberland Nehri'nin kıyısına kurulmuş şehrin hemen hemen her Amerikan şehrinde görülebilecek bir merkezi vardı: Geniş olmasına rağmen tek tük arabanın geçtiği ızgara sistemi yollar, kenarlarında dikilen kutu misali kara camlı binalar ve insansız sokaklar. Sonradan ayırdına varacağımız üzere, yanından akıp giden otoban ne kadar yoğun olursa olsun, bu tip şehirler hep sakindi. Country müziğin Amerikalı ve yabancı turistler için bir çekim kaynağı olması nedeniyle ana cadde az da olsa canlıydı. Zorlama eğlencenin ortasından yürüyüp geçtikten sonra Memphis'e doğru yola devam ettik.

Şehre geç saatte vardığımızdan, öncelikle kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Mississippi Nehri'ni görünce aklımıza ilk Mark Twain geldiğinden, kıyısına kurulu kamp alanlarından birinin adının “Tom Sawyer” olduğunu görünce hemen içeri girdik. Tesadüf o ki, bizi karşılayan da -adı Tom ya da Huckleberry Finn olmasa da- bir oğlan çocuğu oldu. Babasına yardımcı olan John, bu akşam kalabileceğimizi, sorun olmadığını, ama ertesi gün ani sel baskını beklendiğinden daha fazla kalamayacağımızı söyledi. Arabada geçireceğimiz ilk gece, pompayı çalıştıracak elektrik kaynağını bulamayışımız yüzünden çözüm arayışıyla başladı. Önce Barış, akciğerlerinin bu işin üstesinden geleceğini düşünerek başladı üflemeye. Beş dakika sonra tek değişiklik, tükenen Barış'ın yüz rengindeydi. Beynine oksijen gitmeye başlayınca, arabayı tuvaletin önüne çekip uzatma kablosuyla pompayı çalıştırmayı akıl edebildi. Arabanın içine yerleştikten kısa bir süre sonra, şiddetli bir yağmur başladı. Kovucu kullanarak sivrisinek vızıltılarını dışarıda bırakmayı başardığımız ilk kamp gecemizde, nehir beklenenden önce taştı, sel suları arabayı kaldırdı ve yalpalatarak sürüklemeye başladı. Neyse ki dalgaların gücüyle kıyıya vurduk ve çarpmanın etkisiyle anladık ki, Deniz rüya görüyormuş.

t_kenen_ba.._rl____.jpg
Tükenen Barış, şişmeyen yatak

İki yakasını metalden iskeletleri andıran sayısız köprünün bağladığı Mississippi'nin kıyısına kurulu Memphis'te hala yandan çarklı gemiler işliyor, ancak yandan çarkın olduğu yere gizlice modern bir motor yerleştirilmiş. Güneydeki başka birçok şehir gibi “siyah”, yani Afrikalı Amerikalı kültürünün serpildiği bu şehir, her renkten insanın huzur içinde bir arada yaşayacağı günleri hayal ettiği için 1968'de öldürülen Martin Luther King'in suikaste uğradığı otel ve yanındaki binaya kurulu Sivil Haklar Müzesi'ne de ev sahipliği yapıyor. Kölelik 1865'de Amerikan Anayası'nda yapılan 13. tadil ile kaldırılmış olsa da, ırk ayrımcılığını devam ettirmek üzere akıl almaz yollar geliştiren güney eyaletlerinde “siyah”lara acı çektirilmeye daha yıllarca devam edilmiş. Yine Mark Twain'den devam edecek olursak, Mississippi'de, ama kuzeyindeki bir şehirde geçen romanı Pudd'nhead Wilson'da meydana gelen olayların müsebbibi Roxanne da bir köledir ve kitap boyunca nehrin güneyinde satılmaktan korkar, çünkü kölelik burada çok daha acımasız koşullar altında yürümektedir. Bu kadar korkmanın sonucunda başına ne geldiğini tahmin edebilirsiniz herhalde...

martin_lut.._rl____.jpg
Martin Luther King'in vurulduğu balkon

Yeniden yola koyulduktan sonra, geceyi Mississippi Eyaletinde'ki Jackson'daki bir başka kamp yerinde geçirdik. Bu defa tecrübeliydik, düzenimizi daha kısa bir sürede kurup salatamızı yapmış ve ardından yatağı şişirip uykuya dalmıştık. Ertesi gün, Louisiana eyaletine giriş yapar yapmaz, yolun iki yanındaki dev yeşil ağaçlar, yerlerini bataklıklara bıraktı, zemin yumuşadığından, yol kazıkların üstünde devam ediyordu artık. Hava kararmadan New Orleans yakınlarındaki kamp alanına yerleşmeyi başardık. Başardık diyoruz, çünkü özellikle devlet parklarına ait kamp yerlerine akşam mesai saatinden sonra giriş yapılamıyor. Özel kampinglerde genelde bir kutu yer alıyor, yanında da fiyat listesi var. Arabamızı çadır alanına çektiğimiz için, listeden o kategoriyi bulup zarfın içine parayı koyup kutuya atmamız yeterli oluyor. Tamamen güven üzerine kurulu bu sistem çok yaygın. New Orleans'ta kayıt esnasında görevliye bira içip içemeyeceğimizi sorduğumuzda, ya kutuda ya da bardakta içebileceğimizi söyledi. Mantığını anlamasak da, en azından içebileceğimizi anlamıştık, yeterliydi.

new_orlean.._rl____.jpg
New Orleans'ta kamp yerinde bira, fıstık, mini kitaplık

ABD'de hemen herkes kamp yapıyor, insanlar doğayla iç içe yaşıyor. Ülkenin bütün emeklileri çeşitli kombinasyonlarla yola düşmüş, sıcak mevsimi takip ederek geriyatrik koloniler oluşturuyorlar. Karşılaştığımız kombinasyonlardan bir kısmı şöyle: Dev bir pikap+arkasına takılı karavan / yolcu otobüsü şeklinde karavan+arkadan çekilen orta büyüklükte bir cip / hayvan gibi bir cip+ortada motosiklet+karavan+arkada asılı bisikletler / pikap+karavan+atv+motosiklet+fazla yükü taşıyan bölme+tekne... Anladığımız kadarıyla, ABD'de araçların uzunluğu konusunda pek bir kısıtlama yok. Gençler arabasının arkasına attığı çadır ve uyku tulumuyla kamp yapsa da, yaşlılar karavanla geziyor, hatta karavanda yaşıyor. Bu arada, gördüğümüz karavan sahiplerinin istisnasız hali vakti yerinde, beyaz Amerikalılar olduğunu belirtmeliyiz.

6_metrekar.._rl____.jpg
6 metrekarede yaşıyoruz!

1718'de bir Fransız şehri olarak kurulan New Orleans, 15. Luis'nin Birleşik Krallık'ın emperyalist yayılmacılığına karşı daha iyi korunacağını düşündüğü için bugünkü Kanada ve Meksika arasında kalan tüm Fransız topraklarını kuzeni İspanya Kralı 3. Charles'a bırakmasıyla 1763 ve 1800 arasını İspanyolların yönetiminde geçirmiş. İspanyollar giderek güçlenen ABD karşısında şehri daha fazla koruyamayacaklarını anlayınca yönetimi 1801 yılında tekrar Fransızlara bırakmışlar. İki yıl sonra da Birleşik Devletler Fransa'ya 15 milyon dolar ödeyerek Montana'dan Luisiana'ya kadar olan toprakları satın almışlar. Fransız yönetimindeyken Afrikalı kölelerin diğer kolonilerdeki siyahlara kıyasla daha fazla hakka sahip olması nedeniyle “renkli” kültürünün serpildiği şehir, jazz müziğin doğduğu yer olarak kabul ediliyor. Merkez diyebileceğimiz Fransız Mahallesi (French Quarter) bizim gittiğimiz öğlen saatlerinde neredeyse bomboştu. Biz önceki halini görmediğimiz için bir karşılaştırma yapamasak da, bu tenhalığı 2005 yılındaki Katrina Kasırgası'nın geride bıraktığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara yorduk. Gece geliriz ümidiyle programlarını kontrol ettiğimiz birkaç canlı müzik mekanının ya tamamen ya da yaz dönemi için kapanmış olduğunu görünce, Voodoo Müzesi'nde piton sevdikten sonra kampımıza geri döndük ve sabah yeniden yola koyulduk.

9new_orlean.._rl____.jpg
New Orleans, French Quarter

Yol üzerindeki hamburgerci zincirlerinden kurtulmak için her gün salata yediğimizden, Teksas yolu üzerindeki Lafayatte'teki cajun restaurantı Prejean's, deniz ürünleri çorbası gumbo, karides ve soslu balıkla derdimize derman oldu.

lafayette_.._rl____.jpg
Kalbim güm güm, gözlerim dürbün!

Birleşik Devletler'in Alaska'dan sonra yüzölçümü en büyük eyaleti olan Teksas'a doğu tarafından girdik ve 10 numaralı eyaletlerarası otobandan hiç sapmadan yaklaşık 900 mil yaparak eyaleti iki tam günde katedebildik. Bu uçsuz bucaksız ve genelde ıssız eyalet, ülke genelinde 60 ila 70 mil olan otoban hız sınırının 80 mile çıktığı tek yerdi. Sadece kıyısında bir kamp alanında kalıp içine girmediğimiz, kat kat otoyollarla çevrili Houston, Teksaslıların İspanyollardan bağımsızlıklarını kazanmak için başlattıkları mücadelenin merkezi San Antonio, bir çöl kasabası olan Fort Stocton ve sınır şehri El Paso'yu geride bırakıp New Mexico üzerinden Arizona, Utah sınırında, yerlilere ait Navajo Toprakları'nda yer alan Monument Valley'e 15 Mayıs'ta ulaştık. Red Kit serüvenlerinde güneşin battığı, western filmlerinde kovboyların at koşturduğu, Marlboro Man mekanı bu bölge gözümüze pek aşina gelse de, bu aşinalık kızıl tepelerin büyüleyiciliğine gölge düşürmedi.

6monument_v.._rl____.jpg
Monument Valley, Deniz fotoğraf çekerken

Ertesi sabah Grand Canyon bölgesine geçtik. Ulaştığımızda akşamüstü olduğundan kanyonun yakınında Orman Bakanlığı'na ait bir kamp yerine yerleştik. Tuvaletler dahil elektrik ve su tesisatı olmayan çam ağaçları arasındaki kampingde herkes hava kararınca ateş yakmaya başladı. Sıcaklığın giderek düştüğünü fark edince, bu şekilde oturamayacağımızı fark edip kamp sorumlularından biz de odun satın aldık ve uykumuz gelinceye dek ateşi izledik.

5grand_cany.._rl____.jpg
Henüz hava soğumamışken, kamp yerinde

Grand Canyon'un büyüklüğünü anlatabilmek için bazı rakamları paylaşmak gerek. Kanyon'un ortalama derinliği 1,500 metre, genişliği 16 kilometre, uzunluğu ise 446 km. Colorado Nehri ile rüzgar ve yağmurun kayaları oyarak oluşturduğu bu göz alabildiğine uzanan kanyon, günün her saati, her seyir noktasında farklı bir güzellik ortaya çıkarıyor.

0grand_cany.._rl____.jpg
Grand Canyon'da Barış ve Deniz
grand_cany.._rl____.jpg
Hopi Point'ta günbatımı

Kanyon'un batı kısmında yer alan Havasupai Koruma Alanı kışın sel bastığı ve henüz etkileri devam ettiği için ziyarete kapalıydı. Biz de Arizona-Nevada sınırında yer alan Colorado Nehri üzerindeki Hoover Barajı'nı geçerek Las Vegas'a girdik ve bir süre, sadece kumar etrafına kurulmuş bu yapay çöl şehrini araba ile turladık. Her otelin bir “şeye” benzemeye çalıştığı (Luxor, Eyfel, Venedik vb), 20 tane slot makinesinden az makinesi olan yerlerin “casino” sayılmayıp küçük işletme olarak nitelendirildiği, Amerika'nın her yerinde sokakta içki içmek yasakken, burada özgürce içilebildiği için insanların ellerinde kokteyl bardaklarıyla Strip'te dolaştıkları bu ucube şehirde bir gece kalıp sabahleyin kendimizi tekrar yola vurduk. Batı'ya yolculuğumuzda vuslata as kalmıştı, ertesi gün Pasifik Okyanusu'na ulaşacaktık....

las_vegas_.._rl____.jpg
Uzaktan "strip"

  • “Batıya Hücum”, Morris ve Goscinny'nin yarattığı Red Kit, yani Lucky Luke'un maceralarından “Kervana Hücum”un beyazperdeye uyarlanmış halinin adı. Konuştuğumuz Amerikalılar, altına hücum yıllarını, kovboyları, haydutları, Amerikan tarihinden ve pop kültüründen beslenerek anlatan çizgi roman serisinden habersizdi.

Posted by acikbilet 28.07.2009 5:20 PM Archived in Backpacking | USA Comments (2)

Kuzey Amerika'da İlk Günlerimiz

Passepartout'ya ve "Araba Kültürü"ne Merhaba

semi-overcast 31 °C
View First 12 Months & Seyahat & Chile & United States on acikbilet's travel map.

Bizi Santiago de Chili'den Miami'ye götüren American Airlines uçağı, şu ana kadar seyahat ettiğimiz LAN'ınkilerin aksine sıkıntı vermek üzere hazırlanmış gibiydi. Aralarında dar bir alan bulunduğundan yatmayan koltuklar, ses sistemi olmadığı için ışık kirliliğinden başka bir işe yaramayan monitörler, ikram edilmek yerine satılan alkollü içecekler... 8 saat süren yolculukta ne bir şey okuyabildik ne de uyuyabildik. Sabah havaalanına indiğimizde ikimiz de beton gibiydik. Uzun pasaport kuyruğunda yaklaşık bir saat boyunca “şahane ülke Amerika” ana temalı bir film gözümüze sokulduktan sonra çantalarımızı aldık ve kahve içerek kendimize gelmeye çalıştık.

Araştırmalarımız sonucunda Amerika'da toplu taşıma diye bir kavram olmadığını anladığımızdan, ülkeyi gezme planımız, burada yaşayan dayım sayesinde bir araba almak üzerineydi. Gideceğimiz galeri Tampa'da olduğundan, havaalanından çıkar çıkmaz Greyhound'un Miami yazıhanesine yollandık. Güney Amerika'daki gelişmiş şehirler arası otobüs sistemine alışkın seyyahlar olarak yaptığımız bu tek otobüs yolculuğunun bizim için çok farklı bir tecrübe olacağından habersizdik. 4-5 saatte kat edilebilen Miami-Tampa arası için günde tek bir direkt sefer var, o da gündüz vakti. Gece gitmek istediğimizden önce Orlando'ya gitmemiz, orada gecenin 3'ünde iki saat beklememiz ve sonra başka bir otobüsle Tampa'ya geçmemiz gerekiyordu (bkz. kulağı tersten göstermek). Bilet fiyatını sorduğumuzda görevli kişi başı 42 (yazı ile kırk iki) dolar olduğunu söyledi. Daha önceden Internet'ten fiyatı kontrol ettiğim ve 27 dolarlık bileti gördüğüm için, “Internet üzerinden alsak daha mı ucuz oluyor?” diye sordum. O da “Yoo, aynı olur,” dedi. Adamın cevabı güven teşkil etmediğinden Internet üzerinden satın almaya karar verdik. Çantalarımızı ofiste bırakma fikrinden, Greyhound'un her çanta için saat başına 2 (yazı ile iki) dolar emanet bedeli istemesi ve bizim binmek istediğimiz otobüsün kalkmasına daha 14 saat olduğu için (yani 56 dolar ediyor) vazgeçtik, olanca ağırlıklarıyla sırtımıza vurup mecburen Miami marinasındaki Bayside adlı bir alışveriş merkezine yürüdük (dışarısı sanırım 40 dereceydi). 27 dolara biletlerimizi alıp bütün günümüzü Bayside'ın körfez ve marina manzaralı esintili balkonunda sandalye üzerinde pinekleyip Dexter'ın teknesinin hangisi olabileceğini düşünmekle geçirdik (sonra başka bir marinayı kullandığına karar verdik). Ara sıra yiyecek almak için içeri girdiğimizde sipariş verdiğimiz kişilerin bir kısmı İngilizce bilmiyordu, kulağımıza çalınan sohbetler de İspanyolca olunca sanki Güney Amerika'dan hiç ayrılmamış gibi hissetmeye başladık. Greyhound'a döndüğümüzde ben görev bilinciyle yakınlardaki bir markete gidip bira araştırması yaptım, bowling labutuna benzeyen Bud Light'ın şişesi hoşuma gitti ve alarak bekleme salonuna geldim. Şişeyi Deniz'e gösterip içmeye hazırlanırken, arkamızda oturan kadın, “O şişeyi görürlerse sizi otobüse almayabilirler, bence saklayın,” diye uyarıda bulundu. Hayır, Güney Amerika'da değildik ne yazık ki.

Starred_Photos37.jpg
"Welcome to Miami!"

Biletler numarasız olduğu için otobüs geldiğinde bulduğumuz güzel bir yere oturduk. Şoförümüz uğradığımız her şehirden sonra (ki çok sık duruyorduk) yeni güzergahımızı ve Greyhound'un otobüs içinde nasıl konuşulacağı, ayakların nereye konulacağı vb konulardaki katı kurallarını içeren “sıfır tolerans” (aynen böyle: zero tolerance) adlı politikasını mikrofonla anons ettiği için zorlansak da bir süre sonra uyuyakalmışız. Gece yarısı uyandığımızda otobüsü park etmiş görünce Orlando'ya geldiğimizi düşünüp, çantalarımız aldık fakat 10 adım sonra durduğumuz yerin yol üzerindeki bir benzin istasyonu olduğunu fark ederek kös kös otobüse geri döndük. Şoförün çantaları bize verirken bagaj fişlerini yırtmış olmasının ne “büyük bir sorun” olduğunuysa Orlando'da anladık. Fişsiz çantalar otobüse alınmadığından, yeni bagaj fişi almak istediğimizde görevlinin “Sizin sistemde birer bagajınız gözüküyor, ikinci fişi kesersem ekstra bagaj sayılır, bu da ücrete tabi: çanta başı 10 dolar ödemeniz gerek,” cevabıyla karşılaştık. Olayın saçmalığından ve sabahın körü olmasından bir ara beynimiz durma noktasına geldi. Neyse ki fişleri koparan şoförü haberdar ettiğimizde her makul insanın yapacağı gibi sistemden değil de elle yazarak iki bagaj fişi hazırladı ve otobüse binebildik.

Tampa'ya ulaştığımızda Mısırlı bir adamın işlettiği Küba kafesinde kahvaltı yapıp araba galerisine gittik. Burada 4 silindirli araba bulmak 6 silindirli bir araba bulmaktan daha zor. Biz de seçenekler arasında fiyatı en uygun olanlardan Chrysler'ın Town and Country modelini aldık. Böylece, İstanbul'da can sıkıntısı içinde bizi bekleyen 1970 doğumlu tostos Gretel'e bir kardeş gelmiş oldu: adını 80 Günde Devrialem'de "her yere giden" uşaktan esinlenerek verdiğimiz Passepartout. Yola çıkışımız akşamüstü beşi bulmuştu. Dayımın yaşadığı Atlanta yakınlarındaki Kennesaw'a kadar 480 millik (yaklaşık 770 km) yol, doğru düzgün uyuyamadığımız iki gecenin yorgunluğu, alışık olduğumuzdan neredeyse iki kat uzun ve binek araba kıvraklığıyla ilerleyen tırlar ve yer yer görüş mesafesini yok eden yağmur nedeniyle uzadıkça uzadı, eve gece üçte ancak varabildik.

Starred_Photos36-1.jpg
Steinbeck'in Rocinante'si varsa, bizim de Passepartout'muz var!

Kennesaw'da kaldığımız süre boyunca dayımın tombiş kedileri Friendly, LT ve JJ'le oynadık, bol bol uyuduk ve Amerika için bir rota oluşturmaya çalıştık. Uzun süredir yolda olmak bizi yormuş olsa gerek, Meksika vizesini alıp da tekrar yola çıkmamız bir haftayı buldu. 12,400 mil sürecek Kuzey Amerika maceramız şimdi başlıyordu...

Starred_Photos38.jpg
Güreşçi kardeşler LT ile JJ ve anneanneleri Friendly

Barış Pala

Posted by acikbilet 26.07.2009 6:54 PM Archived in Backpacking | USA Comments (0)

(Entries 21 - 24 of 75) Previous « Page 1 2 3 4 5 [6] 7 8 9 10 .. » Next