A Travellerspoint blog

Mexico City

Latin Amerika'ya Dönüş

semi-overcast 23 °C
View Seyahat & Mexico & Central America on acikbilet's travel map.

“Madem ki Tenoxtitlan bu kadar ihtişamlı ve meşhur bir yer, biz de buraya yerleşmeye karar verdik. Nasıl ki geçmişte başkent buymuş ve bütün bölgenin baştacı burasıymış, bundan böyle de öyle olmaya devam edecek.” Bugün olduğu gibi geçmişte de dünyanın en büyük ve kalabalık şehirlerinden biri olan Tenoxtitlan, yani Mexico City için fatihi Hernán Cortés bunları söylemiş. Birleşmiş Milletler'ce dünyanın nüfus açısından en büyük üçüncü şehri ilan ettiği başkente ulaştığımızda henüz öğlen olmamıştı. Havaalanından Meksikalı arkadaşımız Roselena'nın evine taksiyle ulaşmamız yaklaşık 45 dakika sürdü, ancak pazar günü olması nedeniyle şehir ölüydü. Yolda gördüğümüz araçlar, trafik işaretleri ve kuralları, ABD'de geçirdiğimiz iki ayın ardından gözümüze çok tanıdık geldi. Ne var ki, araçlar iyice eskimiş, yollar da yeni yapılmış olduğu anlaşılsa da iptidai görünüyordu.

mexico_city_sokaklar_.jpg
Mexico City

O gün tatil olduğundan Roselena'nın bizimle geçirebileceği boş vakti vardı ve fazla evde durmadan merkeze gitmek için metro durağına yollandık. Mexico City çok geniş bir alana yayılmış olsa da, anlaşılan, en azından merkezleri birbirine bağlayan kullanışlı bir metro ağına sahip. Dar vagonlara bindiğimizde dikkatimizi çeken, etrafımızdaki herkesin yerli olmasıydı. Mexico City'nin diğer şehirlere göre daha melez olacağını düşünmekle yanıldığımızı fark ettik. Bütün reklam panolarında, televizyonda ve ilanlarda sunulan Meksikalı imajı, beyaz dünyaya imrenen bütün gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, steril ve genel kabul görmüş güzellik standartlarına uyan yüzlerden oluşuyordu.

museo_de_bellas_artes.jpg
Museo de Bellas Artes

Ana meydan, yani Zócalo'ya gidip biraz yürüdükten sonra, dünyanın en zengin üçüncü insanı sıfatını elde ederek Meksikalıların göğsünü kabartan Carlos Slim'in sahibi olduğu Sanborns kafe zincirinin en bilinen şubesi Casa de los Azulejos'ta gerçek Meksika mutfağıyla bir ön tanışma gerçekleştirdik. Çikolata, susam, acı biber ve baharatlardan oluşan siyah renkte “mole poblana” soslu “enchilada” giriş için seçtiğim yemekti.

Eve dönerken, metro istasyonunda birçok gencin yanımızdan elinde küçük İsa heykelcikleriyle geçtiğini fark ettik. Roselena'nın da neden böyle olduğu hakkında en ufak bir fikri olmayınca, yanında boyu kadar bir İsa'yla gezen bir oğlana sorduk. Bize tuttuğunun İsa değil, Yahuda olduğunu söyledi. O gün kiliseye gidip o heykelcikle dua ederlerse başarı getireceğine inanıyorlarmış. Neden Yahuda ile dua etmeye gittiklerini sorduk, “Bilmiyorum, öyle işte,” dedi.

yahova_l__gen_.jpg
Yahuda heykelciğiyle Meksikalı genç

Roselena, bir sonraki hafta sonu ara seçimler olacağından söz etti. Artık kimse politikacılardan medet ummadığından, “solmuş umut” adlı bir hareketin başladığını ve bu duruma karşı çıktığını göstermek isteyen insanların oy pusulasını tamamen çizerek hareketin adını yazacağını anlattı. Böylece istatistiklere yansıyacak bir protesto gerçekleştirme umutlarının olduğunu söyledi. O hafta sonu biz Oaxaca'daydık ve sonuçlara göre kuruluşunun ardından kesintisiz 70 yıl iktidarda kalan, adı yolsuzluk ve katliamlarla anılan PRI (Partido Revolucionario Institucional) 1997'de kaybettiği Kongre çoğunluğunu 12 yıl sonra tekrar elde etti.

Mexico City'de kaldığımız zamanı, bölgenin en büyük arkeolojik alanı Teotihuacan, tarihi merkezdeki Paseo de la Reforma ve Zócalo ile Coyoacán arasında koşturarak geçirdik. Sürrealizm akımının önde gelen ressamlarından Frida Kahlo'nun ve devrim sonrası Meksika'yı yansıtan Marksist karakterli duvar resimleriyle Diego Rivera, David Siquieros ve José Orozco'nun eserleri şehrin müzelerine yayılmış durumdaydı. Modern Sanatlar Müzesi'nde yer alan Meksika'daki hapishanelerle ilgili bir sergiyse, özellikle Roberto Hernandez'in El Tunel belgeseliyle zihnimize kazındı.* Meksika adalet sisteminin insan haklarını nasıl mütemadiyen ihlal ettiğini gözler önüne seren belgesel, masum olduğu halde parmaklıkların arkasına atılan ve masumiyetini kanıtlama şansı dahi bulunmayan insanların sesini duyurma amacını taşıyor.

diego_rivera_mural.jpg
Diego Rivera'dan bir duvar resmi detayı

Mexico City'yi etraflıca gezmek için çok daha uzun bir zamana ihtiyacımızın olduğunu biliyorduk, ama artık yola devam etmemiz gerekiyordu. Roselena'yla vedalaşarak Oaxaca otobüsünün yolunu tuttuk.

Deniz Koç

  • Belgeselin bir dakikalık tanıtımını buradan seyedebilirsiniz, İngilizce altyazılı: http://www.youtube.com/watch?v=8zTn9Pt3JY0 (tabii youtube çalışıyorsa!)

Posted by acikbilet 17:00 Archived in Mexico Tagged backpacking Comments (2)

Doğu Yakası

New York, Connecticut, Rhode Island, Massachusetts, Maryland, Washington D.C., Virginia, Tennessee, Florida

all seasons in one day 27 °C
View Seyahat & United States & Chile on acikbilet's travel map.

Beat-up little seagull
On a marble stair
Tryin' to find the ocean
Lookin' everywhere

Hard times in the city
In a hard town by the sea
Ain't nowhere to run to
There ain't nothin' here for free

Nina Simone'un seslendirdiği Baltimore adlı şarkıdan alıntı

“Her şey orada başladı... Emerson, Thoreau, Melville, Hawthorne, Longfellow. Onlar başlattı. Onlar olmasaydı, hiçbir şey olmazdı,”* Borges, New England için Theroux'ya böyle diyordu. Yeni dünyanın düşünce tohumlarının atıldığı yakaya, kamyon ve araba trafiğiyle tıkanan otobanları geçerek ulaşabildik.

Passepartout'yu İpek'in 48'inci sokak üzerindeki evinin önüne bırakıp eşyamızı hızlıca yukarı çıkardıktan sonra o kadar uzun süredir görüşmemiş olmamıza rağmen hoş beşi kısa kesip hemen İpek'in önderliğinde arabayı uzun süre bırakabileceğimiz beleş bir kaldırım kenarı aramaya koyulduk. Bütün ABD'de arabasız hareket etmek neredeyse imkansızken, New York şehrinde, özellikle de Manhattan'da araban mı var derdin var. Zira ülkenin diğer kalabalık şehirlerindeki park kısıtlamaları burada ayyuka çıkmış durumda. Birçok sokakta sadece bir-iki saat kısa süreli parka izin verilirken, bazılarındaysa –okul, otel ya da hastane önü olduğu için vb– park etmek yasak. Gecelik otopark ücretleri de otel ücretleriyle hemen hemen aynı. Evin etrafında attığımız ikinci turda boşluk görüp de arabayı bıraktığımız sokak sayesinde, kapalı garajı olmayan bir evde oturan orta halli bir New York'lunun park çilesini yaşayarak öğrenmeme vesile oldu.

Kaldırım kenarındaki levhada yazan “Pzt-Perş 08:00-10:00 arası park edilmez” uyarısının yanında bir de belirtilen zamanda sokağın o kaldırım kenarının temizleneceği anlamına gelen süpürge resmi yer alıyordu. Pazartesi sabahı mahalle ahalisiyle birlikte saat 07:55'te arabanın direksiyonuna kuruldum. Saat 08:30 sularında temizlik arabasının yaklaşan sesiyle birlikte, benim gibi sokağın sağ tarafına park ettikleri arabalarının içinde bekleyenleri takip ederek arabayı karşı kaldırım kenarına park etmiş arabaların yanına ikinci sırayı oluşturacak şekilde çektim. Temizlik arabası işini bitirip sokağı terk ettikten sonra diğerleri gibi ben de 10 dakika önce çıktığım yere geri girdim. Arabayı kitleyip eve dönerken fark ettim ki, temizlik bitmiş olmasına rağmen kimse arabasını terk etmiyor, kimi ders çalışıyor, kimi kitap okuyor, kimi uyukluyor. Herhalde bir bildikleri var, deyip ben de arabaya geri döndüm ve kitap okumaya başladım. Kapanan kapıların sesiyle kafamı kaldırıp insanların arabalarından çıktıklarını gördüğümde, saat 10'u gösteriyordu: İki saatlik yasak nöbeti sona ermişti, artık özgürdük.

brokklyn_de_g_nbat_m_.jpg
Brooklyn'de günbatımı

Bu New York'a ikinci gelişimiz olduğundan, Petek ve Cenk'i şehri keşfetme turlarında yalnız bırakıp kendimizi uzun süredir burada yaşıyormuşçasına aylaklığın kollarına bıraktık. Sabahları geç kalktık, fırsat bulduğumuzda, diğer zamanlar tüm gün araba kullandığımızdan içemediğimiz için buzlukta biriken biraları kucakladık, akşamları kalabalık sofralarda eski ve yeni arkadaşlarımızla yemekler yedik. Bu seferki ziyaretimizin öncekinden farkı daha önce bir defa gittiğimiz, ama sokaklarında dolaşmadığımız Brooklyn ile tanışmamız oldu. Bir akşam müzik dinlemeye, bir öğleden sonra da piknik yapmaya gittiğimiz şehrin bu kısmı, birkaç katlı tuğla binaları ve genç sakinleriyle hoş bir yerdi.

plymouth.jpg
Plymouth'ta, sahil kenarında

New York'tan çıkıp kuzey Atlantik kıyısına inmek için yine yoğun bir trafik içinde saatlerce ilerlemek zorunda kaldık. Connecticut'ı geçip, ülkenin en küçük eyaleti olan Rhode Island'ın Newport şehrine ulaştığımızda öğleden sonrayı etmiştik. Marinada bekleyen tekneler, deniz kıyısındaki steril lokantalarla fazla turistik bulduğumuz bu küçük yerde bir şeyler atıştırıp Cape Cod'a doğru yola devam ettik. Ne var ki, Boston'da evlerinde kalacağımız Haren ve Meghna'yı bekletmemek için yarımadanın ucuna kadar gidemedik. Kuzeye çıkarken, ilk göçmenleri yeni dünyaya taşıyan Mayflower gemisinin demir attığı şehir olarak bilinen Plymouth'a uğradık. Plymouth, kremalı pastayı andıran binaları ve heterojen sakinleriyle hala WASP (Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan) nüfusun kalesi görünümü sunuyordu.

boston.jpg
Boston'a bakış

Bir gün kaldığımız Boston'ı çok iyi tanıma imkanı bulamadık, ama yine de onlarca üniversiteye ev sahipliği yapan, “bağımsızlık” mücadelesinin başladığı bu şehri, özellikle de kendimizi soğuk havada içimizi ısıtan güneşe bırakarak kitap okuduğumuz iskele kısmını beğendik. Evlerinde kaldığımız ve okumak için gelip buraya yerleşen Ahmedabad'lı Haren ve Meghna'dan dinlediğimiz hikayeler sayesinde kabaran Hindistan iştahımızı bastırıp Baltimore'a doğru hareket ettik.

baltimore_.._b__16_.jpg
Edgar Allan Poe'nun kutu gibi evi

Edgar Allan Poe'nun doğduğu olmasa da ait olduğu yer olarak benimsediği şehir olan Baltimore, kuzeyle güney sınırında. Poe'nun mezarının yer aldığı katedralin bahçesinden, yaşadığı evin bulunduğu sekiz blok öteye yürürken bile, Martin Luther King'in işaret ettiği, siyahların aleyhine işleyen gelir bölüşümünün hala devam ettiği görüşebiliyor. Sokaklar pis, evler bakımsız ve ortada bizim dışımızda hiç beyaz yok... Aktif bir siyah hakları savunucusu olan ve Baltimore isimli bir albümü bulunan Nina Simone'u anmadan bu sokaklarda yürümek mümkün değil.

baltimore_sokaklar_.jpg
"Oh, Baltimore... Man, it's just hard to live."

Baltimore'un iki saat güneyindeki Washington'ın her köşesi anıt, müze ve devlet binasıyla dolu. Obama'nın muhtemelen sağlık sisteminde yapmaya çalıştığı reform üzerine kafa yormakta olduğu oval ofise doğru uzaktan bir bakış atıp bizim için burayı ayrıcalıklı kılan Library of Congress'e yollandık. Senato ve temsilciler meclisi üyelerine yardımcı olmak üzere kurulan kütüphane zaman içinde halkın kullanımına açılmış ve bugün bir araştırma kütüphanesi olarak hizmet veriyor.

library_of_congress.jpg
Library of Congress
fallik_monument.jpg
Washington Monument

Washington'dan ayrıldıktan sonra, yağmurun görüş mesafesini düşürmesi nedeniyle girmekten vazgeçip kenarından dolaştığımız Great Smoky Mountains Ulusal Parkı'nı geride bırakarak, Kennesaw, Georgia'ya döndüğümüzde Haziran ayının 22'si olmuştu. Bir-iki gün dinlenip, arabayı bırakmak üzere Tampa'ya döndük ve geceyi pek tekin olmayan bir muhitte bulunan, Amerikan dedektiflik dizilerindeki uğursuz tiplerle dolu geceliği 35 dolarlık bir otelde geçirdik. Ertesi sabah Passepartout ile alelacele vedalaşıp ucu ucuna yakaladığımız Amtrak treninde ikinci mevki biletleri tükendiği için mecburen birinci mevkide seyahat ederek ulaştığımız Miami'de trenden inmeden evvel yol boyu ara ara sohbet ettiğimiz 35 yıldır Amerika'da yaşayan Çek asıllı sevecen kondüktörün birer litrelik iki kutu meyve suyuyla birlikte “siz daha çok gezecekmişsiniz, işinize yarar,” diyerek verdiği ağzına kadar dolu büyük boy dezenfektan spreyi sırt çantalarımıza sokuşturduk.

İki ay önce sadece bir alışveriş merkezini gördüğümüz Miami'yi bu sefer evinde kaldığımız Bill sayesinde biraz daha fazla dolaşabildik. Yine de haziran sonu Miami'ye gelmek için doğru mevsim değilmiş, çünkü gündüz saatlerinde sıcak nedeniyle dışarıda yürümek (ya da filmlerde görüldüğü gibi paten yapmak) neredeyse imkansızdı. Biz de biraz dolaştıktan sonra, Bill'in klimalı condo'suna dönmek için can atar hale geldik.

İki ay süren ve yaklaşık 20,000 km araba kullanıp çevresini dolaşarak yaklaşık 30 eyaletini gördümüz Amerika'daki seyahatimiz başladığı gibi Miami'de sona eriyordu.

Barış Pala

  • Jorge Luis Borges'in, düşlerinin biçim değiştirişini anlattığı New England 1967 şiirini okumak isteyenler bu adresten ulaşabilir: http://tkline.pgcc.net/PITBR/Spanish/Borges.htm#_Toc192667908

Posted by acikbilet 21:16 Archived in USA Tagged backpacking Comments (0)

İki Okyanus Arasında

Idaho, Montana, Wyoming, Colorado, Nebraska, Iowa, Illinois, Indiana, Ohio, Pennsylvania, New York

all seasons in one day 20 °C
View Seyahat & United States on acikbilet's travel map.

As I sail’d down the Mississippi,
As I wander’d over the prairies,
As I have lived—As I have look’d through my windows, my eyes,
As I went forth in the morning—As I beheld the light breaking in the east;
As I bathed on the beach of the Eastern Sea, and again on the beach of the Western Sea;
As I roam’d the streets of inland Chicago—whatever streets I have roam’d;
Or cities, or silent woods, or peace, or even amid the sights of war;
Wherever I have been, I have charged myself with contentment and triumph.
Song at Sunset'ten alıntı
Walt Whitman

Passepartout'nun ön tekerleklerinden gelmeye başlayan cıyaklamalar kulakardı edilemez noktaya geldiğinden uğramak zorunda kaldığımız Spokane'deki bir tamirhanede kötü haberi aldık: Ön fren balataları tükenme noktasına gelmişti, rot pedinin de değişmesi gerekiyordu, tamiratın hediyesiyse 300 dolardı. İkinci el arabalarda bu tür risklerin olduğunu bilsek de bütçemize balyozla inen bu darbeyi de “önce güvenlik” diyerek hazmettik ve Yellowstone Ulusal Parkı'na doğru ilerlemeye devam ettik.

Yellowston..raklar_.jpg
Tüten topraklar

Washington eyaletinden çıktıktan sonra, Idaho ile Montana'yı geçmek iki günümüzü aldı ve Yellowstone Ulusal Parkı'na Montana ile Wyoming'in birleştiği kısımdan giriş yaptık. Harita alarak yolumuzu belirledikten sonra, içinde danışmanın ve küçük bir müzenin yer aldığı binanın önündeki üzerinde elklerin gezindiği yeşilliğe masamızı, sandalyelerimizi çıkararak kahvaltı hazırlamaya başlamıştık ki, şiddetli bir yağmur bastırdı. Hemen tekrar arabanın içine kaçarak bir şeyler atıştırdık ve tüm gün gezsek de her yerini göremeyeceğimiz parkın içinde ilerlemeye başladık.

Gayzerleri..bir_elk.jpg
Yellowston..bir_elk.jpg
Yellowstone'da elkler

Dar, ama asfaltlanmış yol, canlı yeşil çayırların ve çeşit çeşit iğneli ağacın arasından geçiyordu. Başımızı çevirdiğimiz her yönde tüten beyaz dumanlar görüyorduk, zaman zaman da burnumuza haşlanmış yumurta gibi gelen sülfür kokusu ulaşıyordu. Bunun nedeni, Yellowstone'un 9000 km2'lik volkanik bir platoyu kaplıyor olması ve dünyadaki gayzerlerin yarısının bu parkın sınırları içinde bulunması. Çok ilerlememiştik ki, hemen yanımızda bir bizon sürüsü olduğunu fark ettik ve durup hayatımızda ilk defa gördüğümüz bu hayvanları seyrettik. Ötedeki tepelere kadar uzanan çayırları benek gibi kaplıyorlardı ve yavruları yetişkinlerden daha tatlı bir kahverengiydi.

Yellowston..izonlar.jpg
Bizon sürüsüyle ilk karşılaşma

Biraz daha gittiğimizde, Lower, Midway ve Upper Geyser Basin'lerin olduğu bölgeye ulaştık. Volkanik arazide gaz sıkışması sonucu yeraltı sularının tazyikle yukarı “fışkırması”,* fokurdaması ya da buharlaşıp tütmesiyle sonuçlanan bu doğa olayı, gözlem yapılabilen her noktada farklı bir manzarayla karşılaşmanıza neden oluyor. Parkın alameti farikası haline gelen gayzerse, Old Faithful. Nedeniyse, uzun yıllardır düzenli olarak ortalama saatte bir 50 m. kadar yüksekliğe su fışkırtması. Gittiğimizde gösteriye daha 45 dakika vardı. Biraz oyalandık ve gayzerin etrafına yerleştirilmiş iki sıra bankta uygun bir yer seçip beklemeye başladık. Herkes elinde ya da tripodunda kamerası ve fotoğraf makinesiyle bekleyişe geçmişti. Sadık gayzer sözünü yerinde tutup kendinden bekleneni gerçekleştirdi.

Yellowston.._gayzer.jpg
Turkuaz renkli bir gayzer
Old_Faithful.jpg
Sadık yâr Old Faithful

Yellowstone Parkı'nın sınırları içinde yalnızca gayzerler değil, nehirler, şelaleler, üç büyük göl ve bir de kanyon var. Bütün doğal güzellikler, 142 millik bir yol boyunca ve etrafında görülmeyi bekliyordu. Gün sonuna doğru kanyona giderken, herkesin elinde dürbünle bir yere baktığını fark ettik ve biz de kenara çektik. Biri, “Grizzly'yi gördünüz mü?” diye sordu. “Nerede?” deyince, tripoda yerleştirdiği dürbüne işaret edip “Bakın!” dedi. Evet, işte Werner Herzog'un Grizzly Man belgeselini izlerken kanımızı donduran koca ayı karşımızdaydı! Çok uzakta olmasına rağmen yine de tüylerimizin diken diken olduğunu hissettik. Aslında, parkın içinde arabayla giderken karşımıza çıkacağını düşünüyorduk. Bizon gördük, elk gördük, ama bu ayı türünün sayısı giderek azaldığından karşılaşmak da zorlaşmış anlaşılan. Köpeği Charley ile bizim şu an kat etmekte olduğumuz kısmı aksi yönden geçen John Steinbeck, seyahatini anlattığı Travels with Charley'de, etraftaki ayılar Charley'nin içindeki Hyde'ı ortaya çıkardığı için Yellowstone'a girmesiyle çıkmasının bir olduğunu söylüyordu. Sözünü ettiği yıllar 60'lar olduğuna göre, ciddi bir değişim olmuş demek ki.

Grizzzzzzzly.jpg
Dikkatli bakıldığında seçilebilen kahverengi benek aslında bir Grizzly ayısı!
G_nbat_m_nda_bizonlar.jpg
Bizonlar ve batan güneş

Kanyona ulaştığımızda güneş batmak üzereydi. Sarıdan kızıla farklı tonlar barındıran toprak ve gün batımında kızaran bulutlar öyle muhteşem görünüyordu ki, uzun uzun, hava iyice kararıncaya dek seyrettik.

Yellowston..en__nce.jpg
Yellowston..nbat_m_.jpg
Kanyonda günbatımı

Gece kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu, ama henüz hava yeterince ısınmadığından parkın çıkış yapacağımız kısmındaki kamp yerleri açılmamıştı. Bu nedenle zifiri karanlıkta, önümüze bir hayvan atlamamasını ümit ederek yavaş yavaş ilerliyorduk. Yoldan başka gelen geçen de yoktu, karanlık çökünce içimizi ürperten bu vahşi topraklardan bir an önce çıkmalıydık. Bunları düşünürken, sağ şeridi beyaz bir bizonun kaplamış olduğunu gördük. Yanından usulca geçerken, kocaman gözleriyle bizi izledi, burun deliklerinden beyaz dumanlar çıktığını görebiliyorduk. Daha sonra düşününce gördüğümüz bizonun hakikaten yerlilerce kutsal sayılan beyaz bizon mu olduğunu, yoksa bu muhteşem yerin etkisi ile rengini ayırt edemeyip hayal mi gördüğümüzü tam olarak bilemedik.

Yellowston.._da_lar.jpg
Yellowstone Gölü ve arkada buzlu dağlar

Chicago'ya gitmeden Rocky Mountain Ulusal Parkı'nı da görmek istediğimiz için Wyoming'den Colorado'ya geçip Fort Collins'e kadar indik. Geceyi geçirdiğimiz dinlenme alanındaki bilgilendirme ekranından kar yağışı nedeniyle parka giden yolun kapandığını öğrenince tekrar yola koyularak gördüğümüz kısmı tamamen bozkırlardan ibaret Nebraska ve Iowa'yı iki tam günde geçtik ve Chicago'ya akşam vakti vardık. Michigan Gölü'nün kıyısındaki kanalların ayırdığı adacıklar üstüne kurulu şehri düşündüğümüzden çok daha estetik, ama bir o kadar da soğuk bulduk. Misafir olduğumuz arkadaşlarımız Sibel ve İzzet'in şehrin göbeğindeki evlerini üs yaparak uzun süredir ovalara, dağlara alışmış bedenlerimizi büyük şehrin sokaklarında gezdirip, haftasonu göl kenarında dolaşarak keyifli bir üç gün geçirdik.

Chicago_da_bir_k_pr_.jpg
Chicago'da bir köprü ve arkasında gökdelenler
Deniz_ve_B..cago_da.jpg
Deniz ve Barış Chicago'da

Chicago ile Niagara Şelalesi'ne en yakın havaalanını barındıran Buffalo City arasının dokuz saat araba kullanmayı gerektiren uzun bir yol olduğunu bilmemize rağmen, Chicago'da demleme çay bulduğumuz kahvaltı masasını terk edip yola çıkmamız öğleni buldu. Yemek molalarını uzatmazsak tam vaktinde yetişiriz desek de, hesaba katmadığımız ve bizim aleyhimize işleyen saat farkı nedeniyle geç varacağımızı yolun yarısında fark edip ilk defa hız limitlerini aşarak ve benzin almak dışında hiç mola vermeden Cenk ve Petek'i karşılamaya yarım saat gecikmeyle gidebildik. Ertesi gün ziyaret ettiğimiz Niagara, gezimizin ilk durağı Arjantin'de gördüğümüz Iguazu yanında sönük kaldı. Hem Amerika hem de Kanada tarafında şehir merkezinde kalmış olan şelale çirkin bir yapılaşmayla o kadar iç içe ki (şelalenin üstünden iki ülkeyi birbirine bağlayan bir köprü geçiyor ve bizim bulunduğumuz Amerika tarafından bakıldığında manzaraya Kanada tarafındaki otel ve kumarhanelerin oluşturduğu fon eşlik ediyor), doğanın gücünü hissetmek pek mümkün olmuyor.

Niagara_ve_Kanada.jpg
Niagara Şelalesi ve arkada Kanada

Pasifik kıyısında başlayan Amerika yolculuğumuzun üçüncü kısmı, 8 Haziran'da vardığımız Atlantik kıyısındaki New York şehrinde sonlanıyordu. İkinci kez geldiğimiz bu şehirdeki tatlı hayatımızın ayrıntıları bir sonraki yazıda...

  • “Sayın seyirciler, bakın fışkırıyoooo!” Gayzerlerle ilgili bilimsel bir terim olan “fışkırıyoo”nun tüm hakları, Ayna belgeselinin (!) sunucusuna aittir.

Posted by acikbilet 10:03 Archived in USA Tagged backpacking Comments (1)

Pasifik Kıyısında

California, Oregon, Washington

all seasons in one day 24 °C
View Seyahat & United States on acikbilet's travel map.

Devotion
The heart can think of no devotion
Greater than being shore to the ocean—
Holding the curve of one position,
Counting an endless repetition.
- Robert Frost

Nevada'da 46 dereceyi bulan çöl sıcağından sonra, California kıyısındaki ilk durağımız San Diego'nun Pasifik esintisiyle ferahlayarak 24 dereceye kadar düşen havası bizi kendimize getirdi ve kahve içmek için arabayı bırakacak yer aramaya başladık: “Buraya hiçbir zaman, her ne şekilde olursa olsun park edilemez”, “Park edilir, ama şu şu saatler arasında, yalnızca 15 dakika”, “Sadece burada oturanlar park edebilir” ve benzeri uyarılar taşıyan onlarca tabelayı geride bırakıp merkeze 10 blok ötede bir sokakta beleşe yer bulduk. Buenos Aires'i aklımıza getiren jakarandalarla kaplı sokaklar arasındaki bir kafede dinlendikten sonra dönüşte, arabanın bulunduğu sokaktan önceki 3-4 blokluk bir bölgenin evsizlerin kamp alanına dönüşmüş olduğunu fark ettik. Bina girişine karton parçası atıp üstünde sızmış değildi hiçbiri, üstlerinde pis giysiler de yoktu. Kaldırımlar boyunca kurulmuş çadırlar, çadırların önünde içi eşya dolu alışveriş arabaları ve çadırların içinde daha dün gece evinde uyurken bu sabah sokakta kalmışa benzeyen insanlar gördük. Birbirlerine destek olmak için ya da bu durumu protesto etmek için bir arada kalıyor gibiydiler. Daha sonra kiminle konuştuysak son krizin Amerika'da birçok insanı ciddi bir şekilde etkilediğini, insanların bir anda her şeylerini kaybedip evsiz konumuna düşebildiklerini öğrendik. Sosyal hizmetlerin neredeyse tamamen hayır kurumları ve kilise gibi dini örgütlere bırakıldığı bu ülkede insan bir tökezlemeye görsün, çok hızlı bir şekilde dibe sürüklenebiliyor.

San_Diego_nun_mekezi.jpg
Jakarandalarla kaplı San Diego sokakları

Geceyi geçirdiğimiz San Diego'yu Los Angeles'a bağlayan yol, ülkenin en kalabalık eyaleti California'nın en işlek otobanı. İki saatte alınabilen yolun bir kısmını otobandan gittikten sonra, manzarasının güzelliğiyle bilinen “Highway 1”a, yani ülkenin 1 numaralı yoluna saptık. Batı Amerika'nın krema tabakasının yaşadığı gösterişli evler, her zaman daha fazlasını elde etme gayretindeki bir toplumun ulaştığı son noktalardan birini yansıtıyordu. Daha fazla kazanç sağlama umuduyla Batı'ya göç edenler Pasifik kıyılarına ulaşınca durmak zorunda kalınca, yerleştikleri bu topraklarda felsefelerini devam ettirmiş ve kazançlarını arttırdıkça bunu gösterecek yollar aramaya başlamışlar. Umberto Eco'nun Amerika seyahatindeki izlenimleri aktardığı Travels in Hyperreality kitabına kulak verecek olursak, okyanusa bakan bu tepelere dünyanın farklı mimari tarzları örnek alınarak inşa edilen ve eski dünyadaki sanat eserlerinin kopyalarıyla donatılan evler, “past-izing”, yani kabaca “geçmiş yaratma çabası”nın (ama tarih değil) ürünü. Ülkenin refahını, gelişmişliğini bu sokaklarda gözlemlemeniz bekleniyor. Eco'nun “refah” kelimesinin Amerika'daki manasıyla ilgili tespitine bakacak olursak, bu gösterişi daha iyi anlamak mümkün: “Amerika'da 'bir kahve daha alabilir miyim,' demezsiniz, 'daha fazla kahve' istersiniz; 'A sigarası B sigarasından uzun' demezsiniz, o sigarada 'daha fazlası' olduğunu söylersiniz, alışkın olduğunuzdan, isteyebileceğinizden daha fazlası, çöpe atabileceğiniz bir artık olmalıdır -işte buna da refah denir.” Bu kadar “refah” varken, ülkede neden bu kadar çok yoksul ve aç insanın olduğunu anlamaksa başka bir mesele.

Los_Angele..ett_ile.jpg
Los Angeles'ta, Mel ve Garrett'ın evinde

Kırmızı ışıklar yüzünden çok yavaş ilerlediğimizden ancak akşama doğru evlerine girdiğimiz Mel ve Garrett'ın samimi gülüşü, trafikteyken fazlasıyla şahit olduğumuz bu gösterişin ardından içimizi ısıttı. Los Angeles, yatay olarak genişlemiş bir şehir, dolayısıyla mahallelerde yüksek apartmanlar yerine bahçe içinde evler var. Misafir olduğumuz ev de böyle bir mahalledeydi ve güneş çekilince havanın iyice serinlemesiyle arka bahçede ateş yaktık. Hep birlikte hazırladığımız yemeği orada pişirip yedik ve geçtiğimiz eyaletlerden alarak buzluğumuza depoladığımız yerel biraları tadarken sohbet ettik. Güzel sanatlar fakültesinden mezun olan Mel, çocuklara hayvanlar aracılığıyla doğayı sevdirmeyi amaçlayan bir projede çalışıyor. (Çocukların dokunmaları için okullara götürdüğü bir Madagaskar hamamböceği, iki gecko, bir iguana, bir yılan, iki kurbağa ve sürüsüne bereket çalı böceğiyle aynı odada uyuduk.) Aynı fakülteden mezun olan Garrett ise, eğitimini aldığı resimle ilgili bir alanda çalışıyor: İşi, zenginlerin evine tablo asmak! İkisi de bu şekilde hayatlarını daha iyi kazanabildiklerini söyledi.

Pasifik_k_..r_mart_.jpg
Pasifik kıyısında bir martı

İki gece kaldığımız Los Angeles'tan ayrılınca, San Luis Obispo'ya kadar içeriden ilerleyen otobandan gittikten sonra yine Highway 1'a bağlanarak okyanus kıyısına çıktık. Geniş otobanların aksine gidiş-gelişli ve virajlı olan yolun her kıvrımı insanın aklını başından alan manzaralarla dolu. Monterrey'den sonra San Jose'ye ulaştık. Silikon Vadisi nedeniyle dünyanın dört bir yanından gelen göçmenlerin nedense birbirine karışmadan yaşadığını gözlemlediğimiz şehirde, evlerinde kaldığımız Burcu ve Efe'yle evde bira içmek dışında fazla vakit geçirmeyip soluğu San Francisco'da ve Yosemite Ulusal Parkı'nda aldık. San Francisco, Amerika gibi muhafazakar bir ülkede açık fikirli insanların bir araya geldiği bir şehir olduğu için ikimizin de çok ilgisini çekiyordu, ne yazık ki yazın dahi buz gibi olan havası nedeniyle burada yaşamanın çok zor olacağını düşündürttü. Yosemite ziyaretimizse, Amerikalıların gazilerini andıkları “Memorial Day” nedeniyle üç güne çıkan bir hafta sonuna denk geldiğinden park içindeki trafikten kurtulma telaşı içinde geçti. Yine de birkaç güzel kare yakalamayı başardık.

San_Francisco_K_pr_s_.jpg
San Francisco Köprüsü
yosemite_de__elale.jpg
Yosemite'de

26 Mayıs'ta ayrıldığımız San Jose'den Portland'a varmamız, neredeyse bütün yolu sahilden gittiğimiz için, iki tam günümüzü aldı. Yolu uzatsa bile 5 numaralı otobanı değil de 101 numaralı sahil yolunu kullandığımız için ne kadar mutlu olduğumuzu resimlerden çıkarabilirsiniz. Sert iklim nedeniyle fazla yerleşimin olmadığı bu sahil şeridi sisli ormanları, kayalıklı koyları, okyanusa açılan nehirleri, tepelerden fışkıran rhododendronları ve çayırlarda gezen geyikleriyle bizi büyüledi.

Amerikan_geyikleri.jpg
Amerikan geyikleri
Highway_1.jpg
Highway 1

Oregon'a giriş yaptıktan sonra Kuzey Batı'nın büyük şehirlerinden Portland'a ulaştığımızda, üstünde çatlaklar olan iki lastiği daha iyi durumdaki iki kullanılmış lastikle değiştirmek durumunda kaldık. Otobanlardaki trafik acımasızca aktığı için beklenmedik bir aksiliğin çok kötü sonuçlara yol açabileceğini tahmin etmek zor değil. Planda olmayan bu harcamamızı daha kolay sindirmek için Portland'ın merkezine giderek birer bira içtik. Columbia Nehri'nin ikiye böldüğü şehir merkezi, yayalar ve ulaşım için bisiklet kullanan sakinlerle canlıydı. Şehrin biraz dışında başlayıp kilometrelerce ilerleyen Columbia Nehri Havzası ise kesintisiz bir yeşilliğin arasından akan nehri yukarıdan görürken, bu manzaraya sahip orman içine gizlenmiş evlerde yaşayan insanlara gıpta etmemize neden oldu. Olsa olsa burada yaşıyordur dediğimiz Ursula K. Le Guin'e de selam ettik.

Kuzey_Pasi..i_orman.jpg
Oregon'un büyüleyici ormanları

Portland'da kaldığımız gece, ABD seyahatimiz açısından bir dönüm noktasına sahne oldu: Şehrin etrafındaki yine yalnızca karavanlara göre tasarlandığı için kalamayacağımızı anladığımız kamp alanlarından ümidi kesip ne yapacağımızı düşünmek için bir dinlenme alanına girdik. Tabelalarda en fazla sekiz saat park edebileceğimiz yazıyordu. Uykumuzu almamız için bu kadar süre yeterliydi ve kapıları kilitleyip derin bir uykuya daldık. O günün ardından mümkün olan her geceyi dinlenme alanında geçirerek aile bütçemize katkıda bulunduk. Genelde kamyonların gece boyu motoru kapatmaması nedeniyle biraz gürültülü bir seçim olsa da buna değdi.

Washington eyaletinin Seattle şehri, deniz kıyısına kurulu güzel bir kent. Bununla birlikte Amerikalıların araba sevdası bir çok yerde olduğu gibi burada da otoyolları baş köşeye oturtmuş. Sahilin hemen 20 metre gerisinden üç katlı bir otoban geçiyor. Deniz kıyısında oturup bir şeyler yemek istediğinizde otoban gürültüsünden bir süre sonra kafanız şişiyor.

Seattle_vapuru.jpg
Seattle vapuru

California'da neredeyse Meksika sınırından başladığımız 11 günlük Pasifik turu, 29 Mayıs'ta okyanus kokusunu kaybettiğimiz Spokane şehrinde sona erdi. 6 Haziran'da bizimle buluşmak için İstanbul'dan gelecek arkadaşlarımızı New York eyaletinin Buffalo şehrinde karşılamamız gerekiyordu. Önümüzde az bir vakit vardı ve daha Yellowstone ile Rocky Dağları'nı görememiştik. Acaba yetişebilecek miydik?

do_u_washi.._bat_m_.jpg
Doğu Washington'da günbatımı

Posted by acikbilet 21:25 Archived in USA Tagged backpacking Comments (3)

(Entries 29 - 32 of 85) « Page .. 3 4 5 6 7 [8] 9 10 11 12 13 .. »