A Travellerspoint blog

February 2010

Hindistan'da inançlar, vejetaryenlik, Gandhi

Bharat masala

25 °C
View Seyahat on acikbilet's travel map.

bharat_masala.jpg
Hindistan'dan lezzetler (1)

Yarımadanın orta kuzeyindeki Khajuraho'daki bir “veg restoran”da güney yemeklerine olan hasretimizi giderirken, içeri Hindu bir çift girdi ve mutfağın “pure veg”, yani pür vejetaryen olup olmadığını sordu. Mutfağa yumurta girdiğini, yani pür olmadığını öğrenince, başka bir yer aramak üzere sokağa döndüler.

İnançların insanların bedenlerinde, giysilerinde, takılarında ve yaşadıkları mekanlarda birbirinden kesin çizgilerle ayrılarak temsil edildiği Hindistan'da, farklı dinler ya da mezhepler, takipçilerinin beslenme geleneklerinde de yerini buluyor. “Yediğin neyse osun” şiarını düstur edinen toplumsal gruplar için tencerelerinde fokurdayanlar, kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. İnsanlar, gündelik hayatlarını ve toplumsal ilişkilerini de diyetleri çerçevesinde yaşıyor. Örneğin, Jain dinine mensup bir kadın, pazara gittiğinde filesine asla havuç, soğan, turp gibi yerin altında yetişen sebzelerden doldurmuyor, çünkü Jainler insanlar ve hayvanlar gibi bitkilerin de ruhunun olduğuna inanıyor ve kök bir bitkinin yenmesi, ruhu olan bir canlının öldürülmesi olarak kabul edildiği için caiz değil. Öte yandan, Hinduizm'de kast sisteminin tepesinde bulunan brahminler, yemeklerine alt kastlardan bir kişinin gölgesi düşse yiyeceğinin “kirlendiğini” düşünüp yemeyi reddedebiliyor.

Bu örnekler tabii genel olarak sofular açısından geçerli, ancak sözü edilen yer Hindistan olunca sofuluk da zaman zaman uç bir durumu ifade etmekten çıkabiliyor: Geçen ay The Hindu gazetesinde okuduğumuz bir habere göre, Orissa'da çocuklarını gönderdikleri okulun yemekhanesinde “dalitler”in (2) yemek pişirdiğini öğrenen veliler ayaklanmışlardı. Gandhi'nin 1900'lerin başında, toplumun onun zamanına kadar “dokunulmaz” olarak adlandırılan, yani bir kasta mensup olmalarına izin verilmeyerek dışlanan ve ancak pis işlere layık görülen kesimini dokunulur kılma girişimi bile hala yerini bulmuş görünmüyor.

the_moral_..rianism.jpg
Barış, Gandhi'nin yazılarından derlenen Vejetaryenliğin Ahlaki Temeli'ni okurken

Gandhi, Ahmedabad'daki aşramını kurduktan sonra “dokunulmaz”ları -ya da kendi verdiği isimle “harijan”ları- onunla birlikte yaşayan diğer kişilerle eşit görmüş ve mutfakta yemek yapmak dahil her tür görevi üstlenmelerini sağlamış. Bu hareketiyle toplumun büyük bir tabusuna karşı gelen Gandhi, en yakınındakilerle dahi ters düşmüş. Çevresindekilerce mutfağına “pis insanlar”ı soktuğu düşünülerek sırt dönülse de, yazdıkları okunduğunda Gandhi'nin temizlik konusunda ne kadar titiz olduğu ve beslenme konusunda çok düşündüğü görülebiliyor.

İlk öğrencilik yıllarından itibaren kendini vejetaryenlik üstüne kafa yormak zorunda bulan Gandhi, otobiyografisinde “kötü arkadaşlar”ının yönlendirmesiyle bir dönem ailesinden gizlice et yediğini itiraf ediyor. Nedeniyse, Hindistan'ı sömüren Britanyalıların et yedikleri için güçlü olduklarına ve et yemediğinden güçsüz kalan Hintlileri hakimiyet altına aldıklarına kanaat getirmesi. Vejetaryenlik yeminini eğitim görmek üzere Britanya'ya gitmeden önce annesinin zoruyla eden Gandhi, yeni hayatında et yemediği için büyük zorluklar çekmiş, ama yine de yeminini bozmamış. Daha sonraları, Hinduizm'i anlamaya çalıştığı sıralarda vejetaryenliğin ahlaki boyutu üzerine düşündükçe zaman içinde annesine hak verdiğini anlatan Gandhi, et yememe felsefesini “Hakikat”e ulaşmak için izlediği yolun parçası olarak geliştirmiş. Ona göre, et yemek Britanyalıların bedenlerini besleyip güçlendiriyor olabilir, ama vejetaryenlik insanın ruhunu besleyen ve güçlendiren bir erdem. Vejetaryenlik Gandhi için spiritüel olduğu kadar politik bir anlama da sahip: Hiçbir canlıya zarar vermemeyi gerektiren ahimsa (şiddet karşıtlığı) hareketinin temel bir gereği.

Dini ve politik geleneğin parçası olarak vejetaryen mutfağın hakim olduğunu zevkle fark ettiğimiz Hindistan'da, her ne kadar hijyenik koşullar genel olarak ciddi bir sorun olsa da, yemek saatinin gelmesini iple çeker hale geldik. Baharatlı ve acılı karışımlarla hazırlanan yiyecekler, bundan böyle mutfağa girdiğimizde malzemelere bambaşka bir gözle bakmamızı sağlayacak kadar ilham verici.

Deniz Koç

(1) Sol baştan tanıtacak olursak: Yumurtasız domatesli omlet ve peynirli sandviç - sev puri - rava masala dosa ve uttapam- sheera (bir çeşit irmik helvası) - Bangalore'daki çiftlikte çalışırken öğle molasında yediğimiz sebze yemeği, yanında papad ve ragi topuyla beraber - güneyde muz yaprağı üzerinde servis edilen thali - dev paper masala dosa - mantarlı parotta - pav bhaji

(2) Gandhi'nin zamanında “dokunulmaz”ların adı “harijan” olarak değiştirilmiş. Ancak Hindistan'ın anayasasını yazan ve kendi de “dokunulmaz” olan Ambedkar, adı değişse de “harijan”ların yine aynı duruma mahkum kaldığını düşünerek Gandhi'yle fikir ayrılığına gitmiş. Hukuk insanı olması bir yana, Ambedkar, onun ardından kendilerine “harijan” değil “dalit” denmesini isteyen aynı toplumsal kesim tarafından artık kutsal kabul edilmiş ve tanrılaştırılmış durumda. Ülkenin her yanında boynuna çiçekten yapılmış bir kolye asılmış ve önüne adak olarak hindistancevizi bırakılmış bir Ambedkar büstü ya da heykeli bulabiliyorsunuz.

Not: Başlıktaki Bharat, Hindistan'ın kendi yerel dillerindeki ismi. Anadolu'ya “baharat”ın bu topraklardan geldiğini düşünecek olursak, Türkçede neden bu ismi kullandığımız anlaşılıyor gibi geldi. Tabii yolda etimoloji sözlüğüne bakmaya fırsat bulamadığımdan işkembeden atma hakkımı kullanıyorum.

Posted by acikbilet 22:53 Archived in India Tagged food Comments (2)

Patlıcanımla Oynama!

BT Brinjal

sunny 25 °C
View Seyahat on acikbilet's travel map.

john_ve_sw.._kap_s_.jpg

Hindistan'da geçirdiğimiz süre 3 aya yaklaşıyor. Bir ülkede bu kadar uzun süre kalınca – İngilizce yayın yapan gazete ve televizyon kanallarının yardımıyla – ülkenin gündemini takip etmeye başladık. Yakın geçmişte büyük kıtlıklar yaşayan ve yetmişli yıllardaki yeşil devrim (1) ile tarımsal üretimdeki verimliliği artırarak nüfusunu besleyebilir hale gelen ülkede gıda fiyatları ve tarım politikaları ile ilgili haberler hemen hemen her gün medyada yer buluyor.

Bundan yaklaşık iki ay önce çevre bakanı genetiği değiştirilmiş patlıcanın yaygın olarak üretilmesine izin verildiğini açıkladığında, konuya duyarlı kesimlerin devam eden protestoları iyice yükseldi ve bakan konu iyice inceleninceye kadar BT tipi patlıcanın ekimiyle kararın askıya alındığını duyurdu. (Genetik yapısına eklenen Bacillus Thuringiensis bakterisi nedeniyle tartışmaya konu olan patlıcana “BT Patlıcan” deniyor.) Takip edebildiğim kadarıyla genetiği değiştirilmiş organizmaların yetiştirilmesine karşı olan kesim, BT tipi patlıcan tohumunu üretip satacak olan ve %26'sı bu konuda dünyanın en büyük şirketi Monsanto'ya ait olan şirketin haksız kazanç elde edeceğini, deneme üretimleri yapılmış olsa da yeni organizmanın insan ve çevre sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkilerinin bilinmediğini, genetiği değiştirilmiş tahılların yaygın olarak üretilmesini takiben, ilk olarak genetiği değiştirilmiş bir sebzenin üretimine başlanmasıyla yöresel, doğal türlerin kayboluşunun hızlanacağını savunuyor. Gazetelerde görüşleri sayfa sayfa yayımlandığı için üretici şirketin lobicileri oldukları hissi uyandıran GDO savunucularıysa hali hazırda yaygın olarak kullanılan tohumun da hibrid bir tohum olduğunu, bitkinin gelişme evresinde hem kök hem de meyveyi korumak üzere yüksek miktarda kimyasal ilaç kullanıldığını, BT tipi patlıcanın meyvesininse genetik olarak böceklere karşı dayanıklılığı olduğu için sadece gövdesinin ilaçlanmasının yeterli olacağını, tohumun mevcut tohuma karşı daha pahalı olmasına rağmen üretim masrafının ve verimin daha yüksek olacağını dile getiriyorlar.

hasat_bekl..agi_ler.jpg
Hasat bekleyen "ragi"ler...

Organik bir çiftlik kurmak üzere Amerika'dan Hindistan'a giderken yol üstündeki ülkeleri gezen ve Türkiye'ye geldiklerinde İstanbul'da konuğumuz olan John ve Swetha'nın Bangalore'daki çiftliklerine tanışmamızdan yaklaşık bir yıl sonra gittik. Çapa sallayıp toprakla haşır neşir olduğumuz 10 gün boyunca konvansiyonel ve organik tarım ile ilgili artan merakım, patlıcan tartışmaları ile daha da pekişti. Toprağın ve yeraltı sularının kirlenmesine yol açan konvansiyonel tarım daha ne kadar sürdürülebilir? Mikro çeşitlilik prensibine dayanan organik tarım büyük ölçekte yapılabilir, yeterli üretim sağlanabilir mi? Herkesin içine sinecek genetik modifikasyonlar mümkün değil midir? Tüketim alışkanlıkları değiştirilmeden, üretim modelleri değişebilir mi? Epey bir araştırma yapmadan yukarıdaki sorulara yanıt bulup bir fikir oluşturamayacağım. Daha sonra bu konuya tekrar dönmek istiyorum.

Barış Pala

(1) Adı yeşil devrim olsa da bu devrim çevreye duyarlılık anlamında yeşil değil. İnşa edilen barajlar ve kanallar aracılığıyla sulanan topraklarda, verimliliği artırılmış tohumların, kimyevi gübre ve kimyasal ilaçlar eşliğinde yetiştirilmesi diye özetlenebilecek ve Amerikalı tarım uzmanı Norman Ernest Borlaug önderliğinde gelişen bu hareket, Hindistan'da milyonlarca insanın ölmesine yol açan açlık sorununa çare olmuş. Ancak bununla birlikte uzun vadede ülkenin gelir dağılımındaki bozukluğu pekiştirmiş ve giderek daha fazla kullanılan kimyevi ilaçlar, gübreler ve yoğun sulama nedeniyle toprağı fakirleştirip çevreye zararlı sonuçlar doğmasına yol açmış.

Posted by acikbilet 02:19 Archived in India Tagged food Comments (0)

“Yalnızca bir isim değil”

Shah Rukh Khan Shiv Sena'ya karşı

sunny 24 °C
View Seyahat on acikbilet's travel map.

baris_ve_deniz_trende.jpg
Trende

Jhansi'ye doğru ilerleyen trenin kuşetli vagonunda Barış'la bacaklarımızı karşılıklı uzatmış, pencereden üstümüze vuran zaman zaman bunaltıcı güneş ışığının altında kitaplarımızı okurken, arkamdan bir çocuk kafası uzandı ve hangi ülkeden olduğumuzu sordu. Cevabıma bir anlam veremeyen kafa yerine döndü, ben de bakışlarımı yeniden kitaba çevirdim. Bunun üstünden iki saniye geçmişti ki, çocuk, cevabında ikimizin de uzlaşabileceği bir soruyla tekrar kafasını uzattı:
- Taj Mahal nerede?
- Agra.
- Doğru.
Geri çekildi. İki saniye sonra:
- Hindistan'ı sevdiniz mi?
- Evet.
- Yüzde kaç?
- Hö?

Yine yerine döndü. Arkamdaki bir suflörden soru desteği aldığını duyabiliyorduk. Bu defa cevabını bile beklemeye sabredemeden sorularını sıralamaya başladı:
- Hindistan'ın başbakanı kim?
- Dünyanın en büyük okyanusu hangisi?
- Dünyadaki en büyük yedinci ülkenin adı ne? (Cevabı Hindistan'mış, ne şaşırtıcı değil mi?)
- Michael Jackson kaç yılında doğmuştur?

Araya sıkıştırabildiğim bir soruyla adının Lakshmi olduğunu öğrendiğim çocuğun trenden (neyse ki kısa süre sonra) inmeden önceki son sorusu, en sevdiğim aktörün adıydı. Çoktan seçmeli hazırlanan sorunun şıklarıysa şöyleydi:
a) Salman Khan
b) Amir Khan
c) Shah Rukh Khan

“Khan” parantezine alınmış gibi görünen Bollywood yıldızlarını artık biz de tanıyorduk. Son filmi Veer'in fragmanında bir karede fötr şapkası ve takım elbisesiyle beyaz eldiven geçirdiği elinde nazikçe tuttuğu bastonunu Londra sokaklarında tıkırdatan soylu beyefendi, diğer karede yağlanmış bronz bedeni üzerine doladığı kürklü deri parçalarıyla ortaçağda arenaya koşturan vahşi gladyatör pozları kesen Salman mı... 3 Idiots adlı son gişe filminde üç gerzek tiplemenin en jönü olarak komedinin hakkını vermek için kaşlarını oynatıp gözlerini belerten ve filmiyle Hindistan'daki eğitim sistemine büyük eleştiri getirdiği ileri sürülerek alkışlanan Amir mi... Yoksa, My Name is Khan filminde “sıradan bir adamın sıradışı yolculuğu” sloganı altında sırt çantasını yüklenip ABD'de otostop çekerek yol kat eden ve yad ellerde Hintli bir kız görüp aşık olan genç bir adamı canlandıran Shah Rukh mu...

shah_rukh_khan.jpg
Shah Rukh Khan

Size hangisi çekici geldi bilmiyorum, ama yakın zamanda diğerlerini geride bırakarak bütün gazete manşetlerini kaplayan, politikacıları birbirine düşüren, toplumsal ayaklanmalara yol açan, reklamcıların ellerini ovuşturmalarına, sinema salonu sahiplerininse endişe içinde uykusuz geceler geçirmelerine neden olan, Shah Rukh Khan. Nedeniyse, 60'larda ortaya çıkan, adını 17. yüzyılda yaşamış bir gerilla lideri olan Shivaji'den alan zenofobik oluşum Shiv Sena'yla ters düşmüş olması. Kendisi de bir kriket takımının ortaklarından olan Khan, bir röportajda, bu seneki oyuncu seçmelerinde Hindistan ligindeki hiçbir takımın vize sürecinde yaşanması muhtemel sorunları göz önüne alarak Pakistanlı oyuncu seçmemesi üzerine “Pakistanlı oyuncuların takımımda oynamasını isterdim” deyince, “Marahastra, Marathi konuşan Marahastralılarındır” şiarıyla beslediği bölgesel ayrımcılıkla yetinmeyip Hint milliyetçiliğinin bozkurtluğuna soyunan Shiv Sena taraftarlarını çileden çıkardı ve taraftarlar Shah Rukh'un yeni filminin gösterime girmesini engellemek için Mumbai sokaklarında terör estirmeye başladı. Shiv Sena'nın başını çeken Bal Thackarey'in de desteğini arkalarına alarak sinema salonlarının önündeki posterleri parçalayan, Shah Rukh'un evini basmaya çalışan taraftarlar, seyircilere de filme gitmemeleri için gözdağı veriyordu. Bütün bu karmaşa içinde, yıldızın hayranları bağlılıklarını Reebok'ın çıkardığı “It's more than just a name” (Yalnızca bir isim değil, daha fazlası) yazılı tişörtleri üzerlerine geçirerek polis koruması eşliğinde salonları doldurarak gösteriyordu. Bu arada, Shah Rukh, Berlin Film Festivali esnasında fırsat buldukça hayranlarına twitler gönderiyor, onların sevgisine layık olmaya çalışacağını, güvenlerini boşa çıkarmayacağını şakıyor ve söylediklerini geri almıyordu.

Şimdi ortalık durulmuş gibi görünüyor. My Name is Khan'a son olarak bugünün Radikal'inde rastladım. Nasıl olduysa, haberden şaşkınlık içinde çıkardığım kadarıyla, Berlin Film Festivali'nde Semih Kaplanoğlu'nun (çok merak ettiğimiz) Bal'ıyla aynı kategoride yarışmışlar. (Ve Altın Ayı'yı Bal kazanmış.)

Not: Lakshmi'nin son sorusuna, filmlerinde dans edip şarkı söylerken dev bir zombiye benzemesi açısından -Bollywood camiasında “Büyük B” olarak anılan- Amitabh Bachchan cevabını verdim.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 06:58 Archived in India Tagged backpacking Comments (2)

Kurtarma Yazısı!

16. aya girerken

sunny 26 °C

Shelter.jpg
"Evine dönemeyenlere sığınak": Pek manidar!

Seyahate çıkalı 15 ay geçti. Günlerimiz, bizi harita üzerindeki bir noktadan diğerine taşıyan araçlarda geçiyor, hayatlarımızı değişen mekanların, yüzlerin, alışkanlıkların düzensizliğine uydurmaya çalışıyoruz.

O_Lord_Bless_Our_Trip.jpg
Yolumuzu açık ihsaan eyle, o lord!

Son yazıda Hong Kong'daki iki günden söz etmiştik. Ardından, Güney Kore, Japonya ve Filipinler'den sonra Hindistan'a gittik, güneyinden Sri Lanka'ya geçip Hindistan'a geri döndük, hala da buradayız.

Güney Kore'de yediğimiz kimchi'lerden ve donatılan yer sofralarından, gezdiğimiz çeltik tarlalarından, çay teraslarından, geceleri kaldığımız “aşk otelleri”nden, zemini halı kaplı feribotlarda ayakkabımızı kapı önünde çıkarıp ahaliyle sarmaş dolaş gece uykusuna dalışımızdan...

Uskumru_sevinci.jpg
Güney Kore: Andong'da uskumru sevinci
Busan_dan_..feribot.jpg
Güney Kore: Busan'dan Jeju'ya gece feribotu

Japonya'da tren pasosunu yetkilileri bu uygulamayı düşündüklerine bin pişman edecek kadar sık kullandığımızdan, abartıp bir defasında en kuzeydeki Sapporo'dan en güneydeki Nagasaki'ye 0 dakika bekleme payıyla 6 tren değiştirerek 21 saatte indiğimizden, ramen ve sushi bağımlısı haline geldiğimizden, çok sevgili dostlarımız Yoshie, Benjamin, Takaya, Jun ve Sunao sayesinde 24 günlük seyahatimizde yalnızca bir gece yalnız kaldığımızdan...

Raaammeeeen__.jpg
Japonya: Raaaameeeeen!!
Sushiiii_.jpg
Japonya: Suşiiiiii!!
Yer_yatakl..Classic.jpg
Japonya:Yer yataklı Sapporo treninde Sapporo Classic marka bira keyfi
Men_ur__inkansen.jpg
Japonya: Menşuur Şinkansen dedikleri Japon treni
Cuties.jpg
Japonya: Cuties/Şirineler
Biz_de_Cutie_yiz__.jpg
Japonya: Biz de şirineyiz!

Filipinler'de alçalan uçaktan başkentin büyük kısmın sel altında olduğunu rahatça görebildiğimizden ve felaket yüzünden pek çok insanın kaldırımlarda yaşadığından, Manila'dan ancak Tacloban'a kadar gidip orada da hasta olup odadan çıkamayışımızdan, şansımıza kaldığımız odada ocak ve buzdolabı olsa da pişirdiğimiz hiçbir şeyin tadının olmayışından, ülke genelinde harıl harıl bir misyoner çalışma sürdüğünden ve Barış'ı her görenin peder zannettiğinden...

Tacloban_da_kablolar.jpg
Filipinler: Gökyüzünü kaplayan kablolar
Tagbilaran_Yolu.jpg
Filipinler: Seyyar satıcı
Tagbilaran_a_gidi_.jpg
Filipinler: Tagbilaran yolunda
Jeepney.jpg
Filipinler: Bu da menşuuur Filipin dolmuşu, "jeepney"

Sri Lanka'da saat başı seylan çayı içtiğimizden, yediğimiz kottu rotilerden ve “curd and honey” yani ballı yoğurtlardan, bugün narsisist Rajapaksa'nın galibiyetiyle sonuçlanan seçim yarışının o günlerde rakibi General Fonseka'yla tam gaz devam edişinden, Ella ve Kandy arasındaki 160 kilometrelik yolu trenle 9 saatte kat edişimizden...

Rajapaksa_..a_kar__.jpg
Sri Lanka: Rajapaksa Fonseka'yı döver
Galle_de__..y_s_nda.jpg
Sri Lanka: Galle'de deniz kıyısında
Galle_de_y_zenler.jpg
Sri Lanka: Denize girenler
Ella.jpg
Sri Lanka: Ella'da...

...söz edemedik henüz. Hepsine geleceğiz, geridönüşlerle ayrıntıları anlatacağız. Ancak mekan kısıtlamasını aşmaya karar verdik, bu şekilde blogu güncel tutmak istiyoruz. Bu işe de Hindistan'da başlıyoruz. Hadi bakalım...

Açık Bilet ekibi:
Deniz Koç ve Barış Pala

Posted by acikbilet 03:38 Archived in India Tagged backpacking Comments (2)

(Entries 1 - 4 of 4) Page [1]