A Travellerspoint blog

Valparaiso

Güney Amerika'daki son günlerimiz

overcast 15 °C
View Seyahat & Chile on acikbilet's travel map.

Pasifik'ten esen serin rüzgar bizi İspanyolcada adı "cennet vadisi" anlamına gelen Valparaiso'ya getirip bıraktı. Santiago'daki tatlı sonbahar güneşi yazık ki geride kalmıştı, yine çantalarımızdan polarlarımızı çıkarmak zorunda kaldık.

Valparaiso_liman_.jpg
Valparaiso Limanı ve arkasında Viña del Mar

UNESCO'nun Dünya Mirası'na dahil ettiği Valparaiso'yu iki katlı bir şehir olarak düşünmek mümkün. Tarihi şehir kısmında onlarca asansör, deniz kenarındaki alt katla yamaçtaki üst katları birbirine bağlıyor. Valparaiso'da gıcırdayarak bir aşağı bir yukarı işleyen antik asansörler, arnavutkaldırımlı dar sokaklar, kimi canlı renklere boyanmış kimi harabeye dönerek kararmış bitişik nizam evler var. Eski şehrin etrafına eklenen derme çatma yapılarsa bütün tepeleri kaplıyor. Deniz kenarında liman ve devasa banka binalarından başka bir şey olmadığından, akşam hava kararmaya başladığında hayat da birdenbire çekiliyor. Bu kısma 10 dakikalık mesafedeyse, ayrı bir şehir olsa da Valparaiso'nun metropolitan alanına dahil olan modern kısım Viña del Mar uzanıyor.

Valparaiso..ki_otel.jpg
Ana meydan ve meydana bakan tepedeki otelimiz

Biz de otobüs terminalinde ellerinde broşürlerle yeni gelenlerin etrafını saran gençlerden birinin peşine takılıp kargacık burgacık yollarla ulaşılan tepelerden birindeki bir otele yerleştik. Otel boştu, temizdi, üstelik en üst katında geniş bir mutfak vardı. Çok geçmeden hava karardığından, dışarı çıkıp yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık. Şehrin sahilden biraz içerideki ana meydanından liman kısmına kadar yürüdük, ama meydandaki kalabalığın yerini iki kat kepengini sıkı sıkı kapamış dükkan ve bankalara bıraktığını görünce geri dönerek gözümüze kestirdiğimiz, Şilili gençlerle dolu bir kafeye girdik. Mönüde pek ilginç bir şey bulamayınca bütün masalara servis edilen yemekten denemeye karar verdik. “Chorillana” adlı Valparaiso'ya has bu uyduruk yemeğin, yağı tamamen çekmiş tepeleme patates kızartmasının üstüne yığılan kıyma, sosis parçaları ve peynirden oluşan bir karışım olduğunu fark edince çareyi midemizi sürahiyle gelen birayla doldurmakta bulduk.

Chorillana..r_yemek.jpg
Chorillana'nın arkasında kaybolan Barış

Neredeyse hiç turist kalmadığı için, sokak lambalarının solgun ışığı altında karşımıza çıkanlar, okyanustan esen sert rüzgara karşı adımlarını sıklaştıran şehir sakinleri ve Valparaiso'nun simgesi haline gelmiş grafittilerdi.

Valparaiso..ittiler.jpg
Grafittiler

Şehirde havanın soğumasıyla birlikte yavaşlayan hayata biz de uyum sağladık ve bunu dinlenmek için bir fırsat sayarak vaktimizi otelin mutfağında yemek pişirip kitap okuyarak geçirdik. Dışarı çıktığımızda, yakındaki asansörlerden birine binerek çıktığımız dar sokaklarda yürüyor, Mercado Central'de balık çorbası içtikten sonra labirenti andıran şehirde sezgilerimize güvenerek seçtiğimiz bir başka yoldan geri dönüyorduk.

Valparaiso_sokaklar_.jpg
Valparaiso sokakları
Valparaiso..s_rleri.jpg
ve meşhur Valparaiso asansörleri

Valparaiso'da geçirdiğimiz birbirine benzeyen aylak günlerin sone ermesiyle, Güney Amerika seyahatimizi de tamamlamış oluyorduk. Miami uçağının hareket edeceği Santiago'ya döndük. Uzun bir süre dönmemek üzere veda ettiğimiz bu topraklardan ayrılırken son aklımızda kalan, kıtadaki seyahatimiz boyunca eteklerinden pek ayrılmadığımız And Dağları'nın sonbahar güneşiyle kızıla boyanan tepeleriydi.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 14:37 Archived in Chile Tagged backpacking Comments (2)

Santiago de Chile

Şili: Sevilmeyen komşu

sunny 24 °C
View Seyahat & Chile on acikbilet's travel map.

Akşamüstü güneşiyle kızaran And Dağları’nın gölgesine yayılan Santiago’ya ulaştığımızda, nisan ayının sonlarına yaklaşmıştık ve Güney Amerika’da sonbahar başlangıcıydı. Yanlarında kalacağımız Gabriel ve Juan Carlos’un evine ulaştığımızda, Gabriel henüz işten dönmemişti, Juan Carlos’la sohbet etmeye başladık. Şili’nin adı geçti mi, Güney Amerika gittiğimiz bütün ülkelerde burada konuşulan İspanyolcaya dair mutlaka -genellikle kötüleyen- bir yorum duymuştuk. Kelimelerin yalnızca yarısını telaffuz ettiklerinden söylediklerini anlamanın çok zor olduğundan şikayet ediyorlardı (ayrıca Perulular, milli içkileri olarak gördükleri ‘pisco sour’u sahiplendiklerinden; Bolivyalılar, Atacama’yı işgal ederek onları denizden mahrum bıraktıklarından; Arjantinliler, Malvinas -ya da İngilizcesiyle Falkland- Adaları için Britanya’yla savaştıkları sırada düşmana istihbarat sızdırdıklarını düşündüklerinden Şili’ye karşı “önyargılı”ydılar. Olumsuz hiçbir yorum duymadığımız tek ülke Brezilya’ydı, bunu da ortak sınırları olmayışına yorduk). Juan Carlos İngilizce bilmiyordu, dolayısıyla bu yorumun doğruluğunu test etme şansı karşımıza çıkmıştı. Belki de İspanyolcayı çok iyi bilmediğimizden, hızlı oluşu dışında bir gariplik dikkatimizi çekmedi. Gabriel eve geldiğinde, her gün akşam yemeği yemek yerine yaptıklarını söyledikleri “akşam kahvaltısı”, yani “once”ye oturunca bu durumu ona danıştık, verdiği cevap şu oldu: “Doğru söylüyorlar, İspanyolcayı katlediyoruz!”

Gabriel__J.._Andres.jpg
Gabriel, Juan Carlos ve Juan Carlos'un yeğeni Andres'le "once"

Santiago_de_Chile.jpg
Pusun dağları örttüğü şanssız bir günde Santiago

Arjantin’i gezerken iki defa Şili’ye birkaç saatlik mesafeye kadar yaklaşıp da daha sonrası için biletimiz olduğundan girmemiştik. Buraya gelince de tekrar Patagonya’ya inmemiz, güneye neredeyse kara kış geldiğinden mümkün olmadı. O nedenle Santiago’da iki gün kalmaya karar verdik. Ekşi Sözlük’e baktığımda yazarlardan birinin bu şehirde tek bir müze bile olmadığından söz ettiğini gördüğümü hatırlıyorum. Ancak, hem Güney Amerika hem de Orta Amerika’da koloni dönemi öncesi yaşamış medeniyetlere ait eserlerin sergilendiği en büyük ve kapsamlı müzelerden birini Santiago de Chile’de gezdik. İspanyollar şehirleri belirli kurallar gözeterek bir ana meydanın etrafına kurduklarından, bu şehirler şu an her ne kadar büyük olsa da hareket etmek kolay oluyor. Dolayısıyla ilk gün merak ettiğimiz üç müzeyi dolaşabildik, ikinci gün ise Mercado Central, yani şehrin sabit pazarında deniz ürünü yedik, sonra da Şili dendiğinde akla ilk gelen kişilerden biri olan Pablo Neruda’nın evini ziyaret ettik.

Santiago_d..Central.jpg
Mercado Central'de bira ve balık ve patates püresi!!

Şili seyahatimizde bize, kısır politikaları, diktatörleri, despot politikacıları, edebiyat dünyasında dokunulmazlık kazanmış kişileri hicveden, “damardan gerçekçilik” akımının kurucusu Roberto Bolaño’nun Nocturno de Chile (By Night in Chile) kitabıyla eşlik etmesini istiyordum. Santiago’daki kitapçıların İngilizce kitap açısından yalnızca çok-satarlarla sınırlı olduğunu fark edip istediğim kitabı bulduğum yerde de üstündeki fiyatın 60 "dolares"çik olduğunu görünce, bu hayal kırıklığını Bolaño’nun Pinochet döneminde yakasını işkenceden zorla kurtarıp kaçtığı ve bir süre yaşadığı Mexico City’de telafi etmeye karar verdim (ki bu satırları yazarken Meksika’dayım ve kitabı bitirmek üzereyim). Çocukluğundan itibaren eşikte yaşayan, her türlü iktidarı sorguladığı için dışlanan (ki bundan şikayetçi olduğunu zannetmiyorum) Bolaño’nun kitabını okumayı erteleyip Şili’deki zamanımızı, her ne kadar “ağır”lığından dolayı öyle olacağı umulmasa da hayatını (bize ilk evini dolaştıran akrabasının tabirini kullanıyorum) bir “rock yıldızı” kadar popüler yaşayan Pablo Neruda’nın evlerini gezerek geçirdik.

La_Chascon..a_odas_.jpg
Pablo Neruda'nın La Chascona'daki çalışma odası. Fotoğrafta görülen akrabasının inisiyatifini kullanarak verdiği izin sonucu kaçamak birer fotoğraf çekebildik.

Neruda’nın (ve sonuncusu haricinde adları neredeyse hiç zikredilmeyen üç karısının) yaşadığı üç ev de müzeye dönüştürülmüş. Santiago de Chile’deki evi La Chascona, gerçekleştikten üç gün sonra öldüğü darbeyle birlikte dağıtıldığından hayat boyu biriktirdiği koleksiyonlarının bir kısmı şu an yok. Koleksiyon deyince akla tablo, heykel gibi sanat eserleri geliyor, ama Neruda’nın hayatı tabak çanak, renkli camdan yapılmış bardak ve şişeler, deniz kabukları ve daha başka birçok ufak tefek nesne biriktirmekle geçmiş. Bu evde neredeyse hiç kitap olmayışının nedeni de talan edilmiş olması. Kitaplığı şu an başka bir bölümde araştırmacılar için açık. La Isla Negra ve Valparaiso’dakiler de dahil, bu evlerin hepsi gemiyi andıracak şekilde tasarlanmış. Yüzmeyi bilmeyen, korkudan asla denize açılmamış olan Neruda’nın deniz takıntısını daracık koridorlarda, pencere görevi gören lombozlarda, güverte şeklindeki balkonlarda ve kaptan köşkünü andıran çalışma odalarında fark edebiliyorsunuz.

La_Isla_Negra.jpg
La Isla Negra'daki evin bahçesi
Soldaki fotoğraf: Neruda'nın inancına göre, denize açılmadan yelken açmak mümkün:
Yanına içkisini ve arkadaşlarını alarak bahçede duran tekneye binmesi yeterli oluyormuş.
Sağ üst: Neruda, evdeki barın tavanına ölen her arkadaşının ismini yazarmış.
Fotoğrafta Nazım Hikmet'in adı görünüyor.
Sağ alt: Evin manzarası

Sonbahar mevsimi gelmiş olmasına rağmen henüz havanın soğumadığı Santiago şehrinden ayrılarak Pasifik kıyısına çıktık. Okyanustan esen soğuk meltemi arkamıza alarak Valparaiso’ya doğru ilerledik.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 16:39 Archived in Chile Tagged backpacking Comments (2)

Dünyanın Biraları: Kolombiya

Besleyici ve serinletici...


View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

19. yüzyılın sonlarında Alman bir göçmen tarafından kurulan Bavaria Brewery firması, 20. yüzyılda ülkede kendinden başka bira üreten kimseyi bırakmamış ve tekel haline gelmiş. Yani elinizi hangi yerli biraya atarsanız altından bu firma çıkıyor. Ürettikleri tüm biralar lager tipi, içimi kolay biralar. Ben içlerinden en çok Club Colombia (diğerlerinden 3 kuruş daha pahalı) ve Aguila'yı beğendim. Unutmadan gururla belirtmeliyim ki, gittiğimiz ülkelerdeki bira piyasasını o ülkede yaşayanlardan daha iyi takip etmeye başladım. Bavaria Brewery'nin piyasaya yeni sürdüğü Redd's markasını Kolombiyalı arkadaşlar benden öğrendi.

colombia.jpg

Neler İçtik:

Club Colombia
Aguila
Poker
Pilsen
Costeña
Costeñita
Redd's
Peroni (İtalyan birası)

Barış Pala

Posted by acikbilet 18:00 Archived in Colombia Tagged food Comments (0)

Bogotá'ya Dönüş

Bucaramanga, Tunja, Villa de Leyva ve Pacho üzerinden Bogotá

all seasons in one day 25 °C
View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

Venezuela'ya gidemeyeceğimiz anlaşılınca, kalan vakti San Andres'te denize girip keyif yaparak harcamayı düşündük, ancak adaya tek ulaşım yolu uçaktı ve biletlerin fiyatı nedeniyle bu plan da suya yatınca, mümkün olduğunca kısa otobüs yolculukları yaparak Bogotá'ya dönmeye karar verdik. Santa Marta'dan akşam on sularında bindiğimiz otobüs, yağmur sularının yarattığı erozyon nedeniyle oyulan yamaçların arasından ilerleyerek sabahın ilk saatlerinde bizi Bucaramanga garına getirdi. Akşam üzeri Tunja otobüsüne bineceğimiz için çantaları emanetçiye bırakıp tıpkı Bogotá gibi bir vadiye kurulmuş olan şehrin merkezine gitmek için bir minibüste atladık. Elimizdeki kitapta turizm danışma ofisi olduğu belirtilen yer turizm polisinin ofisi çıktığı için turizm polisinden yerini öğrendiğimiz “hakiki” turizm danışma ofisine gitmek niyetiyle yaklaşık 12 blok yürüdük. Kocaman bir parkın yanındaki ofis, görevli bilinmeyen bir nedenden ötürü dışarıda olduğu için kapalıydı. Ofisin karşı köşesindeki meyve suyu satıcısına muzlu süt* yaptırıp parkta yayılarak sütlerimizi içtikten sonra, 12 bloğu paralel sokaklardan geri dönerek yörenin meşhur ananaslarını tattık.

DSCN7223.jpg
Deniz Bucaramanga'da sabah dördüncü muzlu sütünü içerken

Tunja istikametindeki otobüs, bir yandan telefonda konuşup bir yandan ters virajda sollama yapabilen bir şoför tarafından kullanıldığından yol boyunca yüksek seyreden adrenalinimiz ancak gece 10 sularında Tunja'ya vardığımızda normale döndü. Villa de Leyva'ya giden son minibüs bizim varışımızdan 15 dakika önce hareket ettiği ve taksiler 1 saatlik yola yüklü bir para istedikleri için geceyi Tunja'da geçirmeye karar verdik. Şehrin ana meydan etrafında gelişmesi ve sokaklarda gördüğümüz insanlar bir an Peru'daymışız hissi verdi. Eski şehir kısmında biraz yürüdükten sonra Leyva minibüsündeki yerimizi aldık.

villa_de_l..9_b__5_.jpg
Leyva'da çiçekler
villa_de_l.._b__22_.jpg
Bogotá'nın akşehrini de bulduk!

1572'de kurulan Villa de Leyva, adını İspanya'nın Güney Amerika'nın kuzeyindeki kolonilerinin ilk yöneticisi olan Andres Diaz Venero de Leyva'dan almış. Mimari açıdan koruma altında olan şehirin arnavut kaldırımlı dar sokakları boyunca uzanan 1-2 katlı yapıların çoğu ya hediyelik eşya dükkanı ya da küçük otel haline gelmiş. Bogotá'dan sadece birkaç saat uzaklıkta olduğu için haftasonları ve diğer tatil günlerinde dolup taşan şehir bizim orada bulunduğumuz iki gün içinde çok sakindi, biz de vaktimizi kitap okuyup meydanda feijoa, lulo ve borojo gibi Kolombiya'ya özgü meyvelerin sularını içerek geçirdik.

Şili'ye geçmeden önce hala vaktimiz olduğu için, Bogotá'da evlerinde kaldığımız Luis ve Diana'nın ailesinin Pacho'daki dağ evinde birkaç gün geçirme tekliflerini severek kabul ettik. Bogotá'nın 3 saat kuzeyindeki Pacho, bundan 10 sene öncesine kadar gerilla ile ordunun en sert çatışmalarına şahit olan bir yer iken, ülkedeki en hassas konulardan biri olan “para-militer” gruplar tarafından yakın zamanda güvenli bir bölge haline getirilmiş. Birçok Bogotá'lı da bölgeye birbirlerini ve doğayı rahatsız etmeyecek evler inşa etmiş. Luis'in annesinin ve eşinin planından inşasına her şeyiyle ilgilendiği ev doğayla o kadar iç içe ki, yapıda kullanılan kütüklerin arasından her türlü haşerat rahatlıkla eve girip çıkabiliyor.

pacho_18_04_09_b__18_.jpg
Pacho'nun tepeleri
DSCN7328.jpg
Luis'lerin evinin önü

Bir toplantıya katılması gereken Diana, arabasıyla geldiğimiz kuzeni Alex'le pazar sabahı Bogotá'ya döndüğü için üç kişi geçirdiğimiz geceyi Luis'in meraklı olduğu "bu dünyada yaşamamızın nedeni ne" gibi mevzular üzerine tartışarak geçirdik. Ertesi gün Luis'in arkadaşları Gustavo ve Ximene gelince, salona taşıdığımız pinpon masasında gece yarısına kadar klasik ve deneysel oyunlar oynadıktan sonra hepimiz bir köşede bayıldık.

DSCN7297.jpg
Luis ve Barış kapışıyor

"Sinek" adlı oyunu takdimimizdir

Pacho'da geçirdiğimiz üç gün ile birlikte bir aylık Kolombiya seferimizin sonuna gelmiştik. Daha uçağımız havalanmadan, hem doğal güzellikleri hem de sıcak insanlarıyla en sevdiğimiz yerlerden biri oluveren Kolombiya'ya bir daha ne zaman geleceğimizi düşünmeye başlamıştık bile...

  • İki kişilik muzlu süt için 4 adet muz kullanıldığını belirtmek isterim.

Barış Pala

Posted by acikbilet 14:50 Archived in Colombia Tagged backpacking Comments (2)

(Entries 37 - 40 of 85) « Page .. 5 6 7 8 9 [10] 11 12 13 14 15 .. »