A Travellerspoint blog

Chile

Dünyanın Biraları: Şili

Besleyici ve serinletici...


View Seyahat & Chile on acikbilet's travel map.

Yeni dünyanın meşhur şarap üreticilerinden olduğu için, bu küçük ülkede bu kadar çeşitli bir bulmayı beklemiyordum. Diğer Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi buradaki biracılık geleneğinde de Alman göçmenlerin katkısı büyük. Cüneyt'in tavsiyesi ile içtiğimiz Kunstmann'ın yanı sıra Becker ve Valpairoso'nun lager'e alternatif ale'ı Del Puerto hoşumuza giden biralar arasındaydı.

0chile.jpg

Neler İçtik:

Royal
Cristal
Becker
Baltica
Kunstmann
Del Puerto
Escudo

Barış Pala

Posted by acikbilet 11:27 Archived in Chile Tagged food Comments (0)

Valparaiso

Güney Amerika'daki son günlerimiz

overcast 15 °C
View Seyahat & Chile on acikbilet's travel map.

Pasifik'ten esen serin rüzgar bizi İspanyolcada adı "cennet vadisi" anlamına gelen Valparaiso'ya getirip bıraktı. Santiago'daki tatlı sonbahar güneşi yazık ki geride kalmıştı, yine çantalarımızdan polarlarımızı çıkarmak zorunda kaldık.

Valparaiso_liman_.jpg
Valparaiso Limanı ve arkasında Viña del Mar

UNESCO'nun Dünya Mirası'na dahil ettiği Valparaiso'yu iki katlı bir şehir olarak düşünmek mümkün. Tarihi şehir kısmında onlarca asansör, deniz kenarındaki alt katla yamaçtaki üst katları birbirine bağlıyor. Valparaiso'da gıcırdayarak bir aşağı bir yukarı işleyen antik asansörler, arnavutkaldırımlı dar sokaklar, kimi canlı renklere boyanmış kimi harabeye dönerek kararmış bitişik nizam evler var. Eski şehrin etrafına eklenen derme çatma yapılarsa bütün tepeleri kaplıyor. Deniz kenarında liman ve devasa banka binalarından başka bir şey olmadığından, akşam hava kararmaya başladığında hayat da birdenbire çekiliyor. Bu kısma 10 dakikalık mesafedeyse, ayrı bir şehir olsa da Valparaiso'nun metropolitan alanına dahil olan modern kısım Viña del Mar uzanıyor.

Valparaiso..ki_otel.jpg
Ana meydan ve meydana bakan tepedeki otelimiz

Biz de otobüs terminalinde ellerinde broşürlerle yeni gelenlerin etrafını saran gençlerden birinin peşine takılıp kargacık burgacık yollarla ulaşılan tepelerden birindeki bir otele yerleştik. Otel boştu, temizdi, üstelik en üst katında geniş bir mutfak vardı. Çok geçmeden hava karardığından, dışarı çıkıp yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık. Şehrin sahilden biraz içerideki ana meydanından liman kısmına kadar yürüdük, ama meydandaki kalabalığın yerini iki kat kepengini sıkı sıkı kapamış dükkan ve bankalara bıraktığını görünce geri dönerek gözümüze kestirdiğimiz, Şilili gençlerle dolu bir kafeye girdik. Mönüde pek ilginç bir şey bulamayınca bütün masalara servis edilen yemekten denemeye karar verdik. “Chorillana” adlı Valparaiso'ya has bu uyduruk yemeğin, yağı tamamen çekmiş tepeleme patates kızartmasının üstüne yığılan kıyma, sosis parçaları ve peynirden oluşan bir karışım olduğunu fark edince çareyi midemizi sürahiyle gelen birayla doldurmakta bulduk.

Chorillana..r_yemek.jpg
Chorillana'nın arkasında kaybolan Barış

Neredeyse hiç turist kalmadığı için, sokak lambalarının solgun ışığı altında karşımıza çıkanlar, okyanustan esen sert rüzgara karşı adımlarını sıklaştıran şehir sakinleri ve Valparaiso'nun simgesi haline gelmiş grafittilerdi.

Valparaiso..ittiler.jpg
Grafittiler

Şehirde havanın soğumasıyla birlikte yavaşlayan hayata biz de uyum sağladık ve bunu dinlenmek için bir fırsat sayarak vaktimizi otelin mutfağında yemek pişirip kitap okuyarak geçirdik. Dışarı çıktığımızda, yakındaki asansörlerden birine binerek çıktığımız dar sokaklarda yürüyor, Mercado Central'de balık çorbası içtikten sonra labirenti andıran şehirde sezgilerimize güvenerek seçtiğimiz bir başka yoldan geri dönüyorduk.

Valparaiso_sokaklar_.jpg
Valparaiso sokakları
Valparaiso..s_rleri.jpg
ve meşhur Valparaiso asansörleri

Valparaiso'da geçirdiğimiz birbirine benzeyen aylak günlerin sone ermesiyle, Güney Amerika seyahatimizi de tamamlamış oluyorduk. Miami uçağının hareket edeceği Santiago'ya döndük. Uzun bir süre dönmemek üzere veda ettiğimiz bu topraklardan ayrılırken son aklımızda kalan, kıtadaki seyahatimiz boyunca eteklerinden pek ayrılmadığımız And Dağları'nın sonbahar güneşiyle kızıla boyanan tepeleriydi.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 14:37 Archived in Chile Tagged backpacking Comments (2)

Santiago de Chile

Şili: Sevilmeyen komşu

sunny 24 °C
View Seyahat & Chile on acikbilet's travel map.

Akşamüstü güneşiyle kızaran And Dağları’nın gölgesine yayılan Santiago’ya ulaştığımızda, nisan ayının sonlarına yaklaşmıştık ve Güney Amerika’da sonbahar başlangıcıydı. Yanlarında kalacağımız Gabriel ve Juan Carlos’un evine ulaştığımızda, Gabriel henüz işten dönmemişti, Juan Carlos’la sohbet etmeye başladık. Şili’nin adı geçti mi, Güney Amerika gittiğimiz bütün ülkelerde burada konuşulan İspanyolcaya dair mutlaka -genellikle kötüleyen- bir yorum duymuştuk. Kelimelerin yalnızca yarısını telaffuz ettiklerinden söylediklerini anlamanın çok zor olduğundan şikayet ediyorlardı (ayrıca Perulular, milli içkileri olarak gördükleri ‘pisco sour’u sahiplendiklerinden; Bolivyalılar, Atacama’yı işgal ederek onları denizden mahrum bıraktıklarından; Arjantinliler, Malvinas -ya da İngilizcesiyle Falkland- Adaları için Britanya’yla savaştıkları sırada düşmana istihbarat sızdırdıklarını düşündüklerinden Şili’ye karşı “önyargılı”ydılar. Olumsuz hiçbir yorum duymadığımız tek ülke Brezilya’ydı, bunu da ortak sınırları olmayışına yorduk). Juan Carlos İngilizce bilmiyordu, dolayısıyla bu yorumun doğruluğunu test etme şansı karşımıza çıkmıştı. Belki de İspanyolcayı çok iyi bilmediğimizden, hızlı oluşu dışında bir gariplik dikkatimizi çekmedi. Gabriel eve geldiğinde, her gün akşam yemeği yemek yerine yaptıklarını söyledikleri “akşam kahvaltısı”, yani “once”ye oturunca bu durumu ona danıştık, verdiği cevap şu oldu: “Doğru söylüyorlar, İspanyolcayı katlediyoruz!”

Gabriel__J.._Andres.jpg
Gabriel, Juan Carlos ve Juan Carlos'un yeğeni Andres'le "once"

Santiago_de_Chile.jpg
Pusun dağları örttüğü şanssız bir günde Santiago

Arjantin’i gezerken iki defa Şili’ye birkaç saatlik mesafeye kadar yaklaşıp da daha sonrası için biletimiz olduğundan girmemiştik. Buraya gelince de tekrar Patagonya’ya inmemiz, güneye neredeyse kara kış geldiğinden mümkün olmadı. O nedenle Santiago’da iki gün kalmaya karar verdik. Ekşi Sözlük’e baktığımda yazarlardan birinin bu şehirde tek bir müze bile olmadığından söz ettiğini gördüğümü hatırlıyorum. Ancak, hem Güney Amerika hem de Orta Amerika’da koloni dönemi öncesi yaşamış medeniyetlere ait eserlerin sergilendiği en büyük ve kapsamlı müzelerden birini Santiago de Chile’de gezdik. İspanyollar şehirleri belirli kurallar gözeterek bir ana meydanın etrafına kurduklarından, bu şehirler şu an her ne kadar büyük olsa da hareket etmek kolay oluyor. Dolayısıyla ilk gün merak ettiğimiz üç müzeyi dolaşabildik, ikinci gün ise Mercado Central, yani şehrin sabit pazarında deniz ürünü yedik, sonra da Şili dendiğinde akla ilk gelen kişilerden biri olan Pablo Neruda’nın evini ziyaret ettik.

Santiago_d..Central.jpg
Mercado Central'de bira ve balık ve patates püresi!!

Şili seyahatimizde bize, kısır politikaları, diktatörleri, despot politikacıları, edebiyat dünyasında dokunulmazlık kazanmış kişileri hicveden, “damardan gerçekçilik” akımının kurucusu Roberto Bolaño’nun Nocturno de Chile (By Night in Chile) kitabıyla eşlik etmesini istiyordum. Santiago’daki kitapçıların İngilizce kitap açısından yalnızca çok-satarlarla sınırlı olduğunu fark edip istediğim kitabı bulduğum yerde de üstündeki fiyatın 60 "dolares"çik olduğunu görünce, bu hayal kırıklığını Bolaño’nun Pinochet döneminde yakasını işkenceden zorla kurtarıp kaçtığı ve bir süre yaşadığı Mexico City’de telafi etmeye karar verdim (ki bu satırları yazarken Meksika’dayım ve kitabı bitirmek üzereyim). Çocukluğundan itibaren eşikte yaşayan, her türlü iktidarı sorguladığı için dışlanan (ki bundan şikayetçi olduğunu zannetmiyorum) Bolaño’nun kitabını okumayı erteleyip Şili’deki zamanımızı, her ne kadar “ağır”lığından dolayı öyle olacağı umulmasa da hayatını (bize ilk evini dolaştıran akrabasının tabirini kullanıyorum) bir “rock yıldızı” kadar popüler yaşayan Pablo Neruda’nın evlerini gezerek geçirdik.

La_Chascon..a_odas_.jpg
Pablo Neruda'nın La Chascona'daki çalışma odası. Fotoğrafta görülen akrabasının inisiyatifini kullanarak verdiği izin sonucu kaçamak birer fotoğraf çekebildik.

Neruda’nın (ve sonuncusu haricinde adları neredeyse hiç zikredilmeyen üç karısının) yaşadığı üç ev de müzeye dönüştürülmüş. Santiago de Chile’deki evi La Chascona, gerçekleştikten üç gün sonra öldüğü darbeyle birlikte dağıtıldığından hayat boyu biriktirdiği koleksiyonlarının bir kısmı şu an yok. Koleksiyon deyince akla tablo, heykel gibi sanat eserleri geliyor, ama Neruda’nın hayatı tabak çanak, renkli camdan yapılmış bardak ve şişeler, deniz kabukları ve daha başka birçok ufak tefek nesne biriktirmekle geçmiş. Bu evde neredeyse hiç kitap olmayışının nedeni de talan edilmiş olması. Kitaplığı şu an başka bir bölümde araştırmacılar için açık. La Isla Negra ve Valparaiso’dakiler de dahil, bu evlerin hepsi gemiyi andıracak şekilde tasarlanmış. Yüzmeyi bilmeyen, korkudan asla denize açılmamış olan Neruda’nın deniz takıntısını daracık koridorlarda, pencere görevi gören lombozlarda, güverte şeklindeki balkonlarda ve kaptan köşkünü andıran çalışma odalarında fark edebiliyorsunuz.

La_Isla_Negra.jpg
La Isla Negra'daki evin bahçesi
Soldaki fotoğraf: Neruda'nın inancına göre, denize açılmadan yelken açmak mümkün:
Yanına içkisini ve arkadaşlarını alarak bahçede duran tekneye binmesi yeterli oluyormuş.
Sağ üst: Neruda, evdeki barın tavanına ölen her arkadaşının ismini yazarmış.
Fotoğrafta Nazım Hikmet'in adı görünüyor.
Sağ alt: Evin manzarası

Sonbahar mevsimi gelmiş olmasına rağmen henüz havanın soğumadığı Santiago şehrinden ayrılarak Pasifik kıyısına çıktık. Okyanustan esen soğuk meltemi arkamıza alarak Valparaiso’ya doğru ilerledik.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 16:39 Archived in Chile Tagged backpacking Comments (2)

(Entries 1 - 3 of 3) Page [1]