A Travellerspoint blog

Bolivia

Dünyanın Biraları: Bolivya

Besleyici ve serinletici...


View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

BOLİVYA

Yüzölçümünün %40'ı 3,000 metre ve üzerinde olan Bolivya'da da biraları tatsız ve acı bulduk. Belki de bu yükseklikte yetişen arpa ya da şerbetçiotu bizim alıştığımız yumuşaklık yerine acı bir lezzetin oluşmasına yol açıyor. Yerel biralar hariç ulusal biraların hemen hepsini Cerveceria Boliviana Nacional ürettiği için farklı markaların lezzetleri neredeyse aynı. Arjantin'de içip de fotoğrafını çekmeyi unuttuğumuz Salta'yı Uyuni civarındaki kuş uçmaz, kervan geçmez köylerde görünce eksiğimizi tamamlamış olduk.

bolivia.jpg

Neler İçtik:

Huari
Pilsener
Potasina
El Inca (alkol oranı %2 olan, malt içeceğine yakın bir bira)
Sureña

Barış Pala

Posted by acikbilet 08:56 Archived in Bolivia Tagged food Comments (0)

Sucre

Bolivya'nın 'Akşehir'i

sunny 24 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Potosi'den Sucre'ye otobüsle gitmek mümkün, ama aynı hatta çalışan ve iki buçuk saat kadar süren bir mesafe olduğundan tıpkı Bostancı dolmuşu gibi dörde tamamlanınca kalkan taksiler var. Şehir merkezine kadar bıraktıklarını öğrendiğimizden bu taksilerin beklediği durağa gittik. Ön koltukta çocuğuyla birlikte genç bir kadın oturuyordu, çok geçmeden elinde kocaman bir bohçayla bir adam daha katıldı ve taksi kalkar kalkmaz derin bir uykuya daldı.

“Arapça mı konuşuyorsunuz?”, “Ülkeniz petrol zengini, değil mi?”, “Sizin memlekette develer var tabii”... Sarı çiçeklerle kaplı ovalar boyunca ilerlediğimiz yolun yarısı, aracın şoförü Juan'ın sorularını cevaplamakla geçti. Türkiye hakkında bildiğini düşündüğü her şeyin farklı olduğunu öğrenince, kafasında dünyanın tam olarak neresine yerleştireceğini bilemediği bu yer daha da belirsiz bir konum kazandı. Bir saat kadar ilerledikten sonra, herhangi bir kontrol olmayan ama kontrol noktasına benzeyen bir noktada durduk. Bir anda etrafımızı şeffaf plastik torbalar içinde haşlanmış yumurta, patates ve meyve suları satan kadınlar sardı ve arabanın kapılarını açarak ellerindeki torbaları bize doğru uzattılar. Yola devam ederken ikimiz hariç araçtaki herkesin elinde iki-üç torba vardı. Juan iki haşlanmış yumurta ve iki haşlanmış patatesi bir başka küçük torbadaki acı sosla birlikte ısıra ısıra yiyip yine şeffaf torbadan meyve suyunu içerek öğle yemeğini tamamladıktan sonra, keskin virajların olduğu bölüme ulaştığımızda enerji patlaması yaşamaya başladı ve artık konuşmayı bırakıp bizi uçurarak Sucre'ye ulaştırdı.

Sucre_sokaklar_.jpg
Sucre sokakları

2750 metreye indiğimiz için yol boyunca berelerimizi, eldivenlerimizi, yün çoraplarımızı, polar ceketlerimizi teker teker çıkardığımızdan, kaldırıma ayak bastığımızda tişörtle kalmıştık. Sucre'de, tıpkı adını telaffuz ettiğimde çağrıştırdığı gibi şeker gibi bir hava vardı. Sanki kışın ortasından güzel bir mayıs gününe ışınlanmış gibi bir anda keyfimiz de yerine gelmişti. Beyaza boyalı bir-iki katlı yapıların arasındaki sokaklardan yürüyerek kalacağımız otele ulaştık.

Oraya ulaştığımız günün akşamı, ana caddede bir “lezzet festivali” vardı. Hıdırellez zamanı Ahırkapı'da düzenlenen şenliği akla getirecek gibi yol boyunca dizilmiş standlardan elinizdeki biletle yiyecek alabiliyordunuz. Juan'dan Sucre'nin Bolivya'da chorizzo'suyla ünlü olduğunu duyduğumuzdan, sucuk-ekmeğe benzettiğimiz sandviçlerden ikişer tane yedik. Ertesi günün de “beleşe müze günü” olduğunu öğrenince, Sucre'nin bizim için hazırlandığını düşünmeden edemedik!

Lezzet_festivali_.jpg
Festival akşamı

Şu ana dek Bolivya'daki şehirlerde gördüğümüzden farklı olarak, yalnızca gringoların değil, şehir sakinlerinin de restaurantlara, kafelere gittiğini gözlemlediğimiz Potosi'den sonra ikinci şehir Sucre'ydi. Sucre'lilerin iyi yemek yemeye düşkün olduklarını da ayrıca fark ettik. Her sabah ilk iş salteňa salonlarına gidip etli ya da tavuklu “poğaça”lardan yiyor ve meyve suyu içiyorlar. Kahvaltı için bize ağır gelmesine rağmen biz de otelde verilen kahvaltıyı atlayıp soluğu iki yandaki salteňa salonunun begonvillerle kaplı avlusunda almaya başlamıştık. Hamur işini ayrıca çok sevdikleri çay salonlarından anlaşılıyordu. Estudiantes 50'deki Las Delicias Çay Salonu'nda keşfettiğimiz empanadas fritas con queso'lar puf böreği yiyormuşuz gibi hissetmemize neden oldu.

Avluda_sal..zlu_s_t.jpg
Avluda salteňa ve muzlu süt

ASUR, yani Güney And Dağları Antropolojistleri Topluluğu'nun yerlilerin dokuma sanatıyla ilgili kurduğu müze, özellikle Tarabuco ve Jalq'a bölgelerinde yaşayan dokumacıların eserlerini ve bu eserlerin nasıl bir kültürel ortamda meydana getirildiğini ele alıyor. Batıl inançlar kısmında yerlilerin tanrılarına adak adayarak yaptıkları büyüleri ve giysilerine hem yapım aşamasında hem de desen olarak bu inançların ve fantastik nesnelerin nasıl yansıdığını öğrenmek çok ilgi çekiciydi. Balkonda Jalq'a'lardan Balbina'yla sohbet ettik ve bize desenleri nasıl dokuduğunu gösterse de anlaması çok zor geldi, yanından hayran hayran kalktık.

Ne yazık ki baharımız kısa sürdü, çünkü yeniden yola düşüp 3000 metrenin üstüne çıkarak önce La Paz, sonra da Cuzco'ya geçtik ve eldivenle berelerimize bir kez daha iş düştü.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 08:55 Archived in Bolivia Tagged backpacking Comments (1)

Potosi

Nargilemin marpucu gümüştendir, gümüşten...

all seasons in one day 8 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Rivayete göre, İnka hükümdarı Huayna Capac 1462 yılında malum dağa gelir ve gökgürültüsünü andıran bir ses ona bu dağın değerli madenlerle dolu olduğunu, ama tanrıların bu zenginlikleri onun için değil, uzaklardan gelecek başkaları için koyduğunu söyler. O da kendine yasaklanan bu zenginliklerin çıkarılmasını yasaklar ve dağın adını Quechua dilinde gökgürültüsü anlamına gelen Ppotojsi koyar. İspanyolların Peru'yu ele geçirmesinden sonra, 1545 yılında dağda sürüsünü otlatan bir lama çobanı Diego Huallpa, lamalarından biri dağın öteki ucuna kaçtığı ve onu yakalamaya çalışırken vakit çok geç olduğu için geceyi dağda geçirmek zorunda kalır. Sabah uyandığından soğuktan korunmak için yaktığı ateşin dağın yüzeyinde erimiş gümüş şeritlerinin belirmesine yol açtığını fark eden Diego olayı kardeşine anlatır. Bir süre birlikte dağın yüzeyindeki kayaları eritip gizlice gümüş elde eden kardeşler bir süre sonra sırlarını cüzzi bir para karşılığı İspanyollara satınca, hem And Dağları'nın, hem İspanya'nın hem de dünyanın gidişatını değiştirecek yağma dönemi başlar.

Arkada_Cer.._Potosi.jpg
Arkada "zengin dağ" ile Potosi

Yüzeydeki gümüş bitince, dağın içine girmeye başlayan maden sahipleri, İspanya Kraliyeti adına tam üç yüzyıl boyunca durmak bilmeden gümüş çıkartırlar. Çıkan gümüş, Potosi'ye akın eden İspanyollara öyle bir zenginlik getirir ki, şehrin dört bir yanı gösterişli kiliseler, manastırlarla donatılılır. Bir ara işçi bulma zorluğu, yüzeydeki damarlar tükendiğinden derinlere gitme gerekliği, çıkan madenin verimli işlememesi gibi nedenlerle düşen üretim, vali Francisco de Toledo'nun getirdiği düzenlemelerle tekrar yükselir ve İnka İmparatorluğu'nun işçi bulma yöntemi olan mita'nın* yürürlüğe konması ile nüfus 160,000'i aşar ve Potosi yenisiyle, eskisiyle dünyanın en kalabalık şehri haline gelir.

Dağ o kadar zengindir ki buradan çıkarılan gümüşler sayesinde İspanya altın çağını yaşar, paranın bolluğu nedeniyle Avrupa'da enflasyon başgösterir ve Avrupa ile Çin arasında ticaret artar.** İspanyollar için bir lütuf olan dağ, Kilise'nin keyif verici madde olduğu savıyla önce yasakladığı, enerji verip tahammül eşiğini ötelediği için madencilerin daha iyi (yani daha az gıda ve mola ile, daha uzun saatler) çalıştığı keşfedilince de yasağı kaldırdığı koka yaprağını çiğneyerek yer altına inen yerli halk için ise insan öğüten bir değirmendir adeta. Dağa çalışamaya giden her 10 erkekten 7'si memleketine geri dönemez. Tarihçiler zengin damarların tükendiği 19. yüzyıla kadar yaklaşık 9 milyon madencinin burada öldüğünü tahmin ediyor.

La_Modena_.._avlusu.jpg
La Moneda

Şehir içinde mutlaka gezilmesi gereken yerleden biri İspanya İmparatorluğu'nun Latin Amerika'daki üç darphanesinin en son inşa edileni olan La Moneda. Çok geniş bir alana yayılan yapının bir kısmı gümüşün arıtılması, dövülmesi ve sikkeye dönmesinin hikayesini anlatırken, bir kısmı da arkeolojik bulguları ve şehrin şaşalı dönemlerinde gümüşden yapılmış (heykeller, çantalar ve hatta lazımlıklar) eşyaları barındırıyor. Kolonyal dönemde yapılan resimlerden oluşan koleksiyonun sergilendiği salonda yer alan bir resim çok ilgi çekici: Büyük ihtimalle bir yerli olan ressam, Meryem'i Potosi-Cerro Rico (Zengin Dağ) olarak betimleyerek bu yörenin en büyük tanrılarından biri olan Pachamama'ya da gönderme yapmış. Gümüşün bulunmasının, kilisenin ve kralığın bu büyük zenginlik karşısındaki şükranının hikayesininde anlatıldığı resim Hıristiyanlık'la yerel inançların nasıl harmanlandığının güzel bir örneği.

Meryem_Ana_-_Pachamam.jpg
Meryem Ana - Pachamama

La Moneda Müzesi'nde gümüşle ilgili hemen hemen her şey sergilenirken madenin dağdan nasıl çıkarıldığına, madencilerin hayatına hiç değinilmediği için, merak edenler (ya da heyecan yaşamak isteyenler) benim gibi, bir çoğu kooperatifler tarafından işletilen onlarca madene düzenlenen turlardan birine katılabilir. Bu turların ilk durağı madencilere hediye almak için gidilen “madenci pazarı”. Koka yaprağı, gazoz, piyasada satılan sigaralardan çok daha sert, neredeyse işlenmemiş diyeceğim tütünün bildiğimiz A4 kağıda sarılmasıyla yapılan sigara, %96 saflıkta içilebilir alkol, çorap, eldiven ve dinamit (inanılmaz, ama isteyen herkes gidip pazardan yasal bir şekilde dinamit alabiliyor bu ülkede...) alınan hediyelerin başlıcaları. Daha sonra hemen şehrin arkasında yükselen dağın eteğindeki madenlerden birine gidiliyor. Bizim gittiğimiz madenin yaklaşık 2 km'lik bir ana galerisi vardı. Ray döşenmiş bu ana galeriye dikine açılan tünellerle ara galeriler oluşturan madenciler vardiyalar halinde çinko, kurşun, gümüş gibi madenlerin peşinde koşuyor. Tünellerin çok büyük kısmında taşıyıcı kalaslar bulunmuyor, derinlere gittikçe tozun da etkisiyle nefes almak zorlaşıyor. Neticede turistik bir gezi olduğu için madenin en tehlikesiz yerlerinde kısa bir tur atıp çıkarız diye beklerken rehberimiz bizi daracık deliklerden tahta merdivenlerle yerin 4 kat altına indirdi. Bazı yerlerde dizlerimizin üzerinde yürümemiz, hatta asfalt delme makinesine benzer bir makine ile yeni bir galeri açan kazı ekibinin yanına ulaşabilmek için sürünmemiz gerekti.

Madenciler_4.jpg
Madenci...

Neredeyse 3 saate varan yeraltı gezisini bitirmeden madenciler için çok önemli olan şeytanları, yani “El Tio”ları ziyaret ettik. Katolik Kilisesi dini yaymak için yerli halkı resimler aracılığıyla eğitmeye çalışırken cennet hep gökyüzünde, aydınlık bir yer olarak tasvir edildiğiden, yerli halk cennetin tam tersi karanlık ve korkunç bir yer olan madenlerin olsa olsa cehennem olacağını düşünüp yer üstünde tanrıya taparken, yer altına inince güvenliklerini sağlaması için -And Dağları'ndaki eski inançlarda da önemli yer tutan- şeytanları mutlu etmeye çalışmışlar. Bugün hala her madenin bir şeytan köşesi var. İşçilerin sürekli alkol ve koka hediye ettikleri, ağzında hep yanan bir sigara bulunan bu şeytanlara, madencilerin canına ihtiyaç duymamaları için yılın belli dönemlerinde lamalar kurban ediliyor.

Girmeden__..n_sonra.jpg
Madene girmeden önce ve madenden çıktıktan sonra

Madenin içindeyken bir korku hissetmemiş olmama rağmen, gece yatağa yattığımda gözümün önüne gelen yeraltına ait görüntüler bir o tarafa, bir bu tarafa dönmeme neden oldu. Sanırım bu ilk ve son maden ziyaretimdi...

Barış Pala

  • Bu sistem dahilinde Cusco'dan Kuzey Arjantin'e kadar olan coğrafya 16 bölgeye bölünür. Her bölge her sene çalışabilir durumdaki erkek nüfusunun yedide birini madenlere işçi olarak göndermek zorundadır.
  • * Üniversitede iktisat tarihi derslerini zevkle takkip ettiğim Şevket Pamuk ve Murat Çizakça'ya selam olsun.

Posted by acikbilet 21:29 Archived in Bolivia Tagged backpacking Comments (0)

Salar de Uyuni

Beyazlığın Ortasında

sunny 22 °C
View Seyahat & Peru - Bolivia on acikbilet's travel map.

Bolivya'da bulunan dünyanın en büyük tuz gölü Salar de Uyuni ve Eduardo Avaroa Doğal Parkı'nı görebilmek için La Paz'dan Oruro'ya otobüsle gidip oradan trene binerek Uyuni'ye geçecektik. Önce yağmur mevsimi nedeniyle trenin çalışmadığını öğrenerek üzüldüysek de, ofise ikinci uğrayışımızda yolun açıldığını öğrenerek hemen biletlerimizi aldık.

Uyuni'ye gitmeden evvel, La Paz'da bisiklet sürerken tanıştığımız bir Kanadalınn tavsiye ettiği Andes Salt'ı aradık. (Tuz gölü ve civarına gitmek için, aşçıyla birlikte yedi kişilik cipler kaldıran tur şirketlerine mecbursunuz, çünkü buraları birbirine bağlayan bildiğimiz türden bir yol yok, haftada iki kez aynı yolu kat eden şoförler tecrübelerinden faydalanarak ilerliyor.) Şirketin sahibi Raoul bizi tren istasyonunda karşılayacağını söyledi -bize söylediği tek doğru şeyin de bu olduğunu sonradan öğrenecektik. Ertesi gün, üç saatlik bir yolculuk sonunda trene bineceğimiz Oruro'ya ulaştık. Karnaval zamanı sokakları maske takmış binlerce insanla dolup taşan ve su savaşlarıyla meşhur kent ne yazık ki biz gittiğimizde bu şenlikli havayı geride bırakmış, sıkıcı taşra hayatına geri dönmüştü. Saat 21:00 bile olmamasına rağmen şehirde yemek yiyecek açık lokanta bulamadığımızdan geceyi bisküvi ile tamamladık. 15:30'da kalkacak trene binmeden pazar yerine giderek kendimize eldiven, bere, çorap gibi bizi muhtemel soğuk gecelere karşı koruyacak giysiler almaya karar verdik. Oruro'nun merkezindeki sokakların hepsi açık hava pazarı gibiydi. Meyve suyu satanlar, ayakkabı, şapka, üst baş, et, kap kacak satanlar yollar boyunca diziliydi. Yün işlerinin hepsinin makine örgüsü ve kalitesiz olduğunu üzülerek fark ettik ve işimizi göreceğini düşündüğümüz birkaç parça alıp tren istasyonuna yollandık.

Oruro_lu_b..__kad_n.jpg
Oruro'da Plaza de Armas'ta genç bir kadın

Oruro'dan Uyuni, otobüsle 10, trenle 7 saat sürüyor. Bunun nedeni özellikle yağmurlu sezonda yolların delik deşik olması ve aşılacak dağların engel teşkil etmesi. Sonunda bir yerde trene binme şansı yakaladığımız için sevinçle lokomotifin hemen arkasındaki vagonda yerlerimizi aldık (burada oturduğumuz için de yol boyu egzoz soluduk). Tren şehir içinden çıkar çıkmaz, yağan yağmurlar yüzünden suyla dolduğundan gökyüzünü ve dağları aksettiren bir düzlüğün ortasında ilerlemeye başladık. Bu sulak alan kuşlar için de bir yaşam alanı yaratmıştı anlaşılan. Giderek alçalan Güneş, kızılını dağlara ve sulara yansıtarak yerini gümüş pırıltısındaki Ay'a bıraktı.

Trenin_kal..a__rken.jpg
Trenin kalkış vaktini beklerken
Trenden_manzara.jpg
Trenden görünen manzara

Uyuni istasyonuna vardığımızda bizi karşılayan Raoul, ertesi sabah iki ciple yola çıkacağımızı, toplam 12 kişi olduğumuzu söyledi ve şehirdeki bütün otellerin dolu olduğunu belirterek bizi merkeze biraz uzaktaki köhne bir otele götürdü. Oda pek temiz değildi, sıcak su ip gibi ve ayarsız akıyordu. Sabah şalap şulap bir duş alıp yolculuğa başlayacağımız noktaya gittik. Ortada bir beyaz, bir de lacivert cip vardı. Beyaz olan biz oradayken hareket etti, Raoul bize lacivert olanı gösterdiği için ona yerleştik ve çok geçmeden, hemen muhabbet kurduğumuz iki Finlandiyalı ile yola çıktık, iki kişiyi daha yoldan alacağımız söylendi. İlerleyeli beş dakika olmuştu ki, bindiğimiz aracın bizim zannettiğimiz şirkete değil, Rely Tours'a ait olduğunu ve Raoul'un bizi ayaküstü kandırdığını fark ettik. Şoföre Raoul'ü aramasını söylediğimizde, telefon numarasının onda olmadığı cevabını aldık, bunun üzerine kan beynimize sıçradı ve ben kendimi kaybetmiş bir halde adama “¿Como? ¿Como?” (Nasıl yani?) diye bağırmaya başladım. Şehre geri döndüğümüzde acentenin kapısının duvar olduğunu gördük, Raoul efendi Potosi'ye gitmişmiş. Sakinleşip yola devam etmekten başka bir çözüm göremedik. En azından kafa dengi insanlarla, Anna ve Tuukka ile birlikteydik.

Uyuni Tuz Gölü ve Eduardo Avaroa Doğal Parkı'na genelde iki gece üç gün süren geziler düzenleniyor. İlk durak, tamamen tuzdan yapılmış Tuz Oteli. Kulağa ilginç gelse de hiç ilgi çekici olmadığını ve doğa için bir pislik kaynağı olduğunu belirtmeliyim. Bu kötü kokan ve hayatımda gördüğüm en tiksindirici tuvaletlere sahip otelde kalmanın tek iyi yanı güneşin doğup battığı saatlerde bu gerçek üstü ortamın nasıl değiştiğini gözlemlemek olabilir. Otelden ayrılıp yolumuza devam etmeden önce Yeni Zelanda'da yaşayan Kore asıllı Robert ve David de bize katıldı.

Yaklaşık 10.000 kilometrekareye yayılan ve üstü mevsimden dolayı üç-dört santim suyla kaplı olduğundan, gökyüzünün de yansımasıyla nerenin yer nerenin gök olduğunu anlamanızı imkansız kılan bir beyazlığın ortasında ilerlerken, aynıymış gibi görünse de bulutların yer değiştirmesiyle her an farklılaşan manzara karşısında -hem mecazi, hem de gerçek anlamda- gözlerimiz kamaşıyordu. Ufukta görünen dağlar, zirveleri başaşağı olarak suda ikinci bir kez daha göründüğünden, havada asılıymış gibiydiler. Beyaz boşluğun içinde bir süre ilerledikten sonra, üstü kaktüslerle kaplı sarı tonlarda kayalıklardan oluşan Isla Pescada'ya ulaştık.

Yer_mi_g_k_m_.jpg
Hiçbir yerde...
Isla_de_Pescado.jpg
"Balık Adası"

İlk günün sonuna doğru tuz gölünü aşıp çöl benzeri kurak topraklara ulaştığımızda, geceyi geçireceğimiz hostele doğru ilerlemeye başladık. Burası hiçliğin ortasında, ismi bile olmayan bir yolgeçen hanıydı. Yemek yedikten sonra ancak beş dakika kadar gözlerimizi açık tutabildik.

Yolda.jpg
Yolda

Sabah 06:30'da tekrar yola koyulduk, bugünün programında ağaç görünümünde taşların olduğu “Arbol de Piedra” ve meşhur Laguna Colorada, yani içindeki minerallerden dolayı kıpkırmızı görünen ve suda yiyecek arayan flamingo sürüleriyle dolu “renkli göl” vardı. Gruptaki herkesin fotoğraf çekmeye meraklı olması sonucunda her bir durağa uzun uzun vakit ayırdıktan sonra, geceyi geçireceğimiz Sol de Maňana'ya ulaştık.

Laguna_Colorado.jpg
Laguna Colorado ve flamingolar

Bu defa 05:00'te yola çıkmamız gerekiyordu, çünkü söylenene göre gayzerler yalnızca güneş doğmadan önce hareketli oluyormuş. Karanlıkta ulaştığımız gayzer bölgesinde “fışkıran” (!) sular görmeyi beklerken, ağır bir sülfür kokusu ve tüten dumanlarla karşılaştık ve hiç ilgimizi çekmedi. Ardından kaynak sularıyla dolu havuzlarda gringoların banyo yaptığı Aguas Calientes'e vardık ve güneşin doğuşunu seyrettik: Dağların arkasında beliren sarı bir lob, suyun içine batırıp serbest bıraktığınızda yukarı fırlayan bir top gibi hızla yükseldi. Doğal parkın içine girdiğimiz bugün Laguna Verde'yi, yani “yeşil göl”ü ziyaret ettikten sonra Şili'ye geçecek Anna, Tuukka, Robert ve David'i sınıra bıraktık. Lastiklerden birinin patladığı ve benzinimizin bittiği uzun bir yolculuğun ardından, tekrar Uyuni'ye döndük. Şehre ulaştığımızda Raoul'un yine şirkette olmadığını öğrendiğimize şaşırmadık. Ancak adama kızgınlığımız geçmişti, iyi insanlarla tanışmamıza vesile olduğu için belki de teşekkür etmeliydik.

Laguna_Verde.jpg
Laguna Verde

Geceyi Uyuni'de geçirerek sabah Potosi'ye giden otobüse binecektik. Aslında otobüs değil de, minibüs irisi araçların çalıştığı bu yolda gece gitmek hiç akıllıca olmazmış, çünkü 4100 m. yükseklikteki Potosi'ye giden yol tamamıyla topraktı ve uçurumların kenarından dönen kıvrımlarla yukarı doğru yükseliyordu. Zaman zaman bazı tekerleklerin boşta kaldığını hissederek bacaklarım kesiliyordu, o nedenle en önde cam kenarında oturduğum yerden kalkarak arka taraftaki koridor koltuklarından birine geçip uyudum (evet, bunu becerdim!). Yedi saat uçurum tırmandıktan sonra, gümüş madenleriyle yüzyıllar boyu sömürgecilerin ağzını sulandıran Potosi'ye varmıştık.

Potosi_yol.._otob_s.jpg
Potosi'ye giderken çamura saplanan otobüsümüz

Deniz Koç

Posted by acikbilet 21:03 Archived in Bolivia Tagged backpacking Comments (0)

(Entries 1 - 4 of 5) Page [1] 2 » Next