A Travellerspoint blog

USA

Hoşçakal Amerika!

Los Angeles'ta son bir hafta

sunny 24 °C
View Seyahat on acikbilet's travel map.

Los Angeles'ta, Yeni Zelanda vizesi almak üzere konsolosluğa gittiğimizde, vize başvurusunda bulunabilmek için önce ziyaret etmeyi planladığımız bir sonraki ülke olan Avustralya'dan vize almamız gerektiğini, bir sonraki gün gittiğimiz Avustralya konsolosluğunda ise vize başvurularının sadece Washington'daki büyükelçiliğe yapıldığını ve sürecin herhangi bir aksilik olmadığı taktirde 15 işgünü sürdüğünü öğrendik. Yani planladığımız gibi Yeni Zelanda'ya gidebilmek için 6 hafta beklememiz gerekiyordu. Bu kadar süre Los Angeles'ta kalmamız mümkün değildi, kalsak bile sonra gideceğimiz ülkelere zamanımız kalmıyordu. Yaklaşık 10 aydır sadece iki kere vize başvurusu yaptığımız ve onlar da kısa sürede sorunsuz sonuçlandığından olsa gerek, üzerine pek düşmediğimiz bu vizeler yüzünden planımızı değiştirmek dışında bir seçeneğimiz kalmadığından yeni bir rota çizdik: Los Angeles'tan Auckland yerine Hong Kong'a uçacak, oradan da Güney Kore'ye, sonra sırasıyla Japonya, Filipinler ve Hindistan'a geçecektik.

little_pickens.jpg
Mel ve Garrett'ın kedisi "Little Pumpkin Pickens", LA'de geçirdiğimiz bir hafta boyunca bizi mest etti

Bizi ikinci kez, hem de bir hafta evlerinde konuk eden Mel ve Garrett'la keyifli bir hafta geçirdikten sonra Amerikalar'a veda edip Asya'ya yollandık.

los_angele..ine__8_.jpg
Hoşçakal Amerika! (çizim: Deniz Koç)

Barış Pala

Posted by acikbilet 23:10 Archived in USA Tagged backpacking Comments (0)

Okugan: Travels with Charley: In Search of America

John Steinbeck

DSCN8028__.._rl____.jpg

Steinbeck, 1960 yılında, olgun ve ünlü bir yazarken -iki yıl sonra Nobel Ödülü sahibi olacaktır-, hayatı boyunca Amerika ve bu ülkede yaşayan insanlarla ilgili yazdığını, ama aslında ikisini de neredeyse hiç tanımadığını fark eder ve “gerçek Amerika'yı” keşfetmek üzere yola koyulur. Herkesçe tanınmasına rağmen, tek başına cisminin kendini ele vermeyeceğini düşünerek ismini değiştirmeye karar verir, köpeği Charley'i onunla birlikte gelmeye ikna eder ve özel olarak yaptırdığı kamyonu Rocinante'yle yola çıkarlar. Güzergahını, kabaca, oturmakta olduğu Long Island, New York'tan çıkıp ülkenin kuzeyinden geçen yolları takip ederek memleketi Salinas, California'ya gitmek ve çıktığı noktaya güneyden geri dönmek üzere belirler.

Samimi olmak gerekirse, ABD seyahatimiz sırasında okuduğum en iyi kitap bu kitap değildi. Ancak yine de Amerikalı bir yazarın Amerika üzerine yazmış olduğu bir seyahat edebiyatı örneği olduğu için burada bahsetmek istedim. Yazarın yol boyunca Amerika'yla ilgili yaptığı tespitlerden çok, Charley'den bahsettiği kısımlar ve karşılaştığı insanlarla aralarında geçen diyaloglar kitabı sonuna kadar okumamı sağladı. O sıralar yeni yeni başlamakta olan karavan ve “motor home” kültürüne yabancı insanları birer mıknatıs gibi yanına çeken Rocinante sayesinde, yoluna çıkan neredeyse herkesle sohbet etme şansı elde eden Steinbeck, okura göçmen işçilerin, ırkçıların ya da toplumdan dışlanmış kişilerin o ana dair bir fotoğrafını çekip sunuyor sanki. Beni kitapta sürekli iten şeylerden biri, Steinbeck'in “büyük yazar” olduğunun fazlasıyla farkında olması, bunu da üslubuna yansıtması; diğeriyse kitabın birçok yerinde silahlardan ve bir zamanlar zevk için ne kadar çok avlandığından söz etmesiydi. Yola çıkarken -kendini korumak için- yanına birkaç silah aldığı yetmezmiş gibi, durakladığı bir kasabada dürbünlü bir tüfeği çok beğenip satın aldığını anlatıyor, ilerleyen günlerde yol kenarında dinlenirken karşısına çıkan iki çakalı vurmaktan son anda vazgeçtiğini söylüyordu. Yemek için, ihtiyaç için öldürmekle zevk için öldürmek arasındaki farkı (ki benim için hiçbiri makul değil, sözüm ona "av sporu"ndan bahsediyorum) ancak bu ilerlemiş yaşında görebilmesi ve öldürmek eylemi söz konusu olduğunda hayvan ve insanlar arasına çok keskin bir çizgi çizebilmesi, Steinbeck hakkındaki düşüncelerimin daha net şekillenmesine neden oldu. Seyahat edebiyatının bu özelliği çok belirleyici kanımca: Tıpkı günlük gibi, yazan kişinin içini, düşüncelerini yansıtması ve onu kurmaca eserlerinde olduğundan çok daha çıplak bir halde ele vermesi.

Çevirisinin olmadığını gördüğüm bu kitabın, yakın zamanda Türkçede yayımlanacağını da sanmıyorum. Bu nedenle içeriğine dair bilgi vermekten sakınmadım.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 13:08 Archived in USA Tagged books Comments (0)

Dünyanın Biraları: ABD

Besleyici ve serinletici...


View Seyahat & Mexico & Central America & United States & Chile on acikbilet's travel map.

usa.jpg

Bu ülkede o kadar çok ve çeşitli bira içtik ki, içtiklerimize geçmeden önce benim gibi senelerce tek tip bira içip ale'in stout'ın o kadar farkında olmayanlar için bira çeşitleri hakkında bilgi vermeye karar verdim: Biralar fermentasyon sırasında kullanılan mayaların özelliklerine göre ikiye ayrılıyor. 15-24 derece arası fermentasyon sağlayan mayalar, ale olarak adlandırılan yoğun kıvamlı ve berrak olmayan biraların üretiminde kullanılıyor. Birçok bira üreticisinin yaz aylarında ürettikleri kolay içimli summer ale, yoğun şerbetçiotu tadı içeren acımsı indian pale ale, kavrulmuş malt kullanılarak yapılan kallavi bira stout ve buğday birası hefeweizen tipi biraların hepsi genel olarak ale olarak sınıflandırılıyor. 7-12 derece arası fermentasyon sağlayan mayalar kullanılarak üretilen ve biranın berraklaşmasını sağlayan 0-4 derece arasındaki ikinci bir fermentasyona tabi tutulan biralar lager olarak adlandırılıyor. Esmer malttan üretilen kuvvetli bock ya da kolay içimli ve açık renkli pilsener ise lager'in alt türleri.

Texas'ın medarı iftiharı Schiner firmasının Bock'u, Colorado'lu Blue Moon'un Belgian White'ı, California'lı Anchor Steam'in Summer Ale'i, yine California'lı “cici çocuklar bizim biramızı içmesin" diyen Stone'un Levitation Ale'i, Chicago'lu Goose Island'ın Summertime'ı ve Boston'lı Samuel Adams'ın Hefeweizen'ı en beğendiğimiz biralardı. Amerika'da bir-iki yer hariç, tüm market ve alkollü içecek satan dükkanlarda biralar altılı paket olarak satılıyor. O yüzden birer ikişer alıp farklı markaları tatmak pek kolay olmuyor. Bu noktada gerek Amerika'da yaşayan, gerek Türkiye'den gelip de bira tüketimimize omuz veren tüm arkadaşlarımıza teşekkürü borç biliriz.

Neler İçtik:

Miller Chill - Lager
Bud Light – Lager
Budweiser – Lager
Schiner - Bock (Texas)
Schiner - Black Lager (Texas)
Alaskan - Amber (Alaska)
Lone Star - Lager (Texas)
Simpler Times - Pilsner (Wisconsin)
Boont - Amber Ale (California)
Scrimshaw - Pilsener (California)
Blue Moon - Belgian White (Colorado)
Red Tail - Ale (California)
Sierra Neveda - Summerfest Lager (California)
Sierra Neveda - Torpedo Extra IPA (California)
Humboldt - Hemp Ale (California)
Stone - Smoked Porter (California)
Stone - Levitation Ale (California)
Pyramid - Apricot Ale (Washington)
Bison - Chocolate Stout (California)
Full Sail - Pale Ale (Oregon)
Anchor Steam - Summer Ale (California)
Anchor Steam - Lager (California)
Gordon Biersch - Marzen (California)
Great White - Witbier (California)
Rolling Rock - Extra Pale (Missouri)
Brooklyn - Summer Ale (New York)
Goose Island - Summertime (Illinois)
Samuel Adams - Hefeweizen (Massachusetts)
Samuel Adams - Pale Ale (Massachusetts)
Samuel Adams - Boston Ale (Massachusetts)
Samuel Adams - Summer Ale (Massachusetts)
Samuel Adams - Boston Lager (Massachusetts)
Samuel Adams - Blackberry Witbier (Massachusetts)
Dominion - Oak Barrel Stout (Virginia)
Dominion - Spring Buck (Virginia)
Starr Hill - The Love (Virginia)
The Raven - Special Lager (Maryland)
Leinenkugel's - Sunset Wheat (Wisconsin)
Leinenkugel's - 1888 Bock (Wisconsin)
Leinenkugel's - Summer Shandy (Wisconsin)
Shock Top - Belgian White (Missouri)
Land Shark - Lager (Florida)
Red Brick - Summer Brew Wheat Ale (Georgia)
Fat Tire - Amber Ale (Colorado)

Barış Pala

Posted by acikbilet 01:18 Archived in USA Tagged food Comments (0)

Doğu Yakası

New York, Connecticut, Rhode Island, Massachusetts, Maryland, Washington D.C., Virginia, Tennessee, Florida

all seasons in one day 27 °C
View Seyahat & United States & Chile on acikbilet's travel map.

Beat-up little seagull
On a marble stair
Tryin' to find the ocean
Lookin' everywhere

Hard times in the city
In a hard town by the sea
Ain't nowhere to run to
There ain't nothin' here for free

Nina Simone'un seslendirdiği Baltimore adlı şarkıdan alıntı

“Her şey orada başladı... Emerson, Thoreau, Melville, Hawthorne, Longfellow. Onlar başlattı. Onlar olmasaydı, hiçbir şey olmazdı,”* Borges, New England için Theroux'ya böyle diyordu. Yeni dünyanın düşünce tohumlarının atıldığı yakaya, kamyon ve araba trafiğiyle tıkanan otobanları geçerek ulaşabildik.

Passepartout'yu İpek'in 48'inci sokak üzerindeki evinin önüne bırakıp eşyamızı hızlıca yukarı çıkardıktan sonra o kadar uzun süredir görüşmemiş olmamıza rağmen hoş beşi kısa kesip hemen İpek'in önderliğinde arabayı uzun süre bırakabileceğimiz beleş bir kaldırım kenarı aramaya koyulduk. Bütün ABD'de arabasız hareket etmek neredeyse imkansızken, New York şehrinde, özellikle de Manhattan'da araban mı var derdin var. Zira ülkenin diğer kalabalık şehirlerindeki park kısıtlamaları burada ayyuka çıkmış durumda. Birçok sokakta sadece bir-iki saat kısa süreli parka izin verilirken, bazılarındaysa –okul, otel ya da hastane önü olduğu için vb– park etmek yasak. Gecelik otopark ücretleri de otel ücretleriyle hemen hemen aynı. Evin etrafında attığımız ikinci turda boşluk görüp de arabayı bıraktığımız sokak sayesinde, kapalı garajı olmayan bir evde oturan orta halli bir New York'lunun park çilesini yaşayarak öğrenmeme vesile oldu.

Kaldırım kenarındaki levhada yazan “Pzt-Perş 08:00-10:00 arası park edilmez” uyarısının yanında bir de belirtilen zamanda sokağın o kaldırım kenarının temizleneceği anlamına gelen süpürge resmi yer alıyordu. Pazartesi sabahı mahalle ahalisiyle birlikte saat 07:55'te arabanın direksiyonuna kuruldum. Saat 08:30 sularında temizlik arabasının yaklaşan sesiyle birlikte, benim gibi sokağın sağ tarafına park ettikleri arabalarının içinde bekleyenleri takip ederek arabayı karşı kaldırım kenarına park etmiş arabaların yanına ikinci sırayı oluşturacak şekilde çektim. Temizlik arabası işini bitirip sokağı terk ettikten sonra diğerleri gibi ben de 10 dakika önce çıktığım yere geri girdim. Arabayı kitleyip eve dönerken fark ettim ki, temizlik bitmiş olmasına rağmen kimse arabasını terk etmiyor, kimi ders çalışıyor, kimi kitap okuyor, kimi uyukluyor. Herhalde bir bildikleri var, deyip ben de arabaya geri döndüm ve kitap okumaya başladım. Kapanan kapıların sesiyle kafamı kaldırıp insanların arabalarından çıktıklarını gördüğümde, saat 10'u gösteriyordu: İki saatlik yasak nöbeti sona ermişti, artık özgürdük.

brokklyn_de_g_nbat_m_.jpg
Brooklyn'de günbatımı

Bu New York'a ikinci gelişimiz olduğundan, Petek ve Cenk'i şehri keşfetme turlarında yalnız bırakıp kendimizi uzun süredir burada yaşıyormuşçasına aylaklığın kollarına bıraktık. Sabahları geç kalktık, fırsat bulduğumuzda, diğer zamanlar tüm gün araba kullandığımızdan içemediğimiz için buzlukta biriken biraları kucakladık, akşamları kalabalık sofralarda eski ve yeni arkadaşlarımızla yemekler yedik. Bu seferki ziyaretimizin öncekinden farkı daha önce bir defa gittiğimiz, ama sokaklarında dolaşmadığımız Brooklyn ile tanışmamız oldu. Bir akşam müzik dinlemeye, bir öğleden sonra da piknik yapmaya gittiğimiz şehrin bu kısmı, birkaç katlı tuğla binaları ve genç sakinleriyle hoş bir yerdi.

plymouth.jpg
Plymouth'ta, sahil kenarında

New York'tan çıkıp kuzey Atlantik kıyısına inmek için yine yoğun bir trafik içinde saatlerce ilerlemek zorunda kaldık. Connecticut'ı geçip, ülkenin en küçük eyaleti olan Rhode Island'ın Newport şehrine ulaştığımızda öğleden sonrayı etmiştik. Marinada bekleyen tekneler, deniz kıyısındaki steril lokantalarla fazla turistik bulduğumuz bu küçük yerde bir şeyler atıştırıp Cape Cod'a doğru yola devam ettik. Ne var ki, Boston'da evlerinde kalacağımız Haren ve Meghna'yı bekletmemek için yarımadanın ucuna kadar gidemedik. Kuzeye çıkarken, ilk göçmenleri yeni dünyaya taşıyan Mayflower gemisinin demir attığı şehir olarak bilinen Plymouth'a uğradık. Plymouth, kremalı pastayı andıran binaları ve heterojen sakinleriyle hala WASP (Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan) nüfusun kalesi görünümü sunuyordu.

boston.jpg
Boston'a bakış

Bir gün kaldığımız Boston'ı çok iyi tanıma imkanı bulamadık, ama yine de onlarca üniversiteye ev sahipliği yapan, “bağımsızlık” mücadelesinin başladığı bu şehri, özellikle de kendimizi soğuk havada içimizi ısıtan güneşe bırakarak kitap okuduğumuz iskele kısmını beğendik. Evlerinde kaldığımız ve okumak için gelip buraya yerleşen Ahmedabad'lı Haren ve Meghna'dan dinlediğimiz hikayeler sayesinde kabaran Hindistan iştahımızı bastırıp Baltimore'a doğru hareket ettik.

baltimore_.._b__16_.jpg
Edgar Allan Poe'nun kutu gibi evi

Edgar Allan Poe'nun doğduğu olmasa da ait olduğu yer olarak benimsediği şehir olan Baltimore, kuzeyle güney sınırında. Poe'nun mezarının yer aldığı katedralin bahçesinden, yaşadığı evin bulunduğu sekiz blok öteye yürürken bile, Martin Luther King'in işaret ettiği, siyahların aleyhine işleyen gelir bölüşümünün hala devam ettiği görüşebiliyor. Sokaklar pis, evler bakımsız ve ortada bizim dışımızda hiç beyaz yok... Aktif bir siyah hakları savunucusu olan ve Baltimore isimli bir albümü bulunan Nina Simone'u anmadan bu sokaklarda yürümek mümkün değil.

baltimore_sokaklar_.jpg
"Oh, Baltimore... Man, it's just hard to live."

Baltimore'un iki saat güneyindeki Washington'ın her köşesi anıt, müze ve devlet binasıyla dolu. Obama'nın muhtemelen sağlık sisteminde yapmaya çalıştığı reform üzerine kafa yormakta olduğu oval ofise doğru uzaktan bir bakış atıp bizim için burayı ayrıcalıklı kılan Library of Congress'e yollandık. Senato ve temsilciler meclisi üyelerine yardımcı olmak üzere kurulan kütüphane zaman içinde halkın kullanımına açılmış ve bugün bir araştırma kütüphanesi olarak hizmet veriyor.

library_of_congress.jpg
Library of Congress
fallik_monument.jpg
Washington Monument

Washington'dan ayrıldıktan sonra, yağmurun görüş mesafesini düşürmesi nedeniyle girmekten vazgeçip kenarından dolaştığımız Great Smoky Mountains Ulusal Parkı'nı geride bırakarak, Kennesaw, Georgia'ya döndüğümüzde Haziran ayının 22'si olmuştu. Bir-iki gün dinlenip, arabayı bırakmak üzere Tampa'ya döndük ve geceyi pek tekin olmayan bir muhitte bulunan, Amerikan dedektiflik dizilerindeki uğursuz tiplerle dolu geceliği 35 dolarlık bir otelde geçirdik. Ertesi sabah Passepartout ile alelacele vedalaşıp ucu ucuna yakaladığımız Amtrak treninde ikinci mevki biletleri tükendiği için mecburen birinci mevkide seyahat ederek ulaştığımız Miami'de trenden inmeden evvel yol boyu ara ara sohbet ettiğimiz 35 yıldır Amerika'da yaşayan Çek asıllı sevecen kondüktörün birer litrelik iki kutu meyve suyuyla birlikte “siz daha çok gezecekmişsiniz, işinize yarar,” diyerek verdiği ağzına kadar dolu büyük boy dezenfektan spreyi sırt çantalarımıza sokuşturduk.

İki ay önce sadece bir alışveriş merkezini gördüğümüz Miami'yi bu sefer evinde kaldığımız Bill sayesinde biraz daha fazla dolaşabildik. Yine de haziran sonu Miami'ye gelmek için doğru mevsim değilmiş, çünkü gündüz saatlerinde sıcak nedeniyle dışarıda yürümek (ya da filmlerde görüldüğü gibi paten yapmak) neredeyse imkansızdı. Biz de biraz dolaştıktan sonra, Bill'in klimalı condo'suna dönmek için can atar hale geldik.

İki ay süren ve yaklaşık 20,000 km araba kullanıp çevresini dolaşarak yaklaşık 30 eyaletini gördümüz Amerika'daki seyahatimiz başladığı gibi Miami'de sona eriyordu.

Barış Pala

  • Jorge Luis Borges'in, düşlerinin biçim değiştirişini anlattığı New England 1967 şiirini okumak isteyenler bu adresten ulaşabilir: http://tkline.pgcc.net/PITBR/Spanish/Borges.htm#_Toc192667908

Posted by acikbilet 21:16 Archived in USA Tagged backpacking Comments (0)

(Entries 1 - 4 of 8) Page [1] 2 » Next