A Travellerspoint blog

Ciudad Perdida 2

Sierra Nevada'dan Karayip kıyılarına

sunny 30 °C
View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

Ciudad Perdida yolundaki üçüncü gün, Buritaca Nehri'nin kâh soluna kâh sağına geçerek ilerledik. Öğleye doğru nihayet arkeolojik alanın bulunduğu dağın eteklerine ulaştık. Bizi 1000'den fazla basamağın beklediğini biliyorduk, yalnız bu basamakların ne kadar dar olduğundan haberimiz yoktu. Ayağımızı ne düz ne de yan sığdırabildiğimiz merdivenleri tırmanarak şehrin kurulu olduğu alandaki kamp yerine ulaştık. Yukarı adımımızı atar atmaz bizi omuzlarındaki tüfeklerle askerler karşıladı. Ciudad Perdida civarında kaldığımız süre boyunca da bizi hiç yalnız bırakmayacaklarını, çekeceğimiz her fotoğraf karesinde yerlerini alacaklarını çok geçmeden görecektik. Edwin ve Alfredo yanlarında getirdikleri torbalardan her biri neredeyse çocuk olan askerlere lolipop dağıttı. Üniforma içinde şeker emerken çok komik görünüyorlardı, keşke asker olarak bütün işleri bundan ibaret olsaydı.

Ciudad_Per..a_asker.jpg
Lolipoplu asker

"Kayıp şehir" anlamına gelen "Ciudad Perdida", İspanyolların gelişinin ardından daha da yükseklere yerleşme kararı alan Tayrona yerlilerinin yaşadığı ve terk edişlerinin ardından sarmaşıkların, ağaç dallarının ve çimenlerin üzerini kaplamasıyla ortadan yok olan şehri betimlemek için kullanılan bir isim. 70'li yıllarda "modern dünya" tarafından keşfedilene kadar yerliler ve daha sonra yağmacılar dışında bilinmeyen şehir, Bogotá'da ziyaret ettiğimiz Museo del Oro'daki altınların bir kısmının da kaynağı.

1970'lerde ölen yazar Richard Bissell, yanlış hatırlamıyorsam Machu Picchu'ya gittiğinde: "İnsan kendini Paris'te Eyfel Kulesi'nden sarkarak heyecanla etrafı izlerken düşleyebilir, Piccadilly'yi, Pisa'yı göreceğinden emindir, ama günün birinde Peru'ya gideceği aklının ucundan bile geçmez," demiş. Bugün olsa, Machu Picchu'ya gitmekle Eyfel Kulesi'ne çıkmayı aynı kefeye koyar, Ciudad Perdida'ya gitmeyi inanılmaz bulurdu. Sanıyorum -ve ne yazık ki- 10 yıl sonra burası da Peru'daki kalıntılar gibi turistler için bir çekim merkezi haline gelecek ve Peru'daki gibi "orada bulunmuş olmak" diğer bütün anlamların üstüne çıkacak. Manzarayı bizim için güzel kılan, buraya gelen yolu kendi bedenimizi kullanarak aştıktan sonra karşısında durup bakmaktı. Modern dünyada bir yerden başka bir yere ulaşmak hep hızlı geçen bir süreç ve çevreyle ilişkimizi kesen bir aracın içinde seyahat etmeye alışkınız. Adımını toprağa atarak bir başka yere ulaşmaksa algıyı farklılaştırıyor. Taşınan bir nesne olmaktan çıkıyor, belki de ilk defa kendi vücudunuzu ve sınırlarınızı hissediyorsunuz. Yavaş yol almak, her yorulduğunuzda durup dinlenememek bir sabır sınavı gibi. Tepeye çıkıp da Tayronalardan kalan teraslara baktığımızda, onların bu şehri nasıl şartlar altında kurduğunu anladık ve bu eski kültürü takdir edebildik. Machu Picchu'ya otobüsle çıkan turistlerin kaçırdıkları bu bence.

Ciudad_Perdida.jpg
Ciudad Perdida

Bir gece Ciudad Perdida'da kaldıktan sonra, Edwin'in teklifi üzerine grup üç günde dönülecek yolu iki günde bitirme kararı aldı. Geçtiğimiz yoldan geri gideceğimiz için kaçıracağımız bir şey yoktu, bu nedenle tempo artmaya, arkadaş grupları arasında önde gitme konusunda sessiz rekabetler yaşanmaya başladı. Barış ve ben genelde en arkada, orta yaşlı çift Sandra ve Augusto'yla kalıyorduk. Bazı yerlerde patikalar tek kişinin geçebileceği genişlikteydi, bir ara punduna getirip önlerine kırdık ve yokuş aşağı olmasından faydalanarak arayı hayli açtık. İnsanların yaşadığı yerlerden bu kadar içeride olmasına rağmen, yılan dışında hiçbir vahşi hayvan görmemiş olmamıza şaşırırken, patikanın ortasına kurulmuş gözlerini bize diken dev bir kurbağayla karşılaştık. O oradan çekilmeden biz geçemeyecektik, ikna çalışmalarımız sonuç vermeyince, üstünde hışırdayan yapraklar olan bir dal kullanarak kenara çekilmesini sağladık.

Kurba_a.jpg
Sierra Nevada'da vahşi yaşam

Ertesi gün yürüyüşün başlangıç noktası olan Mamey köyüne ulaştığımızda, Sandra ve Augusto dışında herkes birasını yudumluyordu, onlar da yarım saat sonra alkışlarla masadaki yerlerini aldılar. Çok geçmeden Santa Marta'ya dönmek için ciplere bindik. Kolombiyalı arkadaş grubundan Katarina ve Andres bizim bulunduğumuz cipteki herkese rom-kola servisi yapmaya başladı. Yeni bira içmiş olduğumdan sıramı savsam da bir süre sonra giderek neşelenen muhabbetle birlikte ben de küçük pet bardaklarda uzatttıkları içkiden almaya başladım. Katarina her seferinde en önde oturan Scott'a "Skoçç!" diye bağırdığında, hepimiz içki servisinin başa döndüğünü anlayıp bardaklarımızı hazırlıyorduk. Barış, yanında oturan matematik öğretmeni Daniel'la onun sevdiği matematik problemleri üzerine kafa yorarken, içerideki herkes çakırkeyif olmuştu bile. Asfalt yola çıkmadan önce bir bakkalın önünde durarak iki şişe daha rom aldık, bu arada içki ikram etmediğimiz tek kişi olan şoför de iki şişe bira alarak bize katılmaya karar vermişti. Kocaman cipe tekrar doluştuğumuzda, aşçının da -tek bacağı diğerinden kısa olduğu için koltuklu değnekle yürüyen- şoförün sol yanındaki boşluğa ilişmiş olduğunu fark ettik ve gülmekten kendimizi alamadık.

Rom_ikmali.jpg
Rom ikmali
_of_r_ve_biras_.jpg
Santa Marta'ya dönüş, şoför mahallindeki biraya dikkat!

Santa Marta'ya ulaştığımızda bizim cipteki herkes kaldırıma döküldü, diğer ciptekilerse birer bira içmiş olduklarından kahkahalarımıza hakkını vererek katılamıyorlardı. Bu kadar eğlenmenin sonucunda kusacağımı bilsem de umursamamaya başlamıştım. Karşıma çıkan herkesin fotoğrafını çektim. Son hatırladığım, sahil kenarındaki parka geçtiğimiz ve olmasını beklediğim olay gerçekleştikten sonra polisin hatıra fotoğrafı çektirmek için beni ayağa kaldırmasıydı.

Starred_Photos26.jpg
Katie, Scott, aşçımız Luis - Katarina - Sandra ve Barış - Andres - Augusto ve Scott - Zomm!

  • **

Tayronaların yaşamış olduğu Sierra Nevada dağlarından indikten sonra, Karayip sahili üzerinde aynı adı taşıyan doğal parka gitmeye karar verdik. İlk gün şehre on dakika mesafedeki balıkçı köyü Taganga'ya gittik. Buradan Playa Grande'ye tekneler kalkıyordu. Bir sonraki koya gitmek için bindiğimiz koca kayıkta, emniyet için karayolunda gösterilmeyen bir özen dikkatimizi çekti. Burayı parkın bir kısmı zannetmekle yanıldığımızı sonradan öğrendik. Bayram tatili olduğundan plaj çok kalabalıktı, kayalıkların üstüne çıkarak birkaç koy öteye yürüsek de içimizden denize girmek gelmedi, birer bira içip köye geri döndük. Buradaki balıkçılardan birine, sahibi çiçekli yeşil bir elbise giymiş, başına da rengarenk bir fular sarmış orta yaşlı bir Afrikalı-Kolombiyalı (burada negro demek sorun teşkil etmiyor) kadının işlettiği lokantaya girdik. Taganga'daki lokantaların hiçbirinde akan su (musluk vb.) yoktu. Hepsi birer leğen içinde çatal bıçak ve tabakları çalkalayıp yeniden kullanıyordu. Ben barbun irisi gibi görünen mojarra (moharra okuyunuz) balığından istedim, Barış da yanlış hatırlamıyorsam coijua (koyihua) istedi. Yanında hindistancevizli pilavla gelen balıklar löp etli ve lezzetliydi.

Ertesi gün gerçekten parka ait bir yere gitmek için Turcol'un yolunu tuttuk. "Kristal" plajına araba olmadan ve tekne ayarlamadan ulaşmak mümkün değildi çünkü. Otobüsle teknelerin olduğu kısma ilerlerken rehber kendini herkesi eğlendirmek zorunda hissediyordu. Tek tek adlarımızı ve nereden geldiğimizi söyletti. Sıra Venezuelalı bir aileye gelince rehber Chavez için bir alkış istedi. Ortalık alkıştan kırılırken iki genç kız ile anne ve babası "Hayır, hayır! Biz Chavez'i sevmiyoruz!" diye bağırark araya girdiler.

Buradaki deniz, beyaz kumları ve berrak, sakin suyu ile bize özlediğimiz yüzme keyfini yaşattı. Gözlüklerimizi takıp mercanların etrafındaki rengarenk balık sürülerini seyrederek saatler geçirdik. Sonra yine balık yemek için sahile çıktık. Bu defa sierra adlı sivri dişleri olan büyük bir balık yiyecektik. Parkta mangal yakmak yasak olduğundan kızartma yemek zorunda kaldık, yine de çok güzeldi.

Tayrona_Park_.jpg
Tayrona Parkı'nda kayıklar
Kristal.jpg
Kristal Plajı
Sierra.jpg
Sierra balığı

Santa Marta'daki son günümüzü, her gün yaptığımız gibi pansiyonun karşısındaki Mercabar'da meyve suyu içip deniz ürünü yiyerek ve kitap okuyarak geçirdik. Bir ara terminale Venezuela bileti almaya gittiğimizde karşımıza çıkan acı gerçekle hayallerimiz suya düştü. Eğer ülkeye havadan girersek vizeye ihtiyacımız yokmuş, ama karadan girersek vize almamız gerekiyormuş! Bu nedenle, "The Revolution will not be Televised" belgeselinde gördüğüm üzere ben de bu saçma uygulamayı Chavez'e mektup yazarak şikayet etmeyi düşündüysem de, sonuçta Venezuela'yı rotamızdan çıkarıp Bucaramanga'ya bilet almak durumunda kaldık.

Starred_Photos28.jpg
Venezuela'ya gidemiyorsak, içelim!

Deniz Koç

Posted by acikbilet 12:14 Archived in Colombia Tagged backpacking Comments (5)

Ciudad Perdida 1

Santa Marta'da Kayıp Şehrin İzinde

sunny 31 °C
View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

Cartagena'dan sabah saatlerinde bindiğimiz midibüs, bizi cumbia müziği eşliğinde dura kalka Santa Marta'ya ulaştırdığında öğleden sonrayı geçmişti. Güzergahımızda bu şehrin olmasının iki nedeni vardı: Birincisi, Ciudad Perdida'ya, yani Kayıp Şehir'e buradan gidilmesi, ikincisiyse Venezuela otobüslerinin buradan kalkması.

Pansiyonumuz Casa Familiar'a yerleşir yerleşmez, buranın sahibi olan aile elimize bir fotoğraf albümü tutuşturarak bizi ertesi sabah Ciudad Perdida'ya gidecek gruba katılmamız için ikna etmeye çalıştı. Çok erken olduğunu söyledik, çünkü kafamızda hala soru işaretleri vardı; hepsi de gelip "Acaba becerebilir miyiz?" sorusuna bağlanıyordu.

Santa_Marta.jpg
Santa Marta'da yürüyüş

Dışarı çıkıp yürümeye başladığımızda, şehrin sakin ve huzurlu halinden kaynaklanan rahatlık bize de geçti. Limanın yanından şehrin sona erdiği tepeye doğru ilerleyen sahile gidip balıkçı teknelerinin ardından denize girenleri izledik. Kumsal boyunca uzanan kaldırım, seyyar satıcı tezgahları ve arabalarıyla doluydu.

Güney Amerika'da ilk kurulan şehir olmasına rağmen, bakma fırsatı bulduğumuz rehber kitaplarda hep kısacık geçiştirilen ve mecbur olmadıkça kalmaya gerek görülmeyen Santa Marta, açık her penceresinden yayılan neşeli Karayip melodileri, sabahın erken saatlerinde dahi tepede olan güneşi ve dükkanlarının önündeki gölgeye sandalye atan sakinleriyle zamanın hükmüne pek aldırış etmiyor gibiydi.

Ciudad Perdida'ya rehbersiz gitmek yasak olduğundan, sabah uyanınca farklı tur şirketleriyle görüşmeye karar verdik. Konuştuklarımızdan ikincisi olan Turcol, pazarlık yapmak için herhangi bir girişimde bulunmamamıza rağmen fiyatını öyle bir düşürdü ki, başka bir yere bakma gereği duymadık. (Rehberimiz olacak Edwin'in, 2003'te bu yürüyüşü yaparken gerillalarca kaçırılarak 103 gün rehin tutulan grubun başında olması da işin ilgi çekici tarafıydı.) Buraya kadar gelmişken bu işi becermemiz gerektiğine kendimizi inandırarak ertesi sabah Turcol'un önünde yerimizi aldık ve 15 kişilik bir grupla yola çıktık.

İçinde bulunduğumuz hafta Kutsal Hafta olduğundan, Kolombiya'daki bütün şirket ve okullar tatildi. Bu nedenle grubumuz kalabalıktı ve dört kişi hariç herkes Kolombiyalıydı. Ciplerle, yağmurdan deşilmiş yolları geçerek yürüyüşe başlayacağımız kasabaya ulaştık. Daha 10 m. kadar ilerlemiştik ki, askeri kontrol noktasını geçebilmemiz için Edwin'in elindeki liste kontrol edildi. Daha sonra öğrendiğimize göre, ödediğimiz ücretin dörtte biri askeriyeye, dörtte biri paramiliter kuvvetlere, dörtte biri parklar idaresine, dörtte biri de şirkete gidiyormuş. Neredeyse çekeceğimiz bütün fotoğraflarda en az bir adet asker çıkacağından habersiz, Sierra Nevada'nın derinliklerine doğru ilerlemeye başladık.

İlk başta hafif meyilli, iki yanı geniş yapraklı çalılarla kaplı patikalardan yürüyor, zaman zaman taşların üstünden sekerek dereler aşıyorduk. Bir saat kadar böyle geçti, neredeyse bundan korkacak ne varmış ki diyecekken, kendimizi karşımıza dikilen dağın dik keçiyollarında buluverdik. Tüneli andıran bir oyuk içinde yukarı kıvrıla kıvrıla yükseliyorduk. Yokuşun ucunun görünmemesi hiç bitmeyecekmiş hissi veriyordu, sırtımızdaki 3-4 kiloluk çanta ve uyku tulumu da durumu iyice zolaştırıyordu. Arkamızdan gelip bizi geçmekte olan bir atlı çantamı yokuşun başına çıkarmayı teklif etti, ama ben inat edip kendim çıkarmak istedim. 10 dakika sonra tamamen tükenmiştim ve Edwin'in yardımcılarından Alfredo'nun ısrar etmesi üzerine çantamı sadece tepeye kadar yüklenmesine izin verdim (!). Yukarı çıktığımızda herkes nefes nefeseydi, 10 dakikalık bir meyve molasının ardından kendimize gelerek tırmanmaya devam ettik. Zaman zaman keçiyolunun ortasında yağmur sularından açılan yarık, at ve katır boklarıyla dolu oluyordu ve başka yol olmadığından üstünden geçmek gerekiyordu. İlerledikçe toprağın rengi kızıldan kireç beyazına, sonra da sarıya döndü. Toprakla birlikte üstünü kaplayan bitki örtüsü de çeşitlilik gösteriyordu.

geriye_donup_bakinca.jpg
Geriye dönüp bakınca

Nihayet çıkışı bitirip inişe geçmiştik, ama daha kolay olacağını sanarak yanıldığımızı fark ettik. Dik yokuşları inmek çıkmaktan daha hızlı oluyordu, ama yükümüzün ve vücudumuzun ağırlığı tamamen bilek ve dizlerimize bindiğinden dengede durmak için de çaba sarf etmek gerekiyordu. Dağın ardındaki vadiye ulaştığımızda, yol boyunca bizi yalnız bırakmayacak nehrin kıyısındaki kamp yerine de gelmiş olduk. Geceyi cibinlikli hamaklarda geçirdik. Hamaklar o kadar dar, hava o kadar nemliydi ki, sabah ikimiz de uykumuzu alamadan kalkıp yola çıktık.

Hamakta_Baris.jpg
Hamakta Barış

İkinci gün yine dik tırmanışlarla geçti, ama bu defa ormandaki ağaçlar sıklaşmaya ve üstümüze sarkıttıkları yapraklar uzayıp kalınlaşmaya başladı. Bugün Tayrona uygarlığının soyundan gelen Arhauco ve Kogui'lerin yaşadığı topraklardan geçtik. Gün boyunca yolda, bu dağlarda modern dünyadan uzakta kendi kültürleri ve dilleriyle yaşamayı sürdüren yerlilerle karşılaştık. Yanımızdan kayaları çevik hareketlerle aşıp geçen yerlilere selam versek de, selamımızı aldıklarını söylemek pek mümkün değil. Kolombiya yerlileri misafirperver olmamalarıyla biliniyor. Mesela Amerikalı yazar Hunter S. Thompson'ın 60'lı yıllarda gittiği Puerto Estrella'da hiç beklemediği bir anda karşılaştığı yerlilerle oturup 50 saat aralıksız skoç içtiğine daha sonra kimse inanmamış.

Sierra_Nev..li_k_y_.jpg
Sierra Nevada'da bir yerli köyü
Ciudad_Per..Yolunda.jpg
Kamp yerine ulaşma gayreti

Kalacağımız yere ancak öğle saatlerinde ulaştık. Burası Buritaca Nehri'nin en geniş ve derin olduğu noktalardan birinin yamacına kuruluydu. Kan ter içinde kamp yerine ulaşan herkes soluğu insanın kalbini durduracak kadar soğuk akan suda buldu. Akıntı öyle kuvvetliydi ki, insan kayanın üzerinden suya atlar atlamaz sürüklenmeye başlıyordu. Grubun geri kalanı yüzerken, biz biraz ısınıp dinlenmek için yatakhaneye döndük. Tamamı duvarlarla çevrili olmadığından yemek masalarının olduğu bölüm görünüyordu. Bir yerli kadınla göz göze geldik, çünkü kucağındaki yavrusuna biraz fazla ilgili bakmıştım. Bir süre sonra yanıma gelerek nereli olduğumu sordu. Yüz ifadesi sanki sosyolojik bir araştırma yapıyor gibiydi. Adı Alicia'ymış, oğlununkiyse Juan Carlos. Galiba misyonerler hiçbir yeri es geçmemişler...

buz_gibi_sular.jpg
Buz gibi Buritaca Nehri

Deniz Koç

Gelecek yazı: Ciudad Perdida'ya varış, dönüşte sarhoş olup Santa Marta'nın göbeğinde rezalet çıkarışım, Karayiplere dalış, otobüs terminalinde farkına varılan tuhaf gerçek

Posted by acikbilet 18:52 Archived in Colombia Tagged backpacking Comments (5)

Medellin'den Cartagena'ya

İlk defa Karayipler...

sunny 32 °C
View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

Kolombiyalı otobüs şoförlerinin güzide bir temsilcisi olan kaptanımız, düz ya da virajlı yol ayrımı yapmadan gazı kökleyerek aracı uçurduğu için olsa gerek, saat 7'de varmamız gereken Medellin'e henüz kargalar uyanmadan, sabah 5 sularında vardık. Buraya kalmak için değil, gün içinde ülkenin ikinci büyük şehrini gezerek Bogota'dan Cartagena'ya olan uzun yolu bölmek ve akşam yine otobüse binip Karayip kıyısına varmak için geldiğimizden ortalık aydınlanıncaya kadar terminalde vakit geçirip şehrin gurur kaynağı metroya binip şehir merkezine gittik.

Uyuşturucu kartellerinin güçlü olduğu günlerde Pablo Escobar'ın başını çektiği Medellin karteline evsahipliği yapan şehir son on beş yılda sadece Kolombiya'nın değil, Güney Amerika'nın en güvenli şehirlerinden biri haline gelmiş. İşporta tezgahlarının kurulmaya başlandığı, kiliselerdeki sabah ayinlerinden dağılan kalabalığın doldurduğu sokaklarda kahvaltı edecek bir yer ararken haritaya baktığımızı gören 55-60 yaşlarındaki bir Paisa*, o anda kendini bizim gönüllü rehberimiz ilan ederek önümüze düştü ve bizi Sütiş muadili bir restauranta götürdü. Kahvaltı esnasında gelinlik tasarımcısı olduğunu öğrendiğimiz Alvaro, yardımseverlik ve sıcakkanlılıkta o güne kadar görmediğimiz bir sayfa açıp tanışmamızın üzerinden yarım saat geçmeden bizi bir hafta sonraki kutsal hafta tatilinde ailesi ile birlikte gideceği kır evine davet etti. Kahvaltı sonrası katedrali ve etrafını gezdiren Alvaro ile genişce bir şehir turu yapıp Botero'nun heykellerin sergilendiği meydana geldiğimizde saat dokuz buçuğu geçmişti. Bizimle olan muhabbeti nedeni ile işine bir saat geciken Alvaro'nun “öğle yemeği için buluşalım, botanik parkına gidelim” teklifine çok yorgun ve uykusuz olduğumuz için “gelebilirsek seni telefonla ararız” dedik ve Medellin'in bu alışılmadık misafirpeveriyle vedalaştık.

1medellin_3..9_b__3_.jpg
Botero'nun bir heykeli

Hızla girilen virajların sarsıntısından geceyi neredeyse uykusuz geçirdiğimiz ve insan bedeninin kabul edemeyeceği bir saatte güne başlamak zorunda bırakıldığımız için Medellin'deki dar zamanı merkez dışında çıkmadan, kafelerde meyve suyu içip restaurantlarda yemek yiyerek heba ettikten sonra, akşam kendimizi şoför kılığındaki başka bir canavarın insafına bıraktık ve ertesi sabah neyse ki tek parça halinde Cartagena'ya ulaştık. Medellin'de ısınmaya başlayan hava sahilde gemi azıya alıp sabahın erken saatlerinde bile otuz dereceyi zorluyordu. Buzhane misali soğutulan otobüste donmamak için üst üste giydiğimiz kalın giysileri çıkarıp çantaya koyana kadar dolaptan çıkmış şişe misali terlemiş ve sıcakla ilk imtihanımı vermiştim.

1caratagena..9_b__5_.jpg
Surların üzerinden Cartagena

Kuzeyden güneye inen İspanyolların Santa Marta'nın ardından Güney Amerika'da kurdukları ikinci şehir olan Cartagena, korsan saldırılarına karşı inşa edilen duvarların içinde kalan kolonyal binaları, dar sokakları ve küçük parkları ile mecazi anlamda da sıcak bir şehir. Salvador de Bahia ve Cuzco'yu gördükten sonra mimari açıdan Cartagena'dan Kolombiyalıların beklediği kadar etkilenmemiş olsak da, geçirdiğimiz iki günde şehrin sakin havası hoşumuza gitti. Bogota'ya göre daha koyu tenli olan Cartagenalıların neşesi, güleryüzlülüğü, para için de olsa parklarda yalınayak çılgınca dans edişleri bize “sahil”de olduğumuzu hissettirdi.

Her tarafı ayrı oynayan sokak dansçıları

Sıcağın da etkisiyle ne yeni şehir olan Bocagrande'ye ne de Islas Del Rosario'ya gittik ve iki günü de surların arasındaki gölgeli sokaklarda dolaşarak geçirdik. Ülkenin yabancılar tarafından en çok ziyaret edilen şehri olduğu için genelde gringolara hitap eden restaurantlarla dolu eski şehirde, yerel bir lokanta bulup Karayip nimetlerinin tadına bakamadığımız için balık ziyafeti çekme ümidiyle dolu olarak Santa Marta'ya doğru yolumuza devam ettik.

  • Kolombiya'da Medellin yöresinden olanlara Paisa deniliyor.

Barış Pala

Posted by acikbilet 21:05 Archived in Colombia Tagged backpacking Comments (0)

Santa Fe de Bogotá

Bitmeyen Sonbahar Şehri

rain 16 °C
View Seyahat & Colombia on acikbilet's travel map.

Sık ağaçlarla kaplı tepelerin arasından alçalarak indiğimiz Bogotá'da hava bulutluydu ve yağmur çiseliyordu. Yanlarında kalacağımız Luis Fernando ve Diana'nın evine ulaşana kadar geçen yarım saat içinde, şehrin yalnızca kasvet bakımından değil, dış cephesi kızıl tuğlalı binaları ve bu binaların arasından ya da ardındaki tepelerden fışkıran sağlıklı bitki örtüsüyle de Londra'yı andırdığını düşündük. Belki de Kolombiya'nın adı anılınca akla gelen “gerilla”, “Escobar” ve “uyuşturucu trafiği” kelimeleri bu ülkeyi Latin Amerika'nın en az ziyaret edilen ülkesi haline getirdiğinden, pek gelişmiş bir şehir beklemiyorduk. Ancak havaalanından eve yolculuğumuzda geniş, düzenli caddeler boyunca ilerlerken, kızıl tuğlalar ve canlı yeşil sayesinde buranın çok estetik bir şehir olduğunu düşündük.

Monserrat_tan_Bogota.jpg
Monserrat tepesinden Bogotá

Burada kaldığımız beş gün boyunca vaktimizin çoğunu her zaman yaptığımız gibi şehirde başıboş yürüyerek dolaşmak yerine Luis Fernando'yla sohbet ederek ya da evde film izleyerek geçirdik. Soğuktan korunmak için seçtiğimiz bu yol dinlendiriciydi de... Buraya gelmişken kaçırmamamız gerektiğini düşündüğümüz Altın Müzesi (Museo del Oro), kıtaya henüz “beyaz adam” ayak basmadan önce ülkenin dört bir yanında yaşayan toplumların kültürüne ve altın madenini nasıl işleyerek gündelik hayatlarında ya da (özellikle şaman) ritüellerinde kullandıklarına dair bilgi edinmemizi sağlayan çok iyi tasarlanmış bir müzeydi.

Bogota.jpg
Şehirde gezinti
Museo_del_Oro.jpg
Museo del Oro

Kolombiya'nın övünç kaynağı, obez insan ve dev nesnelerin ressam-heykeltraşı Fernando Botero'nun bağışladığı koleksiyonun sergilendiği Donacion Botero'yu gezip La Candelaria'da turladıktan ve Monserrat tepesine çıkıp teatral bir tonda konuşan, gitar eşliğinde parçalar seslendirerek vaaz veren papazın sesi eşliğinde şehri yukarıdan seyrettikten sonra şehirde yapacak pek bir şey kalmamıştı. Taze yiyecek ve zeytinyağına olan hasretimizi her fırsat bulduğumuzda “Crepes and Waffles”da dindirmeye çalıştık. Luis Fernando'nun bize anlattığına göre, önce bir üniversite projesi olarak başlayan bu cafe yıllar içinde uluslararası bir zincir haline dönüşmüş. Bizi çok etkilemesinin nedeni yalnızca lezzetli yemekleri değil, geliştirdiği çalışma-çalıştırma biçimiydi. Zincirin sahibi olan kadın yalnızca evini geçindirmek durumunda olan kadınları işe alıyor. Yemeği açık mutfakta pişiren ve servis yapan kadınlar arasında var olduğunu hissettiğiniz dayanışma, her zaman sıcak bir gülümsemeyle karşılanmak ve tabii ki leziz yiyecekler Bogotá'da başka hiçbir yerde yemek yemememize neden oldu.

Crepes_and_Waffles_.jpg
Crepes and Waffles'a gidelim!

Bogotá'dan ayrılmadan önce, Diana ve kuzeni Alex ile birlikte şehre yaklaşık iki saat uzaklıktaki Zipaquirá şehrinde yer alan Catedral de Sal, yani Tuz Katedrali'ni görmeye gittik. Şu an işletilmekte olan bir tuz madeninin içinde, yani dağın 200 m içinde yer alan katedral, işçilerin İsa'nın çarmıha gerilişini tasvir ettikleri 13 şapel ve bir kiliseden oluşuyor.

Catedral_de_Sal.jpg
Tuzdan haç

Bu gezinin ardından, Diana'nın ailesinin oturduğu Chia şehrine geçerek 1000 çalışanıyla Güney Amerika'nın bir gecede en çok ciro yapan restaurantı Andres Carne de Res'e gittik. Yıllar önce işe kasap olarak başlayan Andres, açtığı küçük restaurantı zaman içinde büyütmüş ve Kolombiya'nın en meşhur et lokantası haline getirmiş. Yediğimiz yemek çok lezzetliydi, ama insanların buraya gelmesinin tek nedeni bu değil, çünkü gecenin ilerleyen saatlerinde burası devasa bir dans pistine dönüşüyor ve genç-yaşlı Kolombiyalılar cumbia ve salsa ile kurtlarını döküyor. Saat geç olduğu için Bogotá'ya dönmemiz zor olacağından, son gecemizi Diana'nın Chia'da yaşayan ailesinin evinde geçirdik.

Andres_Carne_de_Res.jpg
Andres Carne de Res

Sabah uyandığımızda bizi geleneksel bir Kolombiya kahvaltısı bekliyordu: İçinde peynir eritilen sıcak çikolata ve süt, yumurta, ekmek lokmalarından müteşekkil bir çorba. Bana çocukluğumda hiç hoşlanmadığım paparayı anımsatan bu çorba pek lezzetli gelmese de, bir süre kaşığımla içinde yiyebileceğim bir şeyleri araştırdıktan sonra yemeği yarım bıraktığım anlaşılınca, önümdeki kase kapanın elinde kaldı. Evin üç dönümlük bahçesinde çimlere yayılıp Kolombiya çiçekleri üzerine minik bir ders aldıktan sonra tekrar Bogotá'nın yolunu tuttuk. Akşam Cartagena'ya geçmeden evvel ilk durağımız olacak Medellin'e gitmek üzere otobüse binecektik.

Chia.jpg
Chia'da

Deniz Koç

Posted by acikbilet 22:40 Archived in Colombia Tagged backpacking Comments (1)

(Entries 41 - 44 of 85) « Page .. 6 7 8 9 10 [11] 12 13 14 15 16 .. »