A Travellerspoint blog

Salar de Uyuni

Beyazlığın Ortasında

sunny 22 °C
View First 12 Months & Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Bolivya'da bulunan dünyanın en büyük tuz gölü Salar de Uyuni ve Eduardo Avaroa Doğal Parkı'nı görebilmek için La Paz'dan Oruro'ya otobüsle gidip oradan trene binerek Uyuni'ye geçecektik. Önce yağmur mevsimi nedeniyle trenin çalışmadığını öğrenerek üzüldüysek de, ofise ikinci uğrayışımızda yolun açıldığını öğrenerek hemen biletlerimizi aldık.

Uyuni'ye gitmeden evvel, La Paz'da bisiklet sürerken tanıştığımız bir Kanadalınn tavsiye ettiği Andes Salt'ı aradık. (Tuz gölü ve civarına gitmek için, aşçıyla birlikte yedi kişilik cipler kaldıran tur şirketlerine mecbursunuz, çünkü buraları birbirine bağlayan bildiğimiz türden bir yol yok, haftada iki kez aynı yolu kat eden şoförler tecrübelerinden faydalanarak ilerliyor.) Şirketin sahibi Raoul bizi tren istasyonunda karşılayacağını söyledi -bize söylediği tek doğru şeyin de bu olduğunu sonradan öğrenecektik. Ertesi gün, üç saatlik bir yolculuk sonunda trene bineceğimiz Oruro'ya ulaştık. Karnaval zamanı sokakları maske takmış binlerce insanla dolup taşan ve su savaşlarıyla meşhur kent ne yazık ki biz gittiğimizde bu şenlikli havayı geride bırakmış, sıkıcı taşra hayatına geri dönmüştü. Saat 21:00 bile olmamasına rağmen şehirde yemek yiyecek açık lokanta bulamadığımızdan geceyi bisküvi ile tamamladık. 15:30'da kalkacak trene binmeden pazar yerine giderek kendimize eldiven, bere, çorap gibi bizi muhtemel soğuk gecelere karşı koruyacak giysiler almaya karar verdik. Oruro'nun merkezindeki sokakların hepsi açık hava pazarı gibiydi. Meyve suyu satanlar, ayakkabı, şapka, üst baş, et, kap kacak satanlar yollar boyunca diziliydi. Yün işlerinin hepsinin makine örgüsü ve kalitesiz olduğunu üzülerek fark ettik ve işimizi göreceğini düşündüğümüz birkaç parça alıp tren istasyonuna yollandık.

Oruro_lu_b..__kad_n.jpg
Oruro'da Plaza de Armas'ta genç bir kadın

Oruro'dan Uyuni, otobüsle 10, trenle 7 saat sürüyor. Bunun nedeni özellikle yağmurlu sezonda yolların delik deşik olması ve aşılacak dağların engel teşkil etmesi. Sonunda bir yerde trene binme şansı yakaladığımız için sevinçle lokomotifin hemen arkasındaki vagonda yerlerimizi aldık (burada oturduğumuz için de yol boyu egzoz soluduk). Tren şehir içinden çıkar çıkmaz, yağan yağmurlar yüzünden suyla dolduğundan gökyüzünü ve dağları aksettiren bir düzlüğün ortasında ilerlemeye başladık. Bu sulak alan kuşlar için de bir yaşam alanı yaratmıştı anlaşılan. Giderek alçalan Güneş, kızılını dağlara ve sulara yansıtarak yerini gümüş pırıltısındaki Ay'a bıraktı.

Trenin_kal..a__rken.jpg
Trenin kalkış vaktini beklerken
Trenden_manzara.jpg
Trenden görünen manzara

Uyuni istasyonuna vardığımızda bizi karşılayan Raoul, ertesi sabah iki ciple yola çıkacağımızı, toplam 12 kişi olduğumuzu söyledi ve şehirdeki bütün otellerin dolu olduğunu belirterek bizi merkeze biraz uzaktaki köhne bir otele götürdü. Oda pek temiz değildi, sıcak su ip gibi ve ayarsız akıyordu. Sabah şalap şulap bir duş alıp yolculuğa başlayacağımız noktaya gittik. Ortada bir beyaz, bir de lacivert cip vardı. Beyaz olan biz oradayken hareket etti, Raoul bize lacivert olanı gösterdiği için ona yerleştik ve çok geçmeden, hemen muhabbet kurduğumuz iki Finlandiyalı ile yola çıktık, iki kişiyi daha yoldan alacağımız söylendi. İlerleyeli beş dakika olmuştu ki, bindiğimiz aracın bizim zannettiğimiz şirkete değil, Rely Tours'a ait olduğunu ve Raoul'un bizi ayaküstü kandırdığını fark ettik. Şoföre Raoul'ü aramasını söylediğimizde, telefon numarasının onda olmadığı cevabını aldık, bunun üzerine kan beynimize sıçradı ve ben kendimi kaybetmiş bir halde adama “¿Como? ¿Como?” (Nasıl yani?) diye bağırmaya başladım. Şehre geri döndüğümüzde acentenin kapısının duvar olduğunu gördük, Raoul efendi Potosi'ye gitmişmiş. Sakinleşip yola devam etmekten başka bir çözüm göremedik. En azından kafa dengi insanlarla, Anna ve Tuukka ile birlikteydik.

Uyuni Tuz Gölü ve Eduardo Avaroa Doğal Parkı'na genelde iki gece üç gün süren geziler düzenleniyor. İlk durak, tamamen tuzdan yapılmış Tuz Oteli. Kulağa ilginç gelse de hiç ilgi çekici olmadığını ve doğa için bir pislik kaynağı olduğunu belirtmeliyim. Bu kötü kokan ve hayatımda gördüğüm en tiksindirici tuvaletlere sahip otelde kalmanın tek iyi yanı güneşin doğup battığı saatlerde bu gerçek üstü ortamın nasıl değiştiğini gözlemlemek olabilir. Otelden ayrılıp yolumuza devam etmeden önce Yeni Zelanda'da yaşayan Kore asıllı Robert ve David de bize katıldı.

Yaklaşık 10.000 kilometrekareye yayılan ve üstü mevsimden dolayı üç-dört santim suyla kaplı olduğundan, gökyüzünün de yansımasıyla nerenin yer nerenin gök olduğunu anlamanızı imkansız kılan bir beyazlığın ortasında ilerlerken, aynıymış gibi görünse de bulutların yer değiştirmesiyle her an farklılaşan manzara karşısında -hem mecazi, hem de gerçek anlamda- gözlerimiz kamaşıyordu. Ufukta görünen dağlar, zirveleri başaşağı olarak suda ikinci bir kez daha göründüğünden, havada asılıymış gibiydiler. Beyaz boşluğun içinde bir süre ilerledikten sonra, üstü kaktüslerle kaplı sarı tonlarda kayalıklardan oluşan Isla Pescada'ya ulaştık.

Yer_mi_g_k_m_.jpg
Hiçbir yerde...
Isla_de_Pescado.jpg
"Balık Adası"

İlk günün sonuna doğru tuz gölünü aşıp çöl benzeri kurak topraklara ulaştığımızda, geceyi geçireceğimiz hostele doğru ilerlemeye başladık. Burası hiçliğin ortasında, ismi bile olmayan bir yolgeçen hanıydı. Yemek yedikten sonra ancak beş dakika kadar gözlerimizi açık tutabildik.

Yolda.jpg
Yolda

Sabah 06:30'da tekrar yola koyulduk, bugünün programında ağaç görünümünde taşların olduğu “Arbol de Piedra” ve meşhur Laguna Colorada, yani içindeki minerallerden dolayı kıpkırmızı görünen ve suda yiyecek arayan flamingo sürüleriyle dolu “renkli göl” vardı. Gruptaki herkesin fotoğraf çekmeye meraklı olması sonucunda her bir durağa uzun uzun vakit ayırdıktan sonra, geceyi geçireceğimiz Sol de Maňana'ya ulaştık.

Laguna_Colorado.jpg
Laguna Colorado ve flamingolar

Bu defa 05:00'te yola çıkmamız gerekiyordu, çünkü söylenene göre gayzerler yalnızca güneş doğmadan önce hareketli oluyormuş. Karanlıkta ulaştığımız gayzer bölgesinde “fışkıran” (!) sular görmeyi beklerken, ağır bir sülfür kokusu ve tüten dumanlarla karşılaştık ve hiç ilgimizi çekmedi. Ardından kaynak sularıyla dolu havuzlarda gringoların banyo yaptığı Aguas Calientes'e vardık ve güneşin doğuşunu seyrettik: Dağların arkasında beliren sarı bir lob, suyun içine batırıp serbest bıraktığınızda yukarı fırlayan bir top gibi hızla yükseldi. Doğal parkın içine girdiğimiz bugün Laguna Verde'yi, yani “yeşil göl”ü ziyaret ettikten sonra Şili'ye geçecek Anna, Tuukka, Robert ve David'i sınıra bıraktık. Lastiklerden birinin patladığı ve benzinimizin bittiği uzun bir yolculuğun ardından, tekrar Uyuni'ye döndük. Şehre ulaştığımızda Raoul'un yine şirkette olmadığını öğrendiğimize şaşırmadık. Ancak adama kızgınlığımız geçmişti, iyi insanlarla tanışmamıza vesile olduğu için belki de teşekkür etmeliydik.

Laguna_Verde.jpg
Laguna Verde

Geceyi Uyuni'de geçirerek sabah Potosi'ye giden otobüse binecektik. Aslında otobüs değil de, minibüs irisi araçların çalıştığı bu yolda gece gitmek hiç akıllıca olmazmış, çünkü 4100 m. yükseklikteki Potosi'ye giden yol tamamıyla topraktı ve uçurumların kenarından dönen kıvrımlarla yukarı doğru yükseliyordu. Zaman zaman bazı tekerleklerin boşta kaldığını hissederek bacaklarım kesiliyordu, o nedenle en önde cam kenarında oturduğum yerden kalkarak arka taraftaki koridor koltuklarından birine geçip uyudum (evet, bunu becerdim!). Yedi saat uçurum tırmandıktan sonra, gümüş madenleriyle yüzyıllar boyu sömürgecilerin ağzını sulandıran Potosi'ye varmıştık.

Potosi_yol.._otob_s.jpg
Potosi'ye giderken çamura saplanan otobüsümüz

Deniz Koç

Posted by acikbilet 24.03.2009 9:03 PM Archived in Backpacking | Bolivia Comments (0)

La Paz

Elem tere fiş, kem gözlere şiş

all seasons in one day 20 °C
View First 12 Months & Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Puno'dan başladığımız yolculuğumuzda, eskiden La Paz'ın bir mahallesi olan, ama göç nedeni ile büyümesinin durmayacağı anlaşılınca yeni bir şehir haline getirilen El Alto'dan geçip, irice bir çanak olan La Paz'a gelmiştik. Taksicilerin söyledikleri fiyatları fazla bulduğumuz için (Bolivya'da da Peru'da olduğu gibi taksilerde taksimetre yok, gideceğiniz yer için her seferinde şoförle pazarlık etmeniz gerekiyor) yürümeye karar verip Cadı Pazarı'nın göbeğindeki otelimize yerleştik.

Odadan_La_Paz.jpg
Odadan La Paz

İspanya'nın Peru'yu kolonileştirmesi sırasında Güney Amerika'yı dize getiren Francisco Pizarro ile diğer bir İspanyol komutan Diego Almagro arasında, yeni toprakların hakimiyeti ile ilgili uzun ve kanlı çatışmaların sona ermesinin anısına, maden yatakları ile Lima arasında bir kontrol noktası olması için 1548'de kurulan bu şehre İspanyolcada barış anlamına gelen La Paz ismi verilmiş. Hem madenlerin, hem de kuzeydeki verimli Yungas bölgesinde yetişen koka ve meyve sebzenin geçiş noktası olması nedeniyle ticari açıdan önem kazanan La Paz, nüfusunun artması ile politik açıdan da bir güç odağı haline gelmiş. Bolivya'nın İspanya'dan bağımsızlığın kazanıldığı 1825'i takip eden dönemde, bağımsızlık öncesi başkent olan Sucre ve yeni güç La Paz arasındaki çekişme 1899'da kongre ve hükümetin La Paz'a taşınması, yargı organlarının ise Sucre'de kalması ile sonuçlanmış. Bugün anayasal olarak Bolivya'nın başkenti Sucre olsa da, ülkenin de-facto başkenti La Paz.

La_Paz_da_y_r_rken.jpg
La Paz'da yürürken

Bolivya Güney Amerika'nın yerli nüfusu en yoğun olan ülkesi. 2005 yılında iktidara gelen ve hâlâ görevde olan Evo Morales, ülkedeki yerli nüfusun çoğu gibi bir Aymara ve göreve geldiğinden beri yerli kültürünün gelişmesi, Aymara dili ve diğer yerli dillerinin İspanyolca ile birlikte günlük ve resmi hayatta daha yoğun kullanılması için düzenlemeler yapıyor. Farklı nedenlerle de olsa İranlı siyasetçiler gibi kravat takmayan ve genelde yerli motiflerini taşıyan kazaklarla ya da ceketlerle dolaşan başkanları Morales gibi La Paz'lı kadınların çoğu da geleneksel kıyafetlerle dolaşıyor, dizaltına kadar uzanan, bol, kabarık ve kat kat etek, püsküllü şal, sırtlarına vurdukları, içinde ya yük ya da çocuk olan bir bohça ve kafalarına toka gibi kondurdukları melon şapka giyiyorlar. Büyük bir şehir olan La Paz'da gündelik turistik bir aktivite değil, hayatın parçası olan bu kıyafetler içindeki kadınları otelde, minibüste, bakkalda, kilisede, kısacası her yerde görmek mümkün.

Bolivyal__teyze.jpg
Bolivyalı bir teyze

Yukarıdan bakıldığında üst üste konulmuş tuğla yığınlarını andıran, sıvasız, gelişigüzel binalarla örülü La Paz'ın estetik bir şehir olduğunu söylemek zor. Aralara sıkışmış güzel mimarili binalar da, düzensizlik içinde yok olup gidiyor. Şehrin düzayak yegane caddesi olan Prado'nun ortasındaki birkaç ağaç dışında pek fazla yeşil alan görmek de mümkün değil. İşporta tezgahları, kamyondan bozma otobüsleri, koşuşturan yerli kadınları ile hoş bir seyirlik sunan sokaklarda, rakım yüzünden oksijeni zaten az olan havanın, egzoz dumanı ile iyice solunmaz hale gelmesi ve kaçınılmaz olan yokuşların bir süre sonra insanın iflahını kesmesi nedeni ile uzun süre ile dolaşmak imkansız olduğundan günlerimizin bir kısmını kafelerde (Özellikle Plaza Estudiante'deki Alexandra'da) ve müzelerde geçirdik.

La_Paz_da_.._ta__ma.jpg
Toplu taşıma
L_bnan_res..erirken.jpg
Lübnan restaurantında yoğurt hasretimizi giderirken

Kutsal olduğu düşünülen taştan heykellerin, büyü yapmakta ya da bozmakta kullanılan kurutulmuş lama fetusları ile birlikte çeşit çeşit otun satıldığı Cadı Pazarı'nda atılacak küçük bir turdan da anlaşılabileceği gibi And Dağları'na özgü binlerce yıllık inançlarını devam ettirip bu inançlarını Hristiyanlanlıkla harmanlayan Bolivya'lıların geleneklerini daha iyi anlayabilmek için iyi bir durak olan Etnografya ve Folklor Müzesi'nde seramik ve tekstil örneklerini görmek mümkün. Müzede, festivaller esnasında yoğun olarak kullanılan ve hepsi farklı bir işleve sahip maskelere ayrılmış bir salon ve La Paz'ın maske ustalarının iş yapışlarını anlatan videoları görebileceğiniz bir köşe de bulunuyor.

İlgimizi çeken diğer bir müze ise Bolivya'da neredeyse temel tüketim maddesi sayılabilecek koka bitkisi için kurulmuş Koka Müzesi'ydi. 25 kadar pano yardımı ile koka bitkisinin fiziksel özellikleri, yetiştirilme koşulları, toplum hayatındaki yeri, uyuşturu yapımında nasıl hammadde olarak kullanıldığı gibi konularda bilgi veriliyor. Bir dönem batılı nüfuz sahibi kişilerce beyinlerini uyuşturduğu için And Bölgesi'ndeki insanların geri kalmışlığının nedeni olarak gösterilen koka, yapılan araştırmalara göre akciğerlerin havadaki oksijeni daha iyi süzmesine yardımcı olduğu için kullanlara zindelik veriyor ve yerliler gibi ağızda çiğnemek yoluyla tüketildiğinde herhangi bir uyuşturucu etkisi bulunmuyor.

Her ne kadar Peru ya da Bolivya denince insanın aklına ilk olarak İnkalar gelse de, bu topraklarda 15. yüzyılda palazlanan İnkalardan çok daha öncesine ait medeniyet izleri görülebiliyor. La Paz'a yaklaşık bir buçuk saat mesafede yer alan Tiwanaku, milattan önce 1,000 yıllarında kurulmuş ve milattan sonra 1,000 yılına kadar hüküm sürmüş bir şehir devlet. Bugün sadece tapınakları gezilebilen kentin kıyısında Tiwanaku medeniyetinin normal tarıma göre yirmi kat daha fazla ürün almalarını sağlayan ve yükseltilmiş platformlarda, kontrollü tarım olarak özetlenebilecek sukakullo tekniğinin kullanıldığı tarlaları görmek mümkün.

Tiwanaku.jpg
Tiwanaku
Tiwanaku_da_Deniz.jpg
Tiwanaku'da Deniz

Gelelim La Paz'daki en heyecanlı günümüze: Ülkenin %40'ı dağlar, geri kalanı da Amazon ormanları kaplı olduğu için birçok merkezi birbirine bağlayan yollar asfalt değil, toprak. Bundan kısa süre öncesine kadar La Paz ile Yungas'ı birbirine bağlayan tek yol, “dünyanın en tehlikeli yolu” diye adlandırılan, kimi yerde tek arabanın bile geçmekte zorlanacağı şekilde dar, bir yanı uçurum, bir yanı dağlık bir toprak yolmuş. Düzenli olarak insanların öldüğü bu yolda yapılan dağ bisikleti turlarında da hayatını kaybedenler oluyormuş. Bugün ise açılan yeni yolun araç trafiğini tamamıyla kendi üstüne almasıyla, dünyanın en tehlikeli yolu neredeyse sadece bisikletçilere kalmış. 4,600 metre yükseklikte başlayan ve ilk 1 saati asfalt üzerinde gidilen 60 km'lik parkurda 5 saatte 3,500 metre alçalıp Coroico kasabasına varılıyor. Kısa bir bölüm dışında hep yokuş aşağı gidildiği için bacaklardan çok, taşlı yol nedeni ile kollar ve kâsenin yorulduğu yol boyunca iklimin ve bitki örtüsünün değişimini görmek insanı büyülüyor. Deli gibi hız yapıp, yamaçtan yuvarlanmadıkça hiç bir tehlikesi olmasa da adı ölüm yolu olarak kalmış bu yol bisiklete binmek için dünyanın en güzel yerlerinden biri olsa gerek...

Deniz_ve_B..yolunda.jpg
Deniz ve Barış ölüm yolunda
heyyyy.jpg
Heyyy

Barış Pala

Posted by acikbilet 20.03.2009 8:09 PM Archived in Backpacking | Bolivia Comments (0)

Titicaca Gölü

Ve Peru'dan Bolivya'ya geçiş

all seasons in one day 20 °C
View First 12 Months & Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Arequipa'dan Puno'ya giden yol yalnızca dağlara tırmanan virajlardan ibaretti. Neyse ki bindiğimiz otobüsün şoförü genelin aksine sabırla sürüyordu da, sağa sola savrulmadan kitap okuyabildik. Güney Amerika'da adet olduğu üzere bu otobüste de film gösterimi vardı. Önce Jet Li'nin yönetip başrolünde oynadığı bir film gösterildi, kulak tıkaçlarımızın da yardımıyla durumu atlattık. Ardından, ilginç bir şekilde, Pinochet döneminde Şili'de İsveç konsolosu olarak görev yapan Harald Edelstam ve kurtardığı insanlar hakkında bir film başladı. İspanyolca adı El Clavel Negro olan (yani Kara Karanfil, orijinali The Black Pimpernal imiş) filmin aslı İngilizce olsa da İspanyolca dublajlıydı, yine de merakla izledik. Film bitince bu kadar yükselmenin verdiği halsizliği ancak uyuyarak hissetmeyeceğimi düşünerek gözlerimi kapadım.

Uyandığımda, Titicaca Gölü'nün yamacına kurulu Puno'nun merkezine doğru alçalmaya başlamıştık. Terminal, kıyının bu tarafından bakıldığında çok küçük bir bölümü görünen gölün kıyısındaydı, ama deniz seviyesinden 3827 m. yükseklikteki şehir iç kısma kurulmuştu. Hepsi yarıda bırakılmış, tepelerinde çatı olacak yerde inşaat demirleri dikilen binalarla kaplı şehir öylesine pis ve döküntü görünüyordu ki, bir taksiye atlayıp elimizdeki kitaptan gözümüze kestirdiğimiz ilk otele gittik. Fiyatı beklediğimizin çok üstünde olsa da hem günlük bütçemizi aşmadığından hem de doğrudüzgün bir yer bulamayacağımız izlenimine kapıldığımızdan yerleşmeye karar verdik.

Puno'ya gelmiş olmamızın iki nedeni vardı. Birincisi, Titicaca Gölü'nü görmek istememiz, ikincisiyse Bolivya'ya giden yolun üstünde olması.

Bir ayna gibi dağları ve gökyüzündeki bulutları yansıtan göl, İnka öncesi dönemlerden bu yana civarda yaşamış medeniyetler için inançsal açıdan büyük bir öneme sahip olmuş. İspanyolların fethinden sonra dahi burada yaşayan Quechua ve Aymara halkları her ne kadar Hıristiyan olmuşlarsa da, ne İspanyolcayı tam anlamıyla konuşmaya başlamışlar ne de kendi inançlarından vazgeçerek kiliseye katılmayı kabullenmişler. Bütün Peru ve Bolivya'da, daha doğrusu İnka İmparatorluğu'nun ve ondan önce var olmuş Pukara ve Tiwanaku gibi medeniyetlerin yaşadığı topraklarda misyonerler istilayı haklı göstermek üzere görevlerini yerine getirmişse de, insanları eski inanışlarından koparmayı tamamen başaramamışlar. Bölgede yaşayanlar Hıristiyan olsalar da, topraklarının verimli olması ve onları doğal felaketlerden koruması için hâlâ adaların en yüksek tepelerine hakim olan Pachamama'ya adak sunmaya devam ediyorlar. Güneş ve Ay'ın bu gölde doğduğuna inanıldığı gibi İnka İmparatorluğu'nun kurucusu Manco Capac'ın da burada yaratıldığı inanışı olduğundan gölün kutsal bir yeri var.

Titicaca_da_yelkenli.jpg
Titicaca Gölü

Puno'daki ilk günümüzde Los Uros adlı yüzen adaları görmeye gittik. Bu tanım mecazi değil, adalar tamamen totora adı verilen bir tür kamış kullanılarak inşa ediliyor. Aymaraların yaşadığı bu adalardaki evler de, yattığı yataklar da aynı kamıştan. Yiyecek olarak da kalsiyum açısından zengin olduğu söylenen bu kamıştan faydalanıyorlar. Adalarını hareket ettirebildikleri için, ada halkı, komşularından gelen herhangi bir tehdit olduğunda sorun olan yerden demir alıp uzaklaşarak yüzyıllardır böylece hayatlarını sürdürmüşler.* Hâlâ aynı hayatı sürdürmelerinin artık neredeyse tek nedeni turizm. Çünkü 40 küsur adada yalnızca bir ilkokul ve tek doktorun ara sıra geldiği bir poliklinik var, dolayısıyla birçok sakin artık Puno'ya yerleşmeye başlamış.

Los_Uros.jpg
Los_Uros_ta_Bar__.jpg
Los Uros Adaları

Los Uros'tan çıkıp gölde üç saat ilerledikten sonra o gece kalacağımız Amantani Adası'na ulaştık. Gölün ortasına doğru uzanan iki yarım adayı geçip açık sulara ulaştığınızda vardığınız Amantani ve Taquile'de Quechua nüfusu var. Burada anadilleri Quechua olduğundan İspanyolcayı aşağı yukarı bizim gibi konuşan beş kişilik bir ailenin evinde kaldık. Bu adada pansiyon ya da otel olmadığından kalmak için tek yol bir ev ayarlamak. Evlerinde bizi ağırlayan Nestor ve Analin bize quinua çorbası, kızarmış peynir, pilav ve patates kızartması ikram etti. Adada elektrik ve şebeke suyu olmadığından odamıza mum ışığı ile çıktık, tuvalete kovayla su döktük, bir günlük de olsa adadaki hayata dair tecrübemiz oldu.

Analin.jpg
Analin
Evden_g_l_manzaras_.jpg
Kaldığımız evin balkonundan manzara

Amantani'de kaldığımız gece bize yerel kıyafetler giydirdiler ve dans etmeye götürdüler. Barış da ben de bu giysilerle çok komik görünüyorduk. Buz gibi, yağmurlu havada şenliğin yapılacağı binaya ulaştık. Devasa bir odanın tepesinde lüks lambası asılıydı, içeriyi dolduran çiğ ışıkta duvarların dibine sandalyelerin sıralanmış olduğunu gördük. İçeride 15-20 kadar köylü vardı, müzik başlamadan önce ortamı soğuk bir hava kaplamıştı. Nestor ve iki arkadaşı pan flüt, mandoline benzer bir çalgı olan charango ve davulla programlarına başlayınca hava biraz değişti. Bizim gibi o gece adada kalmakta olan birkaç gringo'yu da aralarına alarak dans etmeye, daha doğrusu ettirmeye başladılar. Müzik ve danslar -itiraf etmeli- biraz çocukca ve tekdüzeydi, ama bu soğukta çok geçmeden herkes boncuk boncuk terlemeye başlamıştı, çünkü bol bol el ele tutuşup çember halinde dönmeli danslar tempo hızlandıkça coşuyordu; müzik bir türlü sona ermek bilmediğinden rakımın yüksekliği yüzünden nefesimiz kesilse de mengene gibi ellerin arasında kurtulup sandalyeye çökemiyorduk. Gece sona erdiğinde gülmekten karın kaslarım yorulmuş bir halde yatağa girerek 100 kilo çektiğini düşündüğüm kat kat battaniye altında ezilsemde deliksiz bir uykuya daldım.

Aslında 10 dakikadan uzun süren videonun kısaltılmış hali; Barış'ın neden tükendiği daha iyi anlaşılır diye belirtme ihtiyacı duydum.
Amantani_de___enlik.jpg
Amantani'de çılgın eğlence

Ertesi gün iki saatlik tekne yolculuğunun ardından Taquile'ye vardık. Amantani gibi quinua ve patates bahçeleriyle kaplı olduğunu gördüğümüz ve yamaçları yine Amantani'de olduğu gibi İnka'lardan miras kaldığı üzere teras şeklindeki tarlalarla dolu olan adada karnaval nedeniyle herkes rengârenk giysilere bürünmüştü. Davul ve pan flüt çalan orkestralar eşliğinde halk sokak sokak dolaşıyordu. Erkeklerin başındaki bereler dikkat çekiciydi, sonradan öğrendiğimize göre kırmızı bereleri, yani chullo'ları evli olanlar, beyaz olanlarıysa bekâr olanlar takıyormuş.

Taquile_de..rkekler.jpg
Taquile'de minik bir kız ve şapkalarından bekâr oldukları anlaşılan erkekler (ama zaten beş yaşında gibiydiler, şapkaları beyaz olmasa da anlardık!)

Tekrar Puno'ya döndüğümüzde Bolivya'ya Copacabana üzerinden giriş yapan bir otobüs firmasından bilet aldık. Ertesi sabah, bindikten yaklaşık iki saat sonra ulaştığımız sınır kapısında dikkatimizi çeken, arada boş ve tarafsız bir bölge bulunmamasıydı. Sınırın iki tarafı pazar yeri gibi sokak satıcılarıyla doluydu. Başka bir ülkeye geldiğimizi yalnızca pasaportlarımız damgalandığımızda idrak edebildik. Bolivya'da olduğumuz süre boyunca da bana hep Peru'daymışız gibi geldi. İnsanlar ve kültür birbirine çok benziyor. Yalnız Bolivya'da çevirme tavuk yerine kızartma tavuk var (ki görüntüsü bile çok kötü).

Copacabana'ya ulaştığımızda cebimizde yalnızca tuvalete yetecek para vardı dersem abartmış olmam. Ortalıkta ATM de olmadığından, ana meydandaki katedralin önündeki parkta bir banka oturarak cips yedik. Katedralin önü gelin arabası gibi süslenmiş otomobil, minibüs ve kamyonlarla doluydu. İnsanlar ellerindeki şişelerden bira fışkırtarak bir yandan arabaları ıslatıyor bir yandan da aynı şişeden kendileri sebepleniyordu. Bir ara rahip çıkıp araçların üstüne kutsal su döktü. Öğrendiğimize göre ch'alla adı verilen bu ritüel her pazar tekrarlanıyormuş ve yeni araç alanlar kazadan korunmak için buraya gelip arabalarını kutsatıyormuş.** Biz merakla olup biteni izlerken yanımıza oturan yaşlı bir amca hiç Bolivya'da bira içip içmediğimizi sordu. Daha yeni geldiğimiz söyleyince, “Huari için, Huari. Çok iyi biradır,” dedi. Dişlerinin etrafı altın kaplamayla çevrilmiş amca yoldan geçen bir arkadaşına takılıp yanımızdan kalkınca biz de molanın sona erdiğini fark ettik ve otobüse binip La Paz'a olan yolculuğumuza devam ettik.

Copacabana..kutsama.jpg
Copacabana'da birayla araç kutsama ritüeli

  • Burada aklıma Aslı Biçen'in anakaradan kopup Ege sularında başıboş dolaşmaya başlayan bir kasaba-adayı anlattığı alegorik ve fantastik romanı Koptuğu Yerden geldi. Aslı'ya buradan selam ederim.
  • * Yalnız şoförler arabalarını kazalara karşı kutsatmaktan gayrı hiçbir önlem almıyor ve deli gibi kullanıyorlar. Peru ve Bolivya'da bulunduğumuz süre boyunca ne zaman bir araca binsek Bülent Ortaçgil'in “Ama bana hiç bişeycik olmaz/Hiç bişeycik olmaz/Korkmayın, bişey olmaz/Olmadı da bugüne kadar” dediği şarkıyı mırıldanmayı adet edindik.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 20.03.2009 8:08 PM Archived in Backpacking | Peru Comments (1)

Arequipa

Peru'nun 'Akşehir'i

semi-overcast 19 °C
View First 12 Months & Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Altiplanodaki ilk durağımız olan 2,400 rakımlı Arequipa'ya, sekiz saatlik bir yolculuğun ardından sabah horozlar öterken ulaştık. Terminalden bindiğimiz taksi ile yaklaşık beş oteli dolaşıp yer bulamadıktan ya da otelleri beğenmedikten sonra merkeze 10 dakikalık yürüme mesafesindeki bir otelde karar kıldık. 100 yaşına merdiven dayamış bir teyzeciğin (tiatita) eskiden ev olarak kullandığı, şimdi ise mütavazı bir otele dönüştürdüğü iki katlı binanın giriş katındaki bir odaya yerleştik.

Plaza_de_A..atedral.jpg
Plaza de Armas'ta Katedral

Şehirdeki yapıların çoğunda açık renkli volkanik bir taş olan sillar kullanıldığı için Peru'nun beyaz şehri olarak anılan Arequipa, 5,822 metre yükseklikteki El Misti Dağı'nın eteğine kurulmuş. Birçok şehirde olduğu gibi burada da şehrin merkezinde katedralin de bulunduğu Plaza de Armas yer alıyor. İspanyolların katolik mezhebini yaymak için ne kadar çaba sarfettiklerini her köşe başında karşınıza çıkan kiliselerden anlamak mümkün. Bu kiliselerin en ilginci meydanın katedrale bakan köşesine sıkışmış olan ve giriş kapısının yer aldığı yüzdeki, katolik diniyle And inançlarının harmanlanması sonucu ortaya çıkan mestizo-barok stilinde yapılmış süslemeler ile göz alan La Compania Kilisesi.

Arequipa-_beyaz__ehir.jpg
Arequipa: Beyaz şehir

16. yüzyıl sonlarında inşa edilen ve 1970'lere kadar aktif olarak kullanılan Santa Catalina Manastırı sadece Arequipa'nın değil, Peru'nun en ilginç dini yapılarından biri. Zamanın zenginlerinden Maria de Guzman ve vali Toledo tarafından, ailelerinin günahlarını telafi etmek için kendilerini feda edip dünyevi zevklerden uzak bir hayat sürecek genç kızlar için yaptırılan manastır, meydanları, sokakları ile yüksek duvarlar ardında küçük bir şehir adeta.

Santa_Teresa.jpg
Santa Teresa

Güzel mimarisinin yanısıra Arequipa'dan aklımızda kalan diğer bir kare de şehirdeki sekizinci restaurantını açmaya hazırlanan müteşebbis vatandaşımız ile tanışmamız. Rehber kitabımızda yer alan “Fez” adlı restauranta gidip de, menünün üzerindeki ince belli çay bardağını gördüğümüzde (ne yazık ki menünün kapağına koymuş olmalarına rağmen demleme çayları yoktu) işin içinde bizim memleketten biri olduğunu anlamıştık. Sağa sola bakınca gördük ki Fez'in yan dükkanı İstanbul isimli bir bar, yolun karşısında ise bir iskenderci var. Çalışan garsonlara restaurantın sahibinin orada olup olmadığını sorduğumuzda, bize iskenderciyi gösterip, patronun orada olduğunu söylediler. Fez'deki yemeğimizi bitirince tanışmak üzere iskenderciye uğradık. Daha önce de Almanya'da yaşayan ve 30'lu yaşlarını henüz tamamlamamış olan İbrahim seneler önce bir vesile ile Peru'ya gelmiş. İşler yoluna girip evlenince babasını ve ablasını da yanına alıp Arequipa'daki restaurant zincirini büyütmeye başlamış. Bir yandan kahvesini yudumlayıp, bir yandan neler yaptığını anlatan İbrahim bir ihtiyacımız olursa diye kartını verse de, bizim kim olduğumuz, ne yaptığımızla ilgili hiçbir şey merak etmedi, adımızı bile sormadı. Paul Theroux'nun “The Old Patagonian Express” kitabında bahsettiği, hep kendinden bahseden, karşısındaki hakkında hiçbir şey merak etmeyen insan tipinin kana cana bürünmüş bir timsaliydi İbrahim. “Akşam bara gelirseniz ablamla tanışabilirsiniz” demişti, ama hem yorgun olduğumuzdan hem de İbrahim'le aramızda geçen tek taraflı konuşma bizim içimizdeki merakı da söndürdüğünden akşam yemeğinden sonra otelimizin yolunu tuttuk.

_nce_belli_mmmm.jpg
İnce belli mmm

Soğuk hava nedeniyle kat kat battaniye altında geçirdiğimiz gecenin yarısında, odayı dolduran bir ses ile uyandık. Uyku sersemi sesin nereden geldiğini anlamamız biraz vakit aldı: Duvarda asılı duran küçük televizyon kendi kendine çalışmaya başlamıştı. Televizyonun nasıl olup da açıldığına akıl sır erdiremesek de kesin çözüm olarak fişi çekip uykuya geri döndük. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte, bu sefer de başucumuzdaki telefonun zili ile uyandık. Deniz'in kaldırdığı ahizeden ses gelmiyordu. Ecinnilerle dolu odamızı hızla boşaltıp terminalden bir Puno otobüsü yakalamak için taksiye atladık.

Barış Pala

Posted by acikbilet 20.03.2009 8:04 PM Archived in Backpacking | Peru Comments (0)

(Entries 41 - 44 of 75) Previous « Page .. 6 7 8 9 10 [11] 12 13 14 15 16 .. » Next