A Travellerspoint blog

Peru

Dünyanın Biraları: Peru

Besleyici ve serinletici...


View Seyahat & Chile & Colombia on acikbilet's travel map.

PERU

Peru'da gittiğimiz yerlerde hava genelde epey soğuktu. Soğuk havada insanın canı pek fazla bira içmek istemiyor. İki sıcak yerden biri olan Ica'da da bira yanında yediğim peynirli patatesten zehirlenince birayla arama bir mesafe girdi diyebilirim. Buna rağmen görev bilinci ile olabildiğince bira denemeye çalıştım. Peru biraları bize Brezilya ve Arjantin'de içtiğimiz biralara göre daha tatsız geldi. İçlerinde en iyisinin ülkenin hemen her yerinde bulunabilen Cusqueña olduğunu söyleyebilirim.

peru.jpg

Neler İçtik:

Cusqueña
Pilsen
Arequipeña
Franca
Cristal

Barış Pala

Posted by acikbilet 19:48 Archived in Peru Tagged food Comments (0)

Yeniden Lima'da

Peru'ya veda

sunny 24 °C
View Seyahat & Colombia & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Virajlı Cuzco-Lima yolunu Tepsa şirketinin müşteri memnuniyetine aşırı önem vermesi sayesinde yumuşak dönüşlerle, ama 20 saatte aştık. Deniz seviyesine döndüğümüz için hafiflemiştik. Çantalarımızdaki içinde şampuan, krem gibi sıvı bulunan kaplar da, yükseldikçe şişip patlıyorken, bu sefer basıncın etkisiyle büzüşerek yamuk yumuk bir hale gelmişti.

Peru'ya gelmiş, ama hala “ceviche” yememiştik. İlk gün, o kadar acıkmamış olsak da, erken gitmemiz tembihlendiğinden, saat yarımda Punto Azul'ün kapısında sıraya girdik. Önümüzde 15-20 kişi vardı, yarım saat kadar bekledikten sonra boşalan bir masaya geçtik. Deniz ürünleri ve balıktan yapılmış “ceviche” ile “tacu tacu” adlı bir yemekte karar kıldık. “Ceviche”, Peru mutfağına özgü bir tabak. Deniz ürünleri ve balığın misket limonuyla ateş olmadan pişirilmesiyle hazırlanıyor ve yanında kırmızı soğan ve kavrulmuş dev mısır taneleriyle servis ediliyor. Tacu tacu ise anladığımız kadarıyla yine deniz ürünleri ya da balıkla yapılan bir tür pilav. Daha önce Buenos Aires'teki Peru lokantasında denediğimiz “ceviche”den özellikle Barış'ın fazla bir beklentisi yoktu, ama insanların Punto Azul'ün önünde sıraya girmelerinin bir nedeni varmış! Şu ana dek yediğimiz en lezzetli yiyecekler sorulacak olursa, Punto Azul'deki “ceviche”yi listenin başına yerleştiririz.

Ceviche_-_hammmm.jpg
"Ceviche! Hammm!"

Peru'nun içlerine ilerleyip Bolivya'ya geçtiğimiz, sonra tekrar geri döndüğümüz seyahatte, Barış'ın giderek büyüyen sakalları etrafındaki nesneleri de tehdit eder hale geldi. Ancak sözünün daha iyi dinlendiği ve benden daha çok “hörmet” gördüğü kesin. Sokakta bütün uyuşturucu satıcıları Barış'a yanaşıyor.

A_aa__Poto.._ka__k_.jpg
Potosi'den aldığımız kaşık değil mi bu!

Peruluların “milli gurur” kaynağı Inca Cola, ülkenin her yerinde en çok tüketilen gazlı içecek. En büyük icatları olarak gördükleri bu içeceği üreten şirket The Coca Cola Company tarafından satın alınmış olsa da, bu fikre olan sadakatlerini yitirmemişler. Kolombiya uçuşumuzdan evvel havaalanında biz de son bir Inca Cola içerek Peru'yla vedalaşmayı uygun bulduk.

Inca_Cola.jpg
Inca Kola

Deniz Koç

Posted by acikbilet 15:09 Archived in Peru Tagged backpacking Comments (4)

Cuzco

İnka'yım, İnka'sın, İnka...

overcast 20 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Sucre'den Cuzco'ya ulaşmamız 28 saati buldu. Önce Sucre'den akşamüstü beşte kalkan bir La Paz otobüsüne atladık ve ertesi sabah yedi buçukta La Paz otogarına vardık. Vakit kaybetmeden saat sekiz buçukta hareket eden Cuzco otobüsüne bindik. El Alto'da hükümetin değişmesini isteyenler anayolu kapatıp gösteri yaptıkları için otobüs toprak yollara girmek zorunda kaldı ve normalde yarım saatte geçilmesi gereken bir mesafeyi kaybolmalar, derede kalmalar sonucu neredeyse üç saatte alabildi. Neyse ki yolun geri kalan kısmında bir sorun yoktu, sınırı geçip Puno'ya uğradıktan sonra gece dokuz sularında Cuzco'ya ulaştık.*

İnka İmparatorluğu'nun başketi olması ve Machu Picchu'ya yakınlığı nedeniyle Peru'nun en turistik kenti diyebileceğimiz Cuzco, estetik açıdan Peru'nun gördüğümüz en güzel kenti. İspanyollar şehri ele geçirdikten (ve hazineleri cebe indirdikten) sonra İnka yapılarındaki taşları kullanarak pek çok kamu binası ve kilise inşa etmişler. Bugün birçok eski binanın duvarlarının ilk bir-iki metrelik kısmını bu taşlar oluşturuyor. Şehrin hemen yerinde karşınıza çıkan meydanların en büyüğü (hemen hemen her Peru şehrindeki ana meydanla aynı adı taşıyan) Plaza de Armas'ın gündüz ayrı, gece ayrı bir havası var. Sürekli hediyelik eşya satıcıları, tur operatörleri, restaurant ve masaj salonu çığırtkanlarıyla mücadele etmeyi gerektirse de bu meydanda ve meydana açılan sokaklarda yürümek epey keyifli.

Plaza_de_Armas_2.jpg
Plaza de Armas

Sokakların turist kaynamasının en büyük nedeni olan Machu Picchu'ya biz de gitmek istediğimizden geldiğimizin ertesi günü Machu Picchu'ya tek gidiş yolu olan trene bilet alabilmek için bilet satış ofisine gittik. Treni işleten ve devlete ait olduğunu düşündüğümüz Peru Rail şirketi turistleri avucunun içine almış olmanın ve rekabet bulunmamasının verdiği rahatlıkla 4 saatlik bir yolculuk için 48 USD istiyor. Eğer “benim tuzum kuru, varsa daha aynalı bir tren, ben ona bineyim” diyorsanız size memnuyetle 70 küsur dolarlık başka bir bilet veriyorlar. Bizim istediğimiz tarihte Cuzco'dan hareket eden trene yer olmadığı için toplu taşıma ile ulaşılabilen son nokta olan Ollantaytambo'tan kalkan trene bilet aldık ve dönüşte bizi Cuzco'ya getirecek bilet ile birlikte iki kişi 182 USD verip ceplerimizi boşalttık.

Cuzco'dan Ollantaytambo'ya midibüsle gitmek mümkün olduğu gibi üç kuruş daha fazla verip dört kişiyi tamamlayınca kalkan taksi dolmuşla da gidilebiliyor. Sabah durağa gittiğimizde sadece bir yolcusu olan taksi şöförü eğer hemen kareket etmek istersek kişi başı 15 sol vermemiz gerektiğini ama bir kişi daha gelirse kişi başı 10 sole götüreceğine söylemişti. Bir ara yol üstündeki iki köy arası steyşın arabanın arkasına dört kişi daha alıp yolcu sayısını sekize çıkaran cingöz şöför, bizi alık sandığından inerken verdiğimiz 50 solün üzeri olarak 20 sol verip gazlamaya çalıştı, ama kan beynine sıçrayan Deniz karşı kaldırımda duran polisi gösterince, suratı bir kez olsun gülmeyen adam gıcıklık olsun diye arabadaki tüm madeni paraları kullanarak yaklaşık on beş parça da olsa geri kalan 10 solü verdi.

Bir_takside_8_karpuz.jpg
Bir takside sekiz karpuz

Ollantaytambo'dan hareket edip bir saat kırk dakika boyunca Urubamba Vadisi boyunca ilerledikten sonra vardığımız Machu Picchu Pueblo (nam-ı diğer Aguas Calientes) birbirinden vasat otel ve lokantalarının yanı sıra, plansız yapılaşmasıyla etrafındaki doğal güzelliklerle hiç uyuşmayan keyifsiz bir yer. Ertesi gün için antik kente giriş bileti alıp (yine bir “yuh” çekmeme neden olduğu için biletin 40 USD olduğunu belirtmek isterim) günü kitap okuyarak geçirdik. Gece başlayan yağmur ertesi gün için endişelenmemize neden olmuştu ama sabah kalktığımızda havanın önceki güne göre daha açık olduğu görüp rahatladık.

Machu_Picchu_3.jpg
Machu_Picchu_7.jpg
Machu Picchu

Dağın tepesinde yer alan kente ulaşmak için gidiş dönüş 14 USD verip kasabadaki yegane motorlu taşıt olan minibüslere binmek mümkün olsa da, biz yürümeyi tercih ettik. Kestirme olan ama soluk kesici derecede dik olan onyüzbinmilyon basamağı tırmanıp giriş kapısına varmamız iki buçuk saat aldı. Sabah çok erken kalkamadığımız ve yukarı çıkmamız da çok vakit aldığı için, Machu Picchu'yu dünyanın dört tarafından gelmiş yüzlerce turistle birlikte gezmek zorunda kaldık. Konutları, tapınakları ve tarım terasları ile başkent Cuzco'yu besleyen ana merkezlerden biri olan Machu Picchu, İnka döneminden günümüze kalan en iyi korunmuş kentlerden biri ve şehrin iki vadi arasında yükselen tepelerdeki konumu kalıntıları olduğu kadar kalıntılardan görülen manzarayı da etkileyici kılıyor.

Machu_Picchu_5.jpg
Machu Picchu

Kolombiya'ya gitmeden önce ülkenin kuzeyine çıkıp Trujillo ve Chiclayo'yu görme planımız, Cuzco'ya döndükten sonra gittiğimiz otobüs terminalinde ülkenin kuzeyindeki şehirlere direkt sefer olmadığını, haritada yakınmış gibi gözüken ve kuzeye çıkış öncesi mutlaka gitmemiz gereken Lima'nın bile 20 saat sürdüğünü öğrenmemizle cazibesini yitirince Cuzco'da birkaç gün daha kalmaya ve birikmiş blog yazılarını yazmaya karar verdik ve son iki günümüzü keşfettiğimiz kafelerde kendimizi besiye çekip yazı yazarak geçirdik.

Barış Pala

  • Bu noktada otobüste ön sıramızda oturan ve başından beri dikkatimizi çeken orta yaşlı Amerikalı turistin hal ve hareketlerine de değinmek isterim: Ağır aksanlı ve toplasak 100 kelimeyi geçmeyen İspanyolcası ile yanındaki diğer bir orta yaşlı ile sohbet ederken, toprak yollarda günümüzü kaybettiğimizi anlayınca, şoför ve muavin yolda gördükleri kişilere asfalta nasıl çıkacağımızı sorarken koltuğunda bir ileri bir geri sallanıp “vamos” (gidelim) diye bağırıyordu. Otobüs karşısına çıkan dere yatağından altı sürttüğü için geçemeyince, şoförlerin ortaya attığı dahiyane “dereye taş atıp yatağı doldurma” fikrinin peşine düşüp hem bize, hem de arkamızdan gelen aynı durumdaki diğer bir otobüsün yolcularına dereye taş atmaları için talimatlar yağdırdı. Taşların bir katkısı olmamış olsa da, otobüs altını sürte sürte karşıya geçtiğinde şoförler arkada saplanıp kalan otobüse yardımcı olmaya gidince, gene “vamos”lamaya başladı: “Adamım, bu bizim problemimiz değil, hadi gidelim artık!”

Posted by acikbilet 21:50 Archived in Peru Tagged backpacking Comments (1)

Titicaca Gölü

Ve Peru'dan Bolivya'ya geçiş

all seasons in one day 20 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Arequipa'dan Puno'ya giden yol yalnızca dağlara tırmanan virajlardan ibaretti. Neyse ki bindiğimiz otobüsün şoförü genelin aksine sabırla sürüyordu da, sağa sola savrulmadan kitap okuyabildik. Güney Amerika'da adet olduğu üzere bu otobüste de film gösterimi vardı. Önce Jet Li'nin yönetip başrolünde oynadığı bir film gösterildi, kulak tıkaçlarımızın da yardımıyla durumu atlattık. Ardından, ilginç bir şekilde, Pinochet döneminde Şili'de İsveç konsolosu olarak görev yapan Harald Edelstam ve kurtardığı insanlar hakkında bir film başladı. İspanyolca adı El Clavel Negro olan (yani Kara Karanfil, orijinali The Black Pimpernal imiş) filmin aslı İngilizce olsa da İspanyolca dublajlıydı, yine de merakla izledik. Film bitince bu kadar yükselmenin verdiği halsizliği ancak uyuyarak hissetmeyeceğimi düşünerek gözlerimi kapadım.

Uyandığımda, Titicaca Gölü'nün yamacına kurulu Puno'nun merkezine doğru alçalmaya başlamıştık. Terminal, kıyının bu tarafından bakıldığında çok küçük bir bölümü görünen gölün kıyısındaydı, ama deniz seviyesinden 3827 m. yükseklikteki şehir iç kısma kurulmuştu. Hepsi yarıda bırakılmış, tepelerinde çatı olacak yerde inşaat demirleri dikilen binalarla kaplı şehir öylesine pis ve döküntü görünüyordu ki, bir taksiye atlayıp elimizdeki kitaptan gözümüze kestirdiğimiz ilk otele gittik. Fiyatı beklediğimizin çok üstünde olsa da hem günlük bütçemizi aşmadığından hem de doğrudüzgün bir yer bulamayacağımız izlenimine kapıldığımızdan yerleşmeye karar verdik.

Puno'ya gelmiş olmamızın iki nedeni vardı. Birincisi, Titicaca Gölü'nü görmek istememiz, ikincisiyse Bolivya'ya giden yolun üstünde olması.

Bir ayna gibi dağları ve gökyüzündeki bulutları yansıtan göl, İnka öncesi dönemlerden bu yana civarda yaşamış medeniyetler için inançsal açıdan büyük bir öneme sahip olmuş. İspanyolların fethinden sonra dahi burada yaşayan Quechua ve Aymara halkları her ne kadar Hıristiyan olmuşlarsa da, ne İspanyolcayı tam anlamıyla konuşmaya başlamışlar ne de kendi inançlarından vazgeçerek kiliseye katılmayı kabullenmişler. Bütün Peru ve Bolivya'da, daha doğrusu İnka İmparatorluğu'nun ve ondan önce var olmuş Pukara ve Tiwanaku gibi medeniyetlerin yaşadığı topraklarda misyonerler istilayı haklı göstermek üzere görevlerini yerine getirmişse de, insanları eski inanışlarından koparmayı tamamen başaramamışlar. Bölgede yaşayanlar Hıristiyan olsalar da, topraklarının verimli olması ve onları doğal felaketlerden koruması için hâlâ adaların en yüksek tepelerine hakim olan Pachamama'ya adak sunmaya devam ediyorlar. Güneş ve Ay'ın bu gölde doğduğuna inanıldığı gibi İnka İmparatorluğu'nun kurucusu Manco Capac'ın da burada yaratıldığı inanışı olduğundan gölün kutsal bir yeri var.

Titicaca_da_yelkenli.jpg
Titicaca Gölü

Puno'daki ilk günümüzde Los Uros adlı yüzen adaları görmeye gittik. Bu tanım mecazi değil, adalar tamamen totora adı verilen bir tür kamış kullanılarak inşa ediliyor. Aymaraların yaşadığı bu adalardaki evler de, yattığı yataklar da aynı kamıştan. Yiyecek olarak da kalsiyum açısından zengin olduğu söylenen bu kamıştan faydalanıyorlar. Adalarını hareket ettirebildikleri için, ada halkı, komşularından gelen herhangi bir tehdit olduğunda sorun olan yerden demir alıp uzaklaşarak yüzyıllardır böylece hayatlarını sürdürmüşler.* Hâlâ aynı hayatı sürdürmelerinin artık neredeyse tek nedeni turizm. Çünkü 40 küsur adada yalnızca bir ilkokul ve tek doktorun ara sıra geldiği bir poliklinik var, dolayısıyla birçok sakin artık Puno'ya yerleşmeye başlamış.

Los_Uros.jpg
Los_Uros_ta_Bar__.jpg
Los Uros Adaları

Los Uros'tan çıkıp gölde üç saat ilerledikten sonra o gece kalacağımız Amantani Adası'na ulaştık. Gölün ortasına doğru uzanan iki yarım adayı geçip açık sulara ulaştığınızda vardığınız Amantani ve Taquile'de Quechua nüfusu var. Burada anadilleri Quechua olduğundan İspanyolcayı aşağı yukarı bizim gibi konuşan beş kişilik bir ailenin evinde kaldık. Bu adada pansiyon ya da otel olmadığından kalmak için tek yol bir ev ayarlamak. Evlerinde bizi ağırlayan Nestor ve Analin bize quinua çorbası, kızarmış peynir, pilav ve patates kızartması ikram etti. Adada elektrik ve şebeke suyu olmadığından odamıza mum ışığı ile çıktık, tuvalete kovayla su döktük, bir günlük de olsa adadaki hayata dair tecrübemiz oldu.

Analin.jpg
Analin
Evden_g_l_manzaras_.jpg
Kaldığımız evin balkonundan manzara

Amantani'de kaldığımız gece bize yerel kıyafetler giydirdiler ve dans etmeye götürdüler. Barış da ben de bu giysilerle çok komik görünüyorduk. Buz gibi, yağmurlu havada şenliğin yapılacağı binaya ulaştık. Devasa bir odanın tepesinde lüks lambası asılıydı, içeriyi dolduran çiğ ışıkta duvarların dibine sandalyelerin sıralanmış olduğunu gördük. İçeride 15-20 kadar köylü vardı, müzik başlamadan önce ortamı soğuk bir hava kaplamıştı. Nestor ve iki arkadaşı pan flüt, mandoline benzer bir çalgı olan charango ve davulla programlarına başlayınca hava biraz değişti. Bizim gibi o gece adada kalmakta olan birkaç gringo'yu da aralarına alarak dans etmeye, daha doğrusu ettirmeye başladılar. Müzik ve danslar -itiraf etmeli- biraz çocukca ve tekdüzeydi, ama bu soğukta çok geçmeden herkes boncuk boncuk terlemeye başlamıştı, çünkü bol bol el ele tutuşup çember halinde dönmeli danslar tempo hızlandıkça coşuyordu; müzik bir türlü sona ermek bilmediğinden rakımın yüksekliği yüzünden nefesimiz kesilse de mengene gibi ellerin arasında kurtulup sandalyeye çökemiyorduk. Gece sona erdiğinde gülmekten karın kaslarım yorulmuş bir halde yatağa girerek 100 kilo çektiğini düşündüğüm kat kat battaniye altında ezilsem de deliksiz bir uykuya daldım.

Aslında 10 dakikadan uzun süren videonun kısaltılmış hali; Barış'ın neden tükendiği daha iyi anlaşılır diye belirtme ihtiyacı duydum.
Amantani_de___enlik.jpg
Amantani'de çılgın eğlence

Ertesi gün iki saatlik tekne yolculuğunun ardından Taquile'ye vardık. Amantani gibi quinua ve patates bahçeleriyle kaplı olduğunu gördüğümüz ve yamaçları yine Amantani'de olduğu gibi İnka'lardan miras kaldığı üzere teras şeklindeki tarlalarla dolu olan adada karnaval nedeniyle herkes rengârenk giysilere bürünmüştü. Davul ve pan flüt çalan orkestralar eşliğinde halk sokak sokak dolaşıyordu. Erkeklerin başındaki bereler dikkat çekiciydi, sonradan öğrendiğimize göre kırmızı bereleri, yani chullo'ları evli olanlar, beyaz olanlarıysa bekâr olanlar takıyormuş.

Taquile_de..rkekler.jpg
Taquile'de minik bir kız ve şapkalarından bekâr oldukları anlaşılan erkekler (ama zaten beş yaşında gibiydiler, şapkaları beyaz olmasa da anlardık!)

Tekrar Puno'ya döndüğümüzde Bolivya'ya Copacabana üzerinden giriş yapan bir otobüs firmasından bilet aldık. Ertesi sabah, bindikten yaklaşık iki saat sonra ulaştığımız sınır kapısında dikkatimizi çeken, arada boş ve tarafsız bir bölge bulunmamasıydı. Sınırın iki tarafı pazar yeri gibi sokak satıcılarıyla doluydu. Başka bir ülkeye geldiğimizi yalnızca pasaportlarımız damgalandığımızda idrak edebildik. Bolivya'da olduğumuz süre boyunca da bana hep Peru'daymışız gibi geldi. İnsanlar ve kültür birbirine çok benziyor. Yalnız Bolivya'da çevirme tavuk yerine kızartma tavuk var (ki görüntüsü bile çok kötü).

Copacabana'ya ulaştığımızda cebimizde yalnızca tuvalete yetecek para vardı dersem abartmış olmam. Ortalıkta ATM de olmadığından, ana meydandaki katedralin önündeki parkta bir banka oturarak cips yedik. Katedralin önü gelin arabası gibi süslenmiş otomobil, minibüs ve kamyonlarla doluydu. İnsanlar ellerindeki şişelerden bira fışkırtarak bir yandan arabaları ıslatıyor bir yandan da aynı şişeden kendileri sebepleniyordu. Bir ara rahip çıkıp araçların üstüne kutsal su döktü. Öğrendiğimize göre ch'alla adı verilen bu ritüel her pazar tekrarlanıyormuş ve yeni araç alanlar kazadan korunmak için buraya gelip arabalarını kutsatıyormuş.** Biz merakla olup biteni izlerken yanımıza oturan yaşlı bir amca hiç Bolivya'da bira içip içmediğimizi sordu. Daha yeni geldiğimiz söyleyince, “Huari için, Huari. Çok iyi biradır,” dedi. Dişlerinin etrafı altın kaplamayla çevrilmiş amca yoldan geçen bir arkadaşına takılıp yanımızdan kalkınca biz de molanın sona erdiğini fark ettik ve otobüse binip La Paz'a olan yolculuğumuza devam ettik.

Copacabana..kutsama.jpg
Copacabana'da birayla araç kutsama ritüeli

  • Burada aklıma Aslı Biçen'in anakaradan kopup Ege sularında başıboş dolaşmaya başlayan bir kasaba-adayı anlattığı alegorik ve fantastik romanı Koptuğu Yerden geldi. Aslı'ya buradan selam ederim.
  • * Yalnız şoförler arabalarını kazalara karşı kutsatmaktan gayrı hiçbir önlem almıyor ve deli gibi kullanıyorlar. Peru ve Bolivya'da bulunduğumuz süre boyunca ne zaman bir araca binsek Bülent Ortaçgil'in “Ama bana hiç bişeycik olmaz/Hiç bişeycik olmaz/Korkmayın, bişey olmaz/Olmadı da bugüne kadar” dediği şarkıyı mırıldanmayı adet edindik.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 20:08 Archived in Peru Tagged backpacking Comments (1)

(Entries 1 - 4 of 7) Page [1] 2 » Next