A Travellerspoint blog

Şairlerin ve şehitlerin vatanı

Nikaragua

semi-overcast 30 °C
View First 12 Months & Mexico & Central America on acikbilet's travel map.

Sınır kontrol binasının camlarını neredeyse baştan aşağı kaplayan flamaları gören bir an için “Nikaragua'nın bayrağı kırmızı-siyah mıydı?” diye tereddüt edebilir, ama hayır, sınır kapısında ülke bayrağından daha çok ve daha görünür bir şekilde bulunan bu bayrak, iktidardaki FSLN'nin bayrağı. Bir sınır kapısında ülke bayrağı ile ülkede iktidarda olan partinin bayrağını yan yana görmek şaşkınlık verici. (1)

devrim_m_z..ndinist.jpg
İki bayrak tek vatan

FSLN'nin doğum yeri Leon'da Devrim Müzesi'ne gittik. Harap bir taş binanın giriş katı, duvarlara asılan ve geçen yılların sararttığı gazete kupürleri, fotoğraf ve şiir fotokopileri, bayraklarla kaplıydı. Müzede bize eşlik eden Edgardo, FSLN'nin “tercerista” grubunda olduğunu söyledi. İç savaşta tüfeği eline alıp Kontra'larla çatışan gruba verilen isim bu. Sloganları, Küba'nın “patria o muerte”sinden (vatan yahut ölüm) esinle “patria y libertad”, yani “vatan ve özgürlük”. Yine de, fotoğraftaki resme dikkatle bakarsanız, eli “machete”li bir tercerista'nın, bir “kontra”nın kafasını uçurduğunu göreceksiniz: (başka yerlerde olduğu gibi burada da) vatan için ölen de, öldüren de kutsallar hanesine yazılıyor.

devrim_m_zesi.jpg
Devrim Müzesi'nde

Müzede Edgardo'yla yaptığımız gezide, olanları canlı bir şahidinin ağzından dinlemiş olduk (zaten canlı olmasa şahit değil, şehit olurdu: Arapçada aynı kökten kelimeler). Silahı eline aldığında daha 15 yaşlarında olmalıydı. Yüzüne baktıkça, ne şartlar altında savaşa katılmış olduğunu düşünmekten alıkoyamıyorduk kendimizi. Çocuk yaşta birinin büyük bir kararlılıkla taraf tutması ve düşman ilan edilene şiddet uygulaması yetişkinlerle kıyaslanınca çok daha kolay. Acaba olgunlaştıkça fikirleri değişmiş miydi? (Belki de hasbel kader) Reagan yönetiminin beslediği Kontra'lara karşı durarak “iyi adam”ların yanındaydı, yine de insanın bir birey olmasına izin vermeyen bu kutsallar sisteminde şu an geldiği noktayla hayal ettiği ve uğruna kan döktüğü sonuç aynı mıydı acaba? Konuşmamız süresince sorguladığını hissedemedik. Müzeden ayrılmadan önce elimizdeki kitabı gösterdik. Yazarı, bizim için devrimin ikinci şahidiydi: Salman Rushdie. Sandinistlerle Nikaragua'da geçirdiği iki haftayı anlattığı The Jaguar Smile'ı okumamıştı. “Biz şiir seven bir milletiz,” dedi.

_ehitler_ve__airler.jpg
Kahramanlar
Starred_Photos44.jpg
Leon'da Sandinist ruh
leon_da_i_..ocuklar.jpg
İç Savaş'ı tasvir eden duvar resminin önünde oynayan çocuklar

Portreleri ve büstleri şehrin sokaklarını dolduran, her gün tüyler ürpertici bir sirenle dakikalarca anılan şehitlerin en kıymetlileri şairlerdi elbet. Somoza'yı öldüren şair Perez'in ardından bir gelenek haline gelmişti. Salman Rushdie'yle konuşan Sandinist şairlerden biri, halka mesajı dolaysız iletmek için mükemmel bir araç olduğunu söylüyordu. Akılda kalıcı, ezberlemesi ve öğretmesi kolay; romanla karşılaştırıldığında mantıklı bir çözüm. Vatanına sevgisini şiirleriyle ifade ederek Sandinist devrime katkıda bulunan şairlerden biri de Gioconda Belli, ancak Edgardo'nun aksine zaman içinde devrimin gittiği yönden memnun kalmayarak yollarını ayıranlardan. Rushdie'nin kitabı Sandinistlerin davasını zekice yorumlar eşliğinde sunmakta başarılı olduğu için, Belli'nin ve onun gibi birey olma gayretindeki diğer kişilerin niye memnun olmadıklarını anlaşılabiliyor. İfade özgürlüğü, kadın hakları, sekülerlik için destek verenlerin üst üste hayal kırıklığı yaşayarak inançlarını yitirmiş oldukları belli. Onlar gidince geriye kalan, çoğu acemice duvar resimlerinden yansıyan ve şematik simgeler sistemi üzerine kurulu bir düzen.

bir_nikara..n_detay.jpg
Nikaragua'da bir otobüsün içindeki süslemelerden detay
granada_da..r_arada.jpg
Kutsallar

Leon'dan yine emektar Amerikan okul servisi Bluebird'lerden biriyle Granada'ya doğru yola çıktık. Her zamanki gibi, -şoförünün gözbebeği olarak- süslenmişti ve metrede bir duraklayarak yolcu topladı. Granada'da kaldığımız otelin girişindeki iki resim ilgi çekiciydi. Che, resminde değişime uğrayarak yanında duran İsa'nın halesini kapmış ve onunla özdeşleşmişti sanki. Nikaragua'da, Küba'daki devrimin aksine dini kurumlarla omuz omuza bir devrim gerçekleştiğinden, geleneksel Orta Amerika dinibütünlüğü yeni ikonlarla devam ediyordu.

omatepe_ye..a__rken.jpg
Concepción Volkanı
omatepe_va.._2009_d.jpg
Maderas Volkanı

Costa Rica'ya doğru ilerlerken Omatepe Adası'ndan geçtik. Feribotla adaya yaklaşırken, günbatımı sırasında simetrik Concepción Volkanı'nın üstüne pamuk gibi toplanmış bulutun görüntüsü çok hoştu. Adadan ayrılırken, Maderas Volkanı ise tütüyor gibi görünüyordu. Onları da son fotoğraf olarak ekleyelim.

Bir Deniz Koç ve Barış Pala ortak yazısı

(1)Fotoğrafları inceleyip yazıyı okumadan evvel geri plana biraz göz atmakta fayda olabilir: İspanyol koloni dönemi bitip de kısa ömürlü Orta Amerika Federasyonu dağıldıktan sonra 1838'de bağımsızlığını kazanan ülke 20. yüzyılın başlarına kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin güdümünde ya da işgalinde bir yüzyıl geçirir. 1930'lu yıllardaki işgali sırasında ordunan ayrı olarak Ulusal Muhafızlar (UM) adı altında bir güvenlik teşkilatı oluşturan ABD, eğitimini ABD'de almış UM komutanı Somoza'nın, ülkedeki Amerikan varlığına karşı başlayan gerilla hareketinin direnen tek temsilcisi Augusto Cesar Sandino'yu öldürtmesi ve güvenilirliği tartışmalı 1937 seçimlerini kazanarak ülkenin başına geçmesiyle rahatlar ve dizginleri Somoza'ya bırakır. UM'yi kişisel ordusu gibi kullanan Somoza kısa sürede ülkeyi sıkı bir cendereye almayı başarır. 1956 yılında şair Rigoberto Lopez Perez'in Leon'da katıldığı bir resepsiyon sırasında öldürdüğü baba Somoza'nın yerini oğulları doldurur. Luis Somoza'nın kalp krizinden ölmesini takiben Anastasio Somoza ülkenin tek lideri olur. Managua'yı yerle bir eden 1972 depremi sonrası Somoza'nın uluslararası kuruluşlardan gelen yardımları kendi kasasına aktarmasıyla artan huzursuzluk, ismini Sandino'dan alan FSLN'nin (Frente Sandinista de Liberacion Nacional – Sandinist Ulusal Özgürlük Cephesi) halk arasında destek bulmasını sağlar. Silahlı mücadele ve sosyal örgütlenmeyi bir arada götüren FSLN güçlenirken, sadece kendi cebini düşünmeye başlayıp ülkenin zengin kesiminin de desteğini kaybeden Somoza Temmuz 1979'da ülkeyi terk eder ve FSLN yönetimi devralır. Devrimi takip eden 5 yıl boyunca ülkeyi yöneten FSLN, 1984'deki seçimleri kazanır 10 yıl boyunca bir yandan devraldığı çökmek üzere olan ekonomiyi düzeltmeye çalışıp, eğitim ve sağlık konularında ilerleme kaydetmeye çalışırken bir yandan da ABD tarafından finanse edilen Kontragerilla ile savaşmak zorunda kalan FSLN 1990 yılındaki seçimleri kaybeder. 2007 yılındaki seçimlerde birinci parti olmayı başaran FSLN'nin devrim yıllarındaki lideri Daniel Ortega ülkenin başkanı olur. Yandaşı olsun olmasın, birçok Nikaragualı için FSLN'nin bir siyasi parti olmaktan öte anlamlar taşıdığı aşikar.

Posted by acikbilet 09.11.2009 6:29 AM Archived in Backpacking | Nicaragua Comments (2)

Muz Cumhuriyeti'nde bir gün

Honduras

rain 29 °C
View First 12 Months & Mexico & Central America on acikbilet's travel map.

Honduras'ta darbe olduğu haberini, Miami'den Mexico City'ye giderken almıştık. Askerler Manuel Zelaya'nın konutunu sabah karşı basıp başkanı bir askeri üsse götürmüştü. El Salvador'a gelene kadar Kosta Rika'ya gönderilen devrik başkan bir-iki kere ülkeye girmeye çalışsa da, yeni yönetimce geri çevrilmişti. El Salvador ve Nikaragua sınırları arasında yer alan Choluteca'da bir gece kalıp kısa süre de olsa Honduras'ı görmek istedik.

Zelaya'nın o sıralarda içeri girme teşebbüslerinde bulunduğu Nikaragua sınırından da, başkentten de uzak olan coğrafi konumu nedeniyle olsa gerek, burası darbenin etkisinde bir şehre benzemiyordu. Choluteca gündelik işlerle meşguldü; işportacı tezgahlarının kapladığı sokaklarda insanlar alışveriş yapıyor, berberler saç kesiyor, dolmuş muavinleri yolcu toplamaya gayretiyle koşturuyordu. Şehrin meydanına yürüdüğümüzde, küçük bir grubun devrik başkan “Mel”in görevine iade edilmesi için gösteri yaptığını gördük. Zelaya'nın toprak sahibi varlıklı babasından devraldığı “Mel” takma adı herkesçe kabul görmüş olsa gerek, gazetelerde dahi bu adla anılıyordu. Ertesi gün aldığımız El Heraldo gazetesinde, gençlerin Kasım ayında yapılacak seçimlere katılımının sağlanmasıyla ilgili bir haber manşet yapılmışken, içeride bir sayfa yeni atanan başkan Micheletti'nin ABD büyükelçisi Hugo Llorens'in “Mel”in anayasada değişiklik yapmak istediğinden haberdar olduğuna dair iddiasına ayrılmıştı.

el_heraldo.jpg
El Heraldo'dan bir sayfa

Llorens'le Zelaya'nın fotoğrafını görünce, daha önceleri Radikal'deki bir haberde Zelaya'nın “kovboy şapkası”ndan söz edildiğini hatırladık. Şapkadan bu şekilde söz edilince, Honduras'ın kırsalında yaşan insanların gündelik kıyafetinin bir parçası olduğu gözden kaçıyor ve imge bambaşka anlamları da beraberinde getiriyor.

Her ne kadar Guatemala kadar yeşillik olmasa da, Honduras'ta da tropik iklim var. Bu zamanlar yağmur sezonu olduğundan, öğleden sonra başlayan sağanak yağış bütün sokakların dereye dönmesine ve elektriğin kesilmesine neden oldu. Hava kararınca sandalyemizi avluya karşı çekip şimşeklerin etrafı aydınlatmasını izledik.

pasifik_ot..oluteca.jpg
Yağmur ertesi otelin avlusunda güneşte kurutulan çamaşırlar

Ertesi sabah bindiğimiz Nikaragua sınırına giden dolmuş tarafsız bölgeye yaklaştığında neye uğradığımız şaşırdık. Yürümek zorunda olduğumuz sözüm ona dört kilometrelik yol boyunca bizi taşımak isteyen bisiklet sürücüleri daha dolmuş durmadan çantalarımızı kapıp derme çatma kasalarına yüklemeye başladılar. Hışımla çantalarımızı geri alıp yürümeye çalıştık. Bisikletçi barikatını yarıp daha 3-5 metre ilerlemiştik ki, bu sefer dövizciler etrafımızı sardı. Yarı İspanyolca, yarı Türkçe nidalarla dövizcileri de yanımızdan uzaklaştırdık ve o güne kadarki en curcunalı sınır kapısını geçerek Nikaragua'ya ulaştık.

Posted by acikbilet 06.10.2009 8:29 AM Archived in Backpacking | Honduras Comments (0)

Vecd içinde bir ülke

El Salvador

sunny 28 °C
View First 12 Months & Mexico & Central America on acikbilet's travel map.

Guatemala City'nin merkezinde, geniş şemsiyeler ve seyyar mangallardan tüten dumanın altında kalan sokak satıcılarının tezgahlarını aşarak otobüs firmasının terminaline girdik. Firma adının yazdığı bir tabela olmasa da, otobüsü garajın içine sanki gizler gibi yerleştirip perdelerini de sıkı sıkı kapamış olsalar da, bilet satanlar otobüsün El Salvador'a gittiğini doğruladılar. Bu defa Bluebird'de değil, eski bir Greyhound otobüsündeydik. Yeşil dağların etrafını dolaşan ve zengin banliyölerin bahçe kapılarının önünden dolaşan otobanı geçtikten sonra giderek daralan yolda ilerleyerek yaklaşık iki saat sonra sınıra ulaştık.

Guatemala'dan çıkıp da El Salvador kısmına geçtiğimizde, otobüs durur durmaz içeriye sınır polisleriyle birlikte “pupusa” (1) satıcıları doluştu. Yerli nüfusunun yoğun olduğu Meksika ve Guatemala'dan sonra, gördüğümüz insanlar Avrupai yüz hatlarıyla ilgi çekiciydi. Kolonileşme süresince en ezilen halk yerlilerken, bağımsızlığın ardından da katliamlarla sayıları daha da azaldığı için diğer ülkelerdeki nüfus yoğunluğuna burada rastlanamıyordu.

Polisler işlerini hemen bitirdiği için çok geçmeden yola devam edeceğimizi sanmakla hata ettiğimizi anladık, çünkü görünüşe bakılırsa yolculardan birinin bavulu dolar banknotlarıyla doluydu. Diğer yolcularla birlikte, sıcaktan giderek kızan beton banka dizilmiş oturuyorduk. Kadınlardan biri, gidip gelip haber taşıyor, hanım arkadaşlarıyla durumu değerlendiriyordu: “Kozmetik de çıkmış çantasından!”, “Görüyor musunuz, kaldık mı şimdi burada!”, “E bizim ne suçumuz var peki?”... Dört saat kadar bekledikten sonra, bavul sahibiyle birlikte yeniden bindiğimiz otobüs yola devam etti.

Santa Ana'ya ulaştığımızda henüz güneş batmamıştı, bütün sokaklar canlıydı. İkinci kattan eski eşya yığılmış avluya bakan odamızda isteyebileceğimiz her şey mevcuttu: vantilatör, rutubet kokmayan bir banyo ve temiz çarşaflar. Gece iyi bir uyku çekebilecek olmanın mutluluğuyla yemek yemeye çıktık. Hava karardığı için, az önceki kalabalık bir anda yok olmuştu. Gördüğümüz ilk açık lokantada peynirli pupusa yiyip odaya döndük. Yattığımızda gece sessizliği vardı, ancak geç saatte yan odada kalan adam bağıra bağıra incil okumaya başladı. Zaman zaman uyanıyor, sonra tekrar dalıyorduk. Komşumuz, vecd içinde sabahı etti.

pinatalar.jpg
El Salvador sokaklarında bir piñata satıcısı. Piñata, çocuklara doğum günlerinde alınan, içi şekerlemeyle dolu bir kukla çeşidi. Yükseğe asılıyor ve çocuklar ellerindeki sopayla vurarak parçalayıp içindeki şekerlemeleri boşaltmaya çalışıyorlar.

Güney ve Orta Amerika'daki bütün fakir ülkelerde din çok önem taşıyor, ama El Salvador'da gündelik hayata etkisini daha net gözlemlemek mümkün. Santa Ana'dan San Salvador'a gitmek için bindiğimiz Bluebird'de salsa kisvesi altında ilahiler çalıyordu örneğin, solist zaman zaman haleluyalarla kendinden geçiyordu. San Salvador'da yerleştiğimiz otel odasındaki televizyonda dini ağırlıklı üç-dört kanal mevcuttu ve İspanyolca-İngilizce yayın yapan bir kanalda gün boyu rahiplerin vaaz verişinin ardından sahneye çıkarak titremelerle kendinden geçen ve artık ayakta duramayarak kaskatı yere düşen insanlar canlı yayında gösteriliyordu. Pazar sabahına denk gelen bir gün ise, bir Iggy Pop parçasıyla uyandık. İspanyolca seslendirilen şarkının sözleri çevrilmemiş, İsa aşkını ifade edecek şekilde yeniden yazılmıştı. Rahip, gitar ve davul eşliğinde rock parçaları söylüyor, esrime halindeki ahali de nakarat bölümlerinde sahnedeki gruba eşlik ediyordu. Dışarı çıkıp yürümeye başladığımızda, her sokaktan ayrı keskin gitar riff'leri ve çığlıklar geliyordu.

Sakinleri için bir alışveriş mabedi olduğunu keşfettiğimiz San Salvador'un yeni genişleyen kısmı birbirine otoparklarla bağlanarak devam eden onlarca büyük ve modern alışveriş merkeziyle dolu. Şehrin eski merkeziyse daha az gelirli sakinlerin geldiği bir açıkhava pazarına dönüşmüş gibi. Dev katedral pabucunu sokak aralarındaki eğlenceli kiliselere kaptırmış görünüyor.

san_salvad..tedrali.jpg
San Salvador'un Metropolitan Katedrali

San Salvador'un ardından, bir geceyi Honduras yolu üstündeki San Miguel'de geçirdik. Bu küçük şehre ulaştığımızda yine akşam olmak üzereydi. Hava karardıkça boşalan ve ıssızlaşan, her köşesinde çok kötü durumda olduğu belli olan bir evsizin ya da sarhoşun yattığı sokaklarda açık “comedor” bulamadık ve ayaküstü bir şeyler atıştırarak sigara kokan odaya geri döndük, sabah da ilk otobüsle bu tekinsiz şehri terk ederek sınıra gittik.

Deniz Koç

(1) Pupusa, mısır ya da pirinç unundan bir hamur topunun içine malzeme konup avuç içinde düzleştirilmesi ve sac üstünde kızartılmasıyla yapılan, El Salvador'a özgü bir yemek.

Posted by acikbilet 27.09.2009 4:42 AM Archived in Backpacking | El Salvador Comments (0)

“Con mucho gusto!”

Guatemala

overcast 24 °C
View First 12 Months & Mexico & Central America on acikbilet's travel map.

Belize'den çıkıp Guatemala sınır polisinin önüne geldiğimizde, seyahatimizdeki ilk rüşvet vakasıyla karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Sınır polisi işlemleri bitirdikten sonra bizden 20 quetzal istedi. Resmi olarak alınan ücretlerin tabelayla ilan edilmiş olması gerektiğinden işkillendik, üstümüzde Guatemala parası olmadığını söyleyerek sıyrılabileceğimizi düşünürken memur “Dolar da verebilirsiniz, 6 dolares rica edeyim,” dedi. Etrafımızdaki herkesin elinde bir miktar parayı hazır etmiş beklediğini görünce, biz de 6 doları memura uzatıp paranın çekmecede ağzı açık bekleyen üzeri $ işaretli saman zarfa girişini izledik. Miktar çok olmasa da, bu işin sistematik olarak, hiç utanıp sıkılmadan açık açık yapılması nedeniyle sanki Guatemala vatandaşıymışız gibi canımız sıkıldı.

Peten Itza Gölü'nde, kıyıdaki Santa Elena'ya sadece yol ile bağlanan bir adaya kurulan Flores, taşra sıkıntısının üstüne bir anda turizm patlaması yaşadığı anlaşılan, herkesin evini restaturanta ya da otele dönüştürmesiyle insanın içini daha da daraltan bir mekan. En büyük Maya şehirlerinden biri olan 1,5 saat uzaklıktaki Tikal'i ziyaret etmek isteyip de ulusal park civarında ultra pahalı otellerde kalmak istemeyenlerin mecburen geldikleri bu küçük kasabada, otelinden, tur operatörüne, minibüs şoföründen, restaurantına tüm esnaf yabancıların parasının peşinde.

y_ld_z_sav.._mekan_.jpg
Tikal

Flores'ten Coban'a 2 minibüs, 1 motor, 1 minibüs sıralamasıyla 4 vesait kullanarak; birinden indiğimizde koştura koştura diğerine binerek gittik. Santa Elena terminalinden bindiğimizde neredeyse bomboş olan ilk minibüsümüz, karayoluna çıkmadan pazar yerine uğradı ve beş dakika önce boş olan yerler bir anda doluverdi. Minibüsün kapısının önünü mesken tutan satıcılar küçücük koltuklara yerleşmeye çalışan yolculara haşlama tavuk, gazoz, meyve, şekerleme satabilmek için çabalıyor, arka sırada oturanlar ürünlerini daha iyi görsün diye ara ara minibüsün içine girip çıkıyorlardı. Pazar yerini geride bırakıp yola çıktığımızda bütün yerler dolu, ayakta da 3-4 kişi olması rağmen yolda her el kaldırana durmayı ihmal etmeyen şoför ve muavin bir şekilde herkesi kutu gibi minibüsün içine sığdırmayı başararak bizi Sayaxche'ye, yolun bittiği Pasion Nehri'nin kıyısına kadar sağ salim getirdi. “Yolun bittiği” diyorum çünkü çok geniş olmamasına rağmen üzerine köprü yapılmamış olan bu nehri geçmek için motorlu kayıklara binmeniz gerekiyor. Biz de sırtımıza çantalarımızı alıp kayıkla karşıya geçip Chisec'e giden ikinci minibüsümüze bindik. Bu minibüsün içi de en fazla sayıda yolcu almak üzere dizayn edilmişti. Dört sıra koltuktan arkadaki iki tanesi 4 kişilik hale getirilmiş. 3. sıra en arka sıraya geçiş yolunu kapattığı için, en arkada oturanlar bagaj kapısından giriş çıkış yapıyor. Kolaylık olsun diye de 4'lü koltuktan bir parça kesilmiş, yerine de iniş çıkışlarda kolaylık olması için taburemsi bir koltuk konulmuş. Dizlerimiz karnımızda iki saat yol gidip, Chisec yakınlarında bir benzincide son minibüsümüze bindik. Doluluk açısından ilk iki minibüsü geride bırakan bu minibüsün muavini, Coban yolunun belli bölümlerini portbagajda gitmek durumunda kaldı.

kahve_a_ac_n_n_dal_.jpg
Kahve ağacının dalı

Guatemala'da kahve yetiştiriciliğinin merkezlerinden biri olan Coban'ın gelişiminde Alman göçmenlerin büyük rolü olmuş. 19. yüzyıl sonunda toprak satın alıp kahve yetiştirmeye başlayan Alman kökenliler, bir süre sonra bölgedeki ekilebilir toprağın büyük bölümünün sahibi haline gelmiş. 1940'ların başında ABD'nin baskısıyla zamanın hükümeti Alman göçmenlerin büyük kısmını ülkeden sürmüş olsa da bugün hala kahve çiftliklerinin büyük kısmı Alman kökenlilerin elinde. Şehrin sınırında yer alan ve rehber eşliğinde gezilebilen Dieseldorff kahve çiftliğinde kahve hem yetiştiriliyor, hem de çevredeki çiftliklerden gelen ürünlerle birlikte işleniyor. En kaliteli çekirdekler Avrupa ve Amerika'ya ihraç edildiği için Guatemala gibi yetiştirici ülkeler genelde İspanyolcada salyangoz anlamına gelen “caracol”leri, yani kavruk, düşük kaliteli çekirdekleri tüketiyor.

caracol_ve..kirde_i.jpg
Caracol ve yanında iri kahve çekirdeği; kavrulmadan evvel

Coban'dan Guatemala City'e (Guate) giderken bindiğimiz otobüs birinci sınıf olduğu için biraz ruhsuzdu, Guate'den bindiğimiz Quetzaltenango (Xela) otobüsü ise tam aksine bir şenlik: 40-50 yaşındaki eski Amerikan okul servisleri hemen hemen bütün Orta Amerika'da olduğu gibi burada da şehirler arası taşımacılığın yükünü sırtlanıyor. Ülkede bir
Bluebird* Kulübü var mı bilmiyoruz, ama sahiplerinin çok sevdiği ve gözleri gibi baktığı, otobüslerin rengarenk boyalarından, havalı kornalarından ve en dik yokuşları bile canavar gibi tırmanan motorlarından belli. İçleri çıkartmalarla kaplı şoför mahalli dışında gayet sade olan bu otobüslerde iki kişilik gibi görünen koltuklara yol ilerledikçe mutlaka üçüncü bir kişi ilişiveriyor. Guatemalalılar üçlemeye ilişkin özel bir teknik bir geliştirmişler: Siz iki kişi mesut bir şekilde otururken, yeni bir yolcu sizin sıranızın yanına geliyor, sırtını hafiften size dönüp, kaba etiyle hafiften ittirerekten koltuğun ucuna konuveriyor. Eninde sonunda bütün koltukların üçleneceğine o kadar emin ki insanlar, bir arka sırada boş yer varken önde iki kişinin yanına oturabiliyorlar. İşin güzel tarafı çoğu zaman adım atacak yer kalmayacak şekilde dolan bu otobüslerin dip dibe oturan yolcularının hiç yakınmamaları, sinirlenmemeleri ve gülümsemeleri.

xela-pana_otob_s_.jpg
Xela-Pana otobüsü

Ülkenin ikinci büyük şehri olan ve eski kolonyal yapılarını, arnavut kaldırımı yollarını koruyan Xela, İspanyolca öğrenmek isteyenlerin akınına uğramış. Her köşe başında bir İspanyolca kursu var ve tüm sokaklar bu kurslara giden Kuzey Amerikalı ve Avrupalılarla dolu; zira barınma imkanı da sağlayan bu kurslarda eğitim almak gayet ucuz. Biz de en azından bir hafta ders almaya niyetlenmiştik, ama sınırlı zamanımız olduğunu fark edip vazgeçtik ve vaktimizi şehrin sokaklarını arşınlayıp sabah kahvaltıda servis edilen ve buğday aşını andıran ama yulafla yapılan tarçınlı bir çorba olan moş ve benzeri yerel yemekleri keşfederek geçirdik.

panajachel..r_yemek.jpg
Atitlan'a karşı közlenmiş mısır yemek

Atitlan Gölü, üç volkanın eteğinde yer alan ülkenin Karayip kıyısındaki Izabal'den sonraki en büyük gölü. Genelde Tz'utujil ve Kaqchikel yerlilerinin yaşadığı gölü çevreleyen Sololá gibi şehirlerde hala yerel kıyafetler içinde insanlar görmek mümkün. Bizim kaldığımız göl kıyısındaki Panajachel eskiden sahil köyü iken, son 30 yıl içinde bir gringo kasabasına dönüşmüş, sahil şeride de epey kirlenmiş. Kasabada keyif alarak yaptığımız tek şey, göle karşı közde mısır yemek bir de pazarını gezmek için, helezonlar çizen yolları aşarak günübirlik 1,5 saat mesafedeki Chichicastenango'ya gitmek oldu. Bölgedeki en büyük yerli nüfusa sahip şehir olan Chichi'de pazar günleri kurulan açık pazarda her türlü meyve sebze ile birlikte eskiden törenlerde kullanılan ahşap oyma maske, biblo gibi el sanatları da bulunabiliyor. Şehrin tüm sokaklarını kaplayan tezgahlar, rengarenk kıyafetleriyle tezgahların başında duran ve söylediği fiyatı kararsız gibi görünmeniz üzerine iki dakika içinde yarıya kadar indiren yerliler, yan yana uzanıp giden
komedorlar** arasında bir günü geçirdiğimiz Chichi'den yanımızda 1 baykuş, 1 maymun ve 1 geyik maskesi ile ayrıldık.

chichicast.._pazar_.jpg
Chicicastenango pazarı

Guatemala'daki son durağımız Antigua'da kalacak yer bulmamız epey vakit aldı. Daha önceden belirlediğimiz yerlerin bir kısmı doluydu, bir kısmı ise kalınacak gibi değildi. Yol üstünde girdiğimiz hostellerden birinde banyolu, çift kişilik yataklı bir oda aradığımızı ve 2-3 gün kalacağımızı söylediğimiz resepsyonist çocuk bize istediğimiz gibi bir oda olduğunu söyleyerek banyosuz, iki ayrı yatağın olduğu ve sadece 1 gün için müsait bir odayı göstermesinin ardından sinirlerimiz tepemizde arka sokaklarda yürürken, oradaki dil okulunun içinden bir kadın çıkagelip boş odalarının olduğunu, bakmak isteyip istemediğimizi sordu. Şirin bir bahçe etrafına dizili odalardan birine
“con mucho gusto”lar*** eşliğinde yerleşip artık iyice ağırlaşan ve neredeyse bir saattir sırtımızda olan çantalarımızın sırtımızda yarattığı tahribatı üzerimizden atmaya çalıştık. Akşamüzeri dışarı çıkınca tam anlamıyla görme imkanı bulduğumuz Antigua, umduğumuzun aksine tam anlamıyla bir turizm merkezi çıktı. Kolonyal mimarisi çok iyi korunmuş eski şehirde her köşe başı, Arjantin, İtalyan, Japon ya da Meksika restaurantı. Turistlerin ve sevimsiz başkentte değil de bir saat mesafedeki bu huzurlu şehirde yaşamayı tercih eden zengin Guatemalalıların gittikleri bu yerlere gitmek istemediğimizden ilk gün yemek yiyecek bulmakta epey zorlandık, ikinci gün de küçük bir pastane dışında bir yer bulamadığımız için inadımızdan vazgeçip Orta Amerika'da Japon yemeği yedik. Gecelerimizse yan odamızda kalan ve okuldaki ufak tefek işleri yapan ve anlatacak çok hikayesi olan Edgardo ile sohbet ederek geçti. Yedi sene California'da yaşayan ve o zamanlar bir özel dedektifin yanında çalışan 50'li yaşlardaki Edgardo'nun ailesi de Atitlan civarındanmış. Büyük büyük dedesi bir fırtına esnasında kayıkları devrilen yerlileri kurtardığı için yerlilerin çok saygı duyduğu bir insanmış ve iç savaş sırasında bölgede ordunun yaptığı yerli kıyımını araştıran bir gazeteci yazı dizisinde aslen İspanyol kökenli olan dedesinde de bahsetmiş. Özel dedektiflik şirketleri sandığımızın aksine sadece yasak aşkları ortaya çıkarmak ya da kayıpları bulmakla uğraşmıyorlarmış, en büyük müşterileri yanlış beyanda bulunan müşterilerini faka bastırmaya çalışan sigorta şirketleriymiş.

antigua_da..unyalar.jpg
Antigua'da sardunyalar

36 yıl süren iç savaşı ancak 1996'da geride bırakabilen ve Orta Amerika'daki en fakir ülkelerden biri olan Guatemala'dan Edgardo'nun “Allah'a emanet olun” uğurlamasıyla ayrıldık. Bir sonraki durağımız El Salvador olacaktı...

Barış Pala

  • Amerikan filmlerinin ayrılmaz parçası sarı senkli okul otobüslerini üreten firmalardan en büyük olanı.
  • * Orta Amerika'da ayaküstü lokanta ya da büfeler için kullanılan genel isim.
  • ** “con mucho gusto”: Guatemala İspanyolcasında “bir şey değil” anlamına gelen “con mucho gusto”, aynı zamanda bir kişinin bir işi memnuniyetle yapacağını ifade etmek için de kullanılıyor.

Posted by acikbilet 24.09.2009 6:41 AM Archived in Backpacking | Guatemala Comments (0)

(Entries 6 - 9 of 75) Previous « Page 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 .. » Next