A Travellerspoint blog

Titicaca Gölü

Ve Peru'dan Bolivya'ya geçiş

all seasons in one day 20 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Arequipa'dan Puno'ya giden yol yalnızca dağlara tırmanan virajlardan ibaretti. Neyse ki bindiğimiz otobüsün şoförü genelin aksine sabırla sürüyordu da, sağa sola savrulmadan kitap okuyabildik. Güney Amerika'da adet olduğu üzere bu otobüste de film gösterimi vardı. Önce Jet Li'nin yönetip başrolünde oynadığı bir film gösterildi, kulak tıkaçlarımızın da yardımıyla durumu atlattık. Ardından, ilginç bir şekilde, Pinochet döneminde Şili'de İsveç konsolosu olarak görev yapan Harald Edelstam ve kurtardığı insanlar hakkında bir film başladı. İspanyolca adı El Clavel Negro olan (yani Kara Karanfil, orijinali The Black Pimpernal imiş) filmin aslı İngilizce olsa da İspanyolca dublajlıydı, yine de merakla izledik. Film bitince bu kadar yükselmenin verdiği halsizliği ancak uyuyarak hissetmeyeceğimi düşünerek gözlerimi kapadım.

Uyandığımda, Titicaca Gölü'nün yamacına kurulu Puno'nun merkezine doğru alçalmaya başlamıştık. Terminal, kıyının bu tarafından bakıldığında çok küçük bir bölümü görünen gölün kıyısındaydı, ama deniz seviyesinden 3827 m. yükseklikteki şehir iç kısma kurulmuştu. Hepsi yarıda bırakılmış, tepelerinde çatı olacak yerde inşaat demirleri dikilen binalarla kaplı şehir öylesine pis ve döküntü görünüyordu ki, bir taksiye atlayıp elimizdeki kitaptan gözümüze kestirdiğimiz ilk otele gittik. Fiyatı beklediğimizin çok üstünde olsa da hem günlük bütçemizi aşmadığından hem de doğrudüzgün bir yer bulamayacağımız izlenimine kapıldığımızdan yerleşmeye karar verdik.

Puno'ya gelmiş olmamızın iki nedeni vardı. Birincisi, Titicaca Gölü'nü görmek istememiz, ikincisiyse Bolivya'ya giden yolun üstünde olması.

Bir ayna gibi dağları ve gökyüzündeki bulutları yansıtan göl, İnka öncesi dönemlerden bu yana civarda yaşamış medeniyetler için inançsal açıdan büyük bir öneme sahip olmuş. İspanyolların fethinden sonra dahi burada yaşayan Quechua ve Aymara halkları her ne kadar Hıristiyan olmuşlarsa da, ne İspanyolcayı tam anlamıyla konuşmaya başlamışlar ne de kendi inançlarından vazgeçerek kiliseye katılmayı kabullenmişler. Bütün Peru ve Bolivya'da, daha doğrusu İnka İmparatorluğu'nun ve ondan önce var olmuş Pukara ve Tiwanaku gibi medeniyetlerin yaşadığı topraklarda misyonerler istilayı haklı göstermek üzere görevlerini yerine getirmişse de, insanları eski inanışlarından koparmayı tamamen başaramamışlar. Bölgede yaşayanlar Hıristiyan olsalar da, topraklarının verimli olması ve onları doğal felaketlerden koruması için hâlâ adaların en yüksek tepelerine hakim olan Pachamama'ya adak sunmaya devam ediyorlar. Güneş ve Ay'ın bu gölde doğduğuna inanıldığı gibi İnka İmparatorluğu'nun kurucusu Manco Capac'ın da burada yaratıldığı inanışı olduğundan gölün kutsal bir yeri var.

Titicaca_da_yelkenli.jpg
Titicaca Gölü

Puno'daki ilk günümüzde Los Uros adlı yüzen adaları görmeye gittik. Bu tanım mecazi değil, adalar tamamen totora adı verilen bir tür kamış kullanılarak inşa ediliyor. Aymaraların yaşadığı bu adalardaki evler de, yattığı yataklar da aynı kamıştan. Yiyecek olarak da kalsiyum açısından zengin olduğu söylenen bu kamıştan faydalanıyorlar. Adalarını hareket ettirebildikleri için, ada halkı, komşularından gelen herhangi bir tehdit olduğunda sorun olan yerden demir alıp uzaklaşarak yüzyıllardır böylece hayatlarını sürdürmüşler.* Hâlâ aynı hayatı sürdürmelerinin artık neredeyse tek nedeni turizm. Çünkü 40 küsur adada yalnızca bir ilkokul ve tek doktorun ara sıra geldiği bir poliklinik var, dolayısıyla birçok sakin artık Puno'ya yerleşmeye başlamış.

Los_Uros.jpg
Los_Uros_ta_Bar__.jpg
Los Uros Adaları

Los Uros'tan çıkıp gölde üç saat ilerledikten sonra o gece kalacağımız Amantani Adası'na ulaştık. Gölün ortasına doğru uzanan iki yarım adayı geçip açık sulara ulaştığınızda vardığınız Amantani ve Taquile'de Quechua nüfusu var. Burada anadilleri Quechua olduğundan İspanyolcayı aşağı yukarı bizim gibi konuşan beş kişilik bir ailenin evinde kaldık. Bu adada pansiyon ya da otel olmadığından kalmak için tek yol bir ev ayarlamak. Evlerinde bizi ağırlayan Nestor ve Analin bize quinua çorbası, kızarmış peynir, pilav ve patates kızartması ikram etti. Adada elektrik ve şebeke suyu olmadığından odamıza mum ışığı ile çıktık, tuvalete kovayla su döktük, bir günlük de olsa adadaki hayata dair tecrübemiz oldu.

Analin.jpg
Analin
Evden_g_l_manzaras_.jpg
Kaldığımız evin balkonundan manzara

Amantani'de kaldığımız gece bize yerel kıyafetler giydirdiler ve dans etmeye götürdüler. Barış da ben de bu giysilerle çok komik görünüyorduk. Buz gibi, yağmurlu havada şenliğin yapılacağı binaya ulaştık. Devasa bir odanın tepesinde lüks lambası asılıydı, içeriyi dolduran çiğ ışıkta duvarların dibine sandalyelerin sıralanmış olduğunu gördük. İçeride 15-20 kadar köylü vardı, müzik başlamadan önce ortamı soğuk bir hava kaplamıştı. Nestor ve iki arkadaşı pan flüt, mandoline benzer bir çalgı olan charango ve davulla programlarına başlayınca hava biraz değişti. Bizim gibi o gece adada kalmakta olan birkaç gringo'yu da aralarına alarak dans etmeye, daha doğrusu ettirmeye başladılar. Müzik ve danslar -itiraf etmeli- biraz çocukca ve tekdüzeydi, ama bu soğukta çok geçmeden herkes boncuk boncuk terlemeye başlamıştı, çünkü bol bol el ele tutuşup çember halinde dönmeli danslar tempo hızlandıkça coşuyordu; müzik bir türlü sona ermek bilmediğinden rakımın yüksekliği yüzünden nefesimiz kesilse de mengene gibi ellerin arasında kurtulup sandalyeye çökemiyorduk. Gece sona erdiğinde gülmekten karın kaslarım yorulmuş bir halde yatağa girerek 100 kilo çektiğini düşündüğüm kat kat battaniye altında ezilsem de deliksiz bir uykuya daldım.

Aslında 10 dakikadan uzun süren videonun kısaltılmış hali; Barış'ın neden tükendiği daha iyi anlaşılır diye belirtme ihtiyacı duydum.
Amantani_de___enlik.jpg
Amantani'de çılgın eğlence

Ertesi gün iki saatlik tekne yolculuğunun ardından Taquile'ye vardık. Amantani gibi quinua ve patates bahçeleriyle kaplı olduğunu gördüğümüz ve yamaçları yine Amantani'de olduğu gibi İnka'lardan miras kaldığı üzere teras şeklindeki tarlalarla dolu olan adada karnaval nedeniyle herkes rengârenk giysilere bürünmüştü. Davul ve pan flüt çalan orkestralar eşliğinde halk sokak sokak dolaşıyordu. Erkeklerin başındaki bereler dikkat çekiciydi, sonradan öğrendiğimize göre kırmızı bereleri, yani chullo'ları evli olanlar, beyaz olanlarıysa bekâr olanlar takıyormuş.

Taquile_de..rkekler.jpg
Taquile'de minik bir kız ve şapkalarından bekâr oldukları anlaşılan erkekler (ama zaten beş yaşında gibiydiler, şapkaları beyaz olmasa da anlardık!)

Tekrar Puno'ya döndüğümüzde Bolivya'ya Copacabana üzerinden giriş yapan bir otobüs firmasından bilet aldık. Ertesi sabah, bindikten yaklaşık iki saat sonra ulaştığımız sınır kapısında dikkatimizi çeken, arada boş ve tarafsız bir bölge bulunmamasıydı. Sınırın iki tarafı pazar yeri gibi sokak satıcılarıyla doluydu. Başka bir ülkeye geldiğimizi yalnızca pasaportlarımız damgalandığımızda idrak edebildik. Bolivya'da olduğumuz süre boyunca da bana hep Peru'daymışız gibi geldi. İnsanlar ve kültür birbirine çok benziyor. Yalnız Bolivya'da çevirme tavuk yerine kızartma tavuk var (ki görüntüsü bile çok kötü).

Copacabana'ya ulaştığımızda cebimizde yalnızca tuvalete yetecek para vardı dersem abartmış olmam. Ortalıkta ATM de olmadığından, ana meydandaki katedralin önündeki parkta bir banka oturarak cips yedik. Katedralin önü gelin arabası gibi süslenmiş otomobil, minibüs ve kamyonlarla doluydu. İnsanlar ellerindeki şişelerden bira fışkırtarak bir yandan arabaları ıslatıyor bir yandan da aynı şişeden kendileri sebepleniyordu. Bir ara rahip çıkıp araçların üstüne kutsal su döktü. Öğrendiğimize göre ch'alla adı verilen bu ritüel her pazar tekrarlanıyormuş ve yeni araç alanlar kazadan korunmak için buraya gelip arabalarını kutsatıyormuş.** Biz merakla olup biteni izlerken yanımıza oturan yaşlı bir amca hiç Bolivya'da bira içip içmediğimizi sordu. Daha yeni geldiğimiz söyleyince, “Huari için, Huari. Çok iyi biradır,” dedi. Dişlerinin etrafı altın kaplamayla çevrilmiş amca yoldan geçen bir arkadaşına takılıp yanımızdan kalkınca biz de molanın sona erdiğini fark ettik ve otobüse binip La Paz'a olan yolculuğumuza devam ettik.

Copacabana..kutsama.jpg
Copacabana'da birayla araç kutsama ritüeli

  • Burada aklıma Aslı Biçen'in anakaradan kopup Ege sularında başıboş dolaşmaya başlayan bir kasaba-adayı anlattığı alegorik ve fantastik romanı Koptuğu Yerden geldi. Aslı'ya buradan selam ederim.
  • * Yalnız şoförler arabalarını kazalara karşı kutsatmaktan gayrı hiçbir önlem almıyor ve deli gibi kullanıyorlar. Peru ve Bolivya'da bulunduğumuz süre boyunca ne zaman bir araca binsek Bülent Ortaçgil'in “Ama bana hiç bişeycik olmaz/Hiç bişeycik olmaz/Korkmayın, bişey olmaz/Olmadı da bugüne kadar” dediği şarkıyı mırıldanmayı adet edindik.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 20:08 Archived in Peru Tagged backpacking Comments (1)

Arequipa

Peru'nun 'Akşehir'i

semi-overcast 19 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Altiplanodaki ilk durağımız olan 2,400 rakımlı Arequipa'ya, sekiz saatlik bir yolculuğun ardından sabah horozlar öterken ulaştık. Terminalden bindiğimiz taksi ile yaklaşık beş oteli dolaşıp yer bulamadıktan ya da otelleri beğenmedikten sonra merkeze 10 dakikalık yürüme mesafesindeki bir otelde karar kıldık. 100 yaşına merdiven dayamış bir teyzeciğin (tiatita) eskiden ev olarak kullandığı, şimdi ise mütavazı bir otele dönüştürdüğü iki katlı binanın giriş katındaki bir odaya yerleştik.

Plaza_de_A..atedral.jpg
Plaza de Armas'ta Katedral

Şehirdeki yapıların çoğunda açık renkli volkanik bir taş olan sillar kullanıldığı için Peru'nun beyaz şehri olarak anılan Arequipa, 5,822 metre yükseklikteki El Misti Dağı'nın eteğine kurulmuş. Birçok şehirde olduğu gibi burada da şehrin merkezinde katedralin de bulunduğu Plaza de Armas yer alıyor. İspanyolların katolik mezhebini yaymak için ne kadar çaba sarfettiklerini her köşe başında karşınıza çıkan kiliselerden anlamak mümkün. Bu kiliselerin en ilginci meydanın katedrale bakan köşesine sıkışmış olan ve giriş kapısının yer aldığı yüzdeki, katolik diniyle And inançlarının harmanlanması sonucu ortaya çıkan mestizo-barok stilinde yapılmış süslemeler ile göz alan La Compania Kilisesi.

Arequipa-_beyaz__ehir.jpg
Arequipa: Beyaz şehir

16. yüzyıl sonlarında inşa edilen ve 1970'lere kadar aktif olarak kullanılan Santa Catalina Manastırı sadece Arequipa'nın değil, Peru'nun en ilginç dini yapılarından biri. Zamanın zenginlerinden Maria de Guzman ve vali Toledo tarafından, ailelerinin günahlarını telafi etmek için kendilerini feda edip dünyevi zevklerden uzak bir hayat sürecek genç kızlar için yaptırılan manastır, meydanları, sokakları ile yüksek duvarlar ardında küçük bir şehir adeta.

Santa_Teresa.jpg
Santa Teresa

Güzel mimarisinin yanısıra Arequipa'dan aklımızda kalan diğer bir kare de şehirdeki sekizinci restaurantını açmaya hazırlanan müteşebbis vatandaşımız ile tanışmamız. Rehber kitabımızda yer alan “Fez” adlı restauranta gidip de, menünün üzerindeki ince belli çay bardağını gördüğümüzde (ne yazık ki menünün kapağına koymuş olmalarına rağmen demleme çayları yoktu) işin içinde bizim memleketten biri olduğunu anlamıştık. Sağa sola bakınca gördük ki Fez'in yan dükkanı İstanbul isimli bir bar, yolun karşısında ise bir iskenderci var. Çalışan garsonlara restaurantın sahibinin orada olup olmadığını sorduğumuzda, bize iskenderciyi gösterip, patronun orada olduğunu söylediler. Fez'deki yemeğimizi bitirince tanışmak üzere iskenderciye uğradık. Daha önce de Almanya'da yaşayan ve 30'lu yaşlarını henüz tamamlamamış olan İbrahim seneler önce bir vesile ile Peru'ya gelmiş. İşler yoluna girip evlenince babasını ve ablasını da yanına alıp Arequipa'daki restaurant zincirini büyütmeye başlamış. Bir yandan kahvesini yudumlayıp, bir yandan neler yaptığını anlatan İbrahim bir ihtiyacımız olursa diye kartını verse de, bizim kim olduğumuz, ne yaptığımızla ilgili hiçbir şey merak etmedi, adımızı bile sormadı. Paul Theroux'nun “The Old Patagonian Express” kitabında bahsettiği, hep kendinden bahseden, karşısındaki hakkında hiçbir şey merak etmeyen insan tipinin kana cana bürünmüş bir timsaliydi İbrahim. “Akşam bara gelirseniz ablamla tanışabilirsiniz” demişti, ama hem yorgun olduğumuzdan hem de İbrahim'le aramızda geçen tek taraflı konuşma bizim içimizdeki merakı da söndürdüğünden akşam yemeğinden sonra otelimizin yolunu tuttuk.

_nce_belli_mmmm.jpg
İnce belli mmm

Soğuk hava nedeniyle kat kat battaniye altında geçirdiğimiz gecenin yarısında, odayı dolduran bir ses ile uyandık. Uyku sersemi sesin nereden geldiğini anlamamız biraz vakit aldı: Duvarda asılı duran küçük televizyon kendi kendine çalışmaya başlamıştı. Televizyonun nasıl olup da açıldığına akıl sır erdiremesek de kesin çözüm olarak fişi çekip uykuya geri döndük. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte, bu sefer de başucumuzdaki telefonun zili ile uyandık. Deniz'in kaldırdığı ahizeden ses gelmiyordu. Ecinnilerle dolu odamızı hızla boşaltıp terminalden bir Puno otobüsü yakalamak için taksiye atladık.

Barış Pala

Posted by acikbilet 20:04 Archived in Peru Tagged backpacking Comments (0)

Ica ve Nazca

Ah Nereden Geldik Buraya

35 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Lima'nın 5 saat güneyindeki İca, bizi dur durak bilmeden düt-dütleyen taksileriyle karşıladı. Aslında bu küçük ve gece gündüz karışık şehire gelmemizin nedeni, kum tepeleri arasına kurulu Huacachina'yı görmek istememizdi. Nasca çizgileri de yalnızca 2 saatlik mesafede bulunduğundan konaklamak için iyi bir nokta olduğunu düşünerek Hotel Arameli'ye bir gece kalmak üzere yerleştik.

Ica'nın sürekli dütleyen taksileri, arka fonda kumarhanelerle

İca'ya yolunuz düşecek olursa kaçırmamanız gereken tek yer ne Huacachina ne de Nasca çizgileri; yalnızca Museo Regional Adolfo Bermudez Jenkins'i görseniz yeter. Müzede bölgede yaşamış eski medeniyetlere ait seramiklere ve dokumalara yer verilmiş, ancak en ilgi çekici kısım, mumyaların ve deforme edilmiş kafataslarının bulunduğu oda. Etnik ve estetik nedenlerle bebeğin doğumundan itibaren düz bir tahtanın kafaya bağlanması suretiyle kafatası yukarı doğru uzatılıyormuş. (Aynı uygulamanın Arequipa civarında da olduğunu gördük, Aymara dili konuşan Collagua'lar kafataslarını aynı şekilde yukarı uzatırken, Quechua dili konuşan Cabana'lar arkasını düzleştiriyormuş. Şu an bu uygulama kafataslarına değil, şapkalarının şekline yansımış durumda.)

Starred_Photos17.jpg
Bar___ve_m..ranlar_.jpg
Müzenin bahçesinde Barış ve minik hayranları

Ertesi gün taksiyle 5 dakika mesafedeki Huacachina'ya gittik. Kum tepelerinin arasında minicik ve aşırı turistik bir yer olduğunu görünce geri dönmeden evvel bari şu sıcakta bir bira içelim dedik, demez olaydık. Yanında söylediğimiz keçi peynirli patates kızartması akşam Barış'ı fena etkiledi (ben tok olduğum için yememiştim). Ertesi gün doktora gitmek durumunda kaldık ve dolayısıyla bir gün kalmayı düşündüğümüz İca'da üç gece kalmış olduk.

Huacachina.jpg
Huacachina

Bu arada, kumarbazla dolu olduğunu düşündürtecek kadar kumarhanesi bulunan İca'da biz de meraktan bir kumarhaneye girdik ve 5 sol'lük jeton aldık. Kazanmak şöyle dursun, makinelerin başında jetonları bitirene kadar canımız sıkıldı ve neden bu kadar ilgi gördüğünü anlayamadık, çünkü eğlenceli değildi.

Ica_n_n_mo..ksileri.jpg
Ica'nın motor-taksileri

Nazca şehrine ulaşır ulaşmaz terminalde yanımıza gelen bir kadınla anlaşarak uçak turuyla çizgileri görmek üzere havaalanına hareket ettik, etmez olaydık. Hayatımızda daha önce hiç bu kadar küçük -pilot dahil altı kişilik!- bir uçağa binmemiştik. Hava rüzgarlıydı ve altı kişinin ikisi, uçağın taşıyamayacağını düşündürtecek kadar gürbüzdü. “Tor tor tor” diye taka benzeri sesler çıkararak çalışan uçak nasıl olduysa güvensizlik hissi yaratmadı, ama havalandıktan sonra pilotun atik dönüşleriyle g-force'u fazlasıyla hissettiğimizden ben yarım saatlik uçuş boyunca önümde oturan Barış'ın koltuğunu seyretmekten ve bir an önce bitmesini dilemekten başka bir şey yapamaz hale gelmiştim. Yanımdaki kadın sürekli kustu, ben de elimde torbayla o anı bekledim, ama olmadı. Aşağı indiğimizde poliklinikte bir süre ayaklarımı havaya dikerek tansiyonumun düzelmesini beklerken işkence çekmek için 60 dolar verdiğime yandım. Neyse ki Barış daha iyiydi ve fotoğraf çekebilmişti. Paraty'deki kukla gösterisinden sonra seyahatteki en büyük ikinci hayal kırıklığımız buydu, çünkü çizgilerin uçaktan daha iyi göründüğü tamamen safsata: Belgesel seyretmek ya da Internet'te araştırma yapmak daha net sonuçlar veriyor.

Starred_Photos16.jpg
Nazca kolajı

Akşam Nazca'da kalmayıp Peru'nun ikinci büyük şehri Arequipa'ya devam etmeye karar vermiştik. Böylece La Paz öncesi yükselişimize başlıyorduk, El Misti'nin kıyısındaki Arequipa'nın rakımı 2335 m. idi.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 17:45 Archived in Peru Tagged backpacking Comments (1)

Lima

Krallar Şehri

sunny 28 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Saat 12:30 sıralarında Lima'ya iniş yapmak için alçalan uçaktan aşağı baktığımızda, çorak bir alanda, sanki tepelerin arasına gelişigüzel yayılmış gibi görünen, tuğlalarının üstü sıvanmamış evlerle karşılaştık. Bu defa sanki Güney Amerika'dan ayrılarak Orta Doğu'da bir yerlere konuyormuşuz izlenimine kapıldık. 1535'te İnka İmparatorluğu'nun fetheden İspanyol Francisco Pizarro'nun kurduğu ve zenginliğiyle adı 16. ve 17. yüzyıllarda “Krallar Şehri” olarak geçen Lima'yı görmeyi merakla bekliyorduk. Genelde buraya gelenlerin güvenlik gerekçesiyle şehri taksiyle dolaşıp tekrar uçakla Cuzco'ya gittiğini biliyorduk; buna son örnek, Radikal gazetesine Güney Amerika maceralarını yazan seyyahtı, o da şehri araba içinde gezdiğinden bahsediyordu. Biz de havaalanından taksiye binerek ayrıldık, ama Lima'yı görmeden Peru'yu tam anlamıyla keşfetmiş sayılmayacağımızı düşündüğümüzden burada iki-üç gün geçirmeyi planlıyorduk.

_lk_bak__ta_Lima.jpg
İlk bakışta Lima

45 sol'e anlaştığımız taksi şoförü bizi La Molina'ya, couchsurfing sitesinden bulduğumuz Natalia'nın evine götürdü. Burası şehrin öbür ucunda olduğu için yol boyunca neredeyse bütün mahallelerden geçtik. La Molina'ya yaklaştıkça evler bahçe içine girmeye, bahçeler daha bakımlı olmaya başladı. Arkadaki kayaç, kurak dağlar ise, asla ehlileştirilemeyecek vahşi hayvanlar gibi hâlâ yukarıdan bize bakıyordu.

Tatil günü olduğundan Natalia ve ailesi evdeydi. Hep beraber dışarı çıkıp yemek yemeyi önerdiler ve bizi hafta sonları hep gittiklerini söyledikleri bir restauranta götürdüler. Gördüğümüz kadarıyla, Arjantin için asado ne ise, Peru için kömür ateşinde çevrilen tavuk da o. Havaalanından yemek yiyerek çıkmış olmamıza rağmen çeyrek tavuğa hayır diyemedik. Peru mutfağının damak tadımıza uygun olacağını az çok biliyorduk, çünkü Buenos Aires'te bir Peru restaurantına gitmiş, özellikle de “papas a la huancaina”* adlı picante'ye (baharatlı atıştırmalık ya da iştah açıcı da denebilir) bayılmıştık. Zaten, işin ilginç tarafı, çok zor alındığını duyduğumuz Peru vizesini kolayca alıvermemizi sağlayan da leziz yemekleriydi. Buenos Aires'teki Peru konsulünün 60 günlük çok giriş çıkışlı vize talebimize olumsuz yaklaşımı, Peru yemeklerinin ne kadar lezzetli olduğunu söyleyerek ülkeyi görmek için sabırsızlandığımızı belirten Barış'ın sohbeti başlatmasıyla değişivermişti. Bir anda turizm acentesi gibi davranmaya başlayan konsül, kucağımızı -ülkesiyle çok gurur duyduğunu ve sevdiğini belli edecek şekilde- broşür ve haritalarla doldurmaya başladı. Sonra istediğimiz vizeyi vereceğini söyledi ve bizi yanaklarımızdan öperek uğurladı.

Peru_da_tavuk.jpg
Peru usulü tavuk

Yemekte Natalia ve ailesi “chica morada” içti, bizse “pisco” denedik. İlki, daha önce hiç görmediğimiz, bilmediğimiz, ama Peru'da var olan bordo-mor renkli bir mısırın kaynatılmasıyla elde edilen şerbetimsi alkolsüz bir içecek. Diğeriyse, üzümden elde edilen alkollü bir içeceğin içine limon suyunun, üzerine de çırpılarak köpürtülen yumurta akının konmasıyla yapılan hayli sert ve tatlı bir içki. Mario Vargas Llosa'nın Death in the Andes romanındaki karakterlerden her daim kan çanağı gözleriyle yanına yaklaşanı uzattığı pisco'yla içindeki hayvanı ziyaret etmeye davet eden Dionisio'ya başka bir zaman için söz vererek sadece tadına bakmakla yetindik.

Daha sonra Natalia ile birlikte bir colectivo'ya, yani dolmuşa atlayarak şehrin gece ve kültürel hayatının merkezi olan Miraflores'e gittik. Lima'da toplu ulaşım araçlarıyla seyahat etmek bambaşka bir tecrübe. Araçlarda hiçbir standart olmadığından minicik dolmuşlara sığdığı kadar insan oturuyor, üstelik çoğu eski Japon minibüsleri olduğu için solda kapısı varken sağa da kapı yapıldığından iki yandan da inilip binilebiliyor, tabii ki direksiyonlar sökülüp sola geçirilmiş durumda. Her dolmuşta bir çığırtkan var, vücudunun yarısı dolmuşun dışında işini görüyor. Araçlar öylesine külüstür, trafik öylesine vahşi ki, sadece çığırtkan değil, herkes kelle koltukta seyahat ediyor. Natalia'nın söylediğine göre sık sık kaza oluyormuş, ama bir çözüm arayışı var gibi de görünmüyor.

lima_kucukler.jpg
Lima'da toplu taşıma

Lima'da kaldığımız üç-dört gün içinde dolaştığımız yerlerden Museo de la Nacion, Museo Arqueologico Rafael Larco Herrera ve San Francicso Kilisesi özellikle aklımızda yer etti. İlkinin yer etmesinin nedeni, orada bulunduğumuz sırada ev sahipliği ettiği sergilerden biriydi. Quechua dilinde “hatırlamak” anlamına gelen Yuyanapaq adlı sergi, 1970'lerde kurulan ve Abimael Guzman'ın başını çektiği, emperyalizm karşıtı devrimin yalnızca silahların kullanılmasıyla gerçekleştirilebileceği inancındaki Sendero Luminoso örgütünün ülkeyi nasıl bir kaos ve teröre sürüklediğini belgesel niteliğindeki fotoğraflar ve videolarla kapsamlı bir biçimde ele alıyordu. Serginin etkileyici olmasının en önemli nedeniyse, ulusal bir müzede yer almasına rağmen bu kanlı yıllarda polisin de en az Sendero Luminoso kadar payının olduğunu gözler önüne sermesi, yani tarafsız yaklaşımıydı.

Hayatını Peru'daki arkeolojik araştırmalara adayan Rafael Larco Herrera'nın adını taşıyan ve özel bir vakfa ait olan diğer müzeyse kaçırılmaması gereken bir yer. Şu an Peru ülkesinin yer aldığı topraklar üzerinde kurulmuş bütün medeniyetleri kronolojik sıralamalarına göre hem şemalar hem de cömert İngilizce açıklamalarla takip edebiliyorsunuz. Özellikle seramik eserler üstüne yoğunlaşan müze, erotik seramiklere ayrılan galerisiyle benzer müzelerden farklı bir bakış açısı sunuyor ve eski medeniyetlerin hayatı, cinselliği, ölümü, doğurganlığı nasıl yorumladığı konusunda daha çok fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Modern hayatta tabu olarak kabul edilen bazı kavram ve imgelerin o zamanki toplumlar için doğal hayatın bir parçası olduğunu fark ediyorsunuz.

Sala_erotica.jpg
Sala erotica'daki seramiklerden bir örnek

17. yüzyılda inşa edilen San Francisco Kilisesi'ni ilgi çekici kılansa, ancak rehber eşliğinde gezilebilen müzesi. Sanat eserlerini bir tarafa koyalım, insanı asıl etkileyen görüntü, manastırın altında yer alan ve mezarlığa gömülmek yerine tanrıya daha yakın olmayı tercih ettiklerinden burada çürümeyi tercih eden yaklaşık 70.000 kişinin parçalara ayrılarak sınıflandırılmış kemikleri. Ayrıca manastırın içinde yer alan kubbelerden birinin içeriden görüntüsü, Emevilerin İspanyol mimarisi üzerindeki etkisini açıkça gösterecek kadar cami kubbesini andırıyor.

Lima_daki_..ilisesi.jpg
Lima'daki San Francisco Kilisesi

Burada daha keşfedilecek şeyler olduğunu düşündüğümüzden, Bogota uçuşumuzdan önce de şehirde bir-iki gün geçirmeye karar vererek pisco'nun memleketi İca şehrine otobüs biletlerimizi alarak Lima'ya ve Natalia'ya şimdilik veda edip yola koyulduk.

Lima_da_Na..Luz_ile.jpg
Natalia ve Luz ile son akşam

Deniz Koç

Posted by acikbilet 17:41 Archived in Peru Tagged backpacking Comments (0)

(Entries 53 - 56 of 85) « Page .. 9 10 11 12 13 [14] 15 16 17 18 19 .. »