A Travellerspoint blog

Salvador da Bahia

Esmerim biçim biçim...

sunny 30 °C
View Seyahat & Brazil on acikbilet's travel map.

Hiç bitmeyecek herhalde dediğimiz 27 saatlik yolculuk bitip de Salvador terminaline indiğimizde ilk işimiz kalacak bir yer ayarlamak oldu. Rehberden mi bulduk, yoksa turizm danışmadan mı önerdiler hatırlayamıyorum ama eski şehir merkezine yakın güzel bir otel bulup terminalin karşısındaki alışveriş merkezinin önünden klimalı bir otobüse atladık. Brezilya'da otobüs olsun minibüs olsun her türlü toplu taşıma aracının girişinde turnikeler olduğu için büyük sırt çantalarıyla toplu taşıma aracına binince ya çantaları turnikenin üzerinden aşırmak ya da çantalara turnikenin dibinde bir yer bulmak gerekiyor. Zaten sıcak olan havanın da etkisiyle kan ter içinde çantaları hemen kapını yanına yerleştirdik ve otobüsün mümkün olan en uzun rotayı takip etmesi sayesinde neredeyse bir saati aşkın bir sürede otele ulaştık.

salvador_2.._b__38_.jpg
Salvador

Biraz dinlenip dışarı çıkmamız akşamüzerini bulduğundan şehir merkezinde avare avare dolaşıp akşam yemeğine kadar bir bakkalın masa atıp ucuza bira sattığı dar sokakta demlenip etrafı seyrederek vakit geçirdik. Salvador kolonyal mimarisi, plajları ve karnavalıyla olduğu kadar mutfağıyla da meşhur. “Buraya has tüm yemekleri tadabileceğiniz güzel bir yer.” diye tavsiye edilen Senac'ta açık büfeyle sunulan yemeklerin üzerlerine isimlerini yazmışlar, güzel olmuş, ama hepsi siyah olan garsonlara giydirdikleri kıyafetlerden ve aşırı resmi hizmetten dolayı insana sanki köle çalıştırılıyormuş izlenimi veren ortam o kadar soğuk ve itici ki insan yediği yemekten zevk alamıyor doğrusu. Yine de Salvador'daki deniz ürünlerinin genel olarak çok lezzetli olduğunu belitmek gerekli.

Salvador da Bahia, Rio'dan önce yaklaşık 200 sene kadar Portekiz kolonisinin başkentliğini yapmış. O dönemde inşa edilen şehrin çok büyük kısmı korunarak bugüne geldiğinden Brezilya'da kolonyal mimariyi en geniş çaplı görebileceğiniz yer burası. Eski şehirde dar, arnavut kaldırımı kaplı sokakların iki yanında 2-3 katlı taş binalar yükseliyor. Hemen hemen her köşe başında karşınıza irili ufaklı kiliseler çıkıveriyor. Özellikle ikinci gün gittiğimiz Sao Fransicso Kilisesi'nin bahçesindeki çiniler ve içindeki süslemeleri kaçırmamak gerek. Herhalde kartpostallarını satıp gelir elde etmek istedikleri için, ibadet olmamasına rağmen içeride resim çekilmesi yasaklamışlar ama çaktırmadan bir-iki kare çekmeden duramadık. (İçerdeki görevlilerden biri beni fotoğraf çekerken yakalayıp çektiğim kareleri silmemi istedi. Başımda dikilerek kontrol ettiğinden, altı karenin ancak yarısını kurtarabildim.)

Starred_Photos10.jpg
Salvador kiliseleri
Starred_Photos9.jpg
İhtişamlı San Francisco Kilisesi

Afrika–Güney Amerika hattının Brezilya bacağı olan Salvador, yüzyıllar boyunca köle ticaretinin başladığı nokta olmuş. Bu nedenle burada güneye göre daha fazla Afrika kökenli insan yaşıyor. Afrika'dan gelenler beraberlerinde kültürlerini de getirmişler. Afro-Brazileiro Müzesi'nde detaylı olarak anlatılan capoeira (Angola'dan getirilen kölelerin memleketlerinde yaptıkları “dövüş” provalarını Portekizli efendilerine daha kabul edilebilir hale getirmek için dans ve müzikle birleştirerek yarattıkları bir disiplin) ve candomble (Afrika'daki inançlarının devamı olarak 16'ncı yüzyıldan itibaren Brezilya'daki köleler arasında yaygınlaşan ve bugün Brezilya'da yaklaşık 1,5 milyon inananı bulunan bir inanç sistemi) Salvador'da yaygın. Candomble ayinine katılmak istesek de ayinler genelde ayın ilk haftasında gerçekleştirildiğinden müzede anlatılanlarla yetinmek zorunda kaldık.

Salvador'a gelip de görmeden terk etmemeniz gereken bir başka yer de, Nosso Senhor de Bonfim Kilisesi. Şehir merkezinden biraz uzak bir mahallede yer alan bu kilisede adanan adakların yerine geldiğine inanılıyor. Mimari olarak pek ilginç bir yanı olmasa da insanların dileklerini bıraktıkları oda ilgi çekici. Diyelim ki böbreğinizde taş var, küçük bir böbrek maketi maketi bırakıyorsunuz. Ya da bacağınızdaki kireçlenme için komple bir bacak maketi götürüyorsunuz. Her yıl Ocak ayının ilk haftasında binlerce insan şehir ile kilise arasındaki kilometrelerce yolu yürüyerek katedip, dileklerini bu kiliseye bırakıyorlarmış.

Starred_Photos13.jpg
Bonfim Kilisesi

Ayrıca, şehir merkezinde, Bahia eyaletinin gurur kaynağı olan Amado'nun hayatını ve eserlerini sergileyen Jorge Amado Müzesi mevcut. Yanlış hatırlamıyorsam 40 küsür dile çevrilen kitaplarının kapakları için kalıcı bir sergi düzenlemişler, Almanya'dan Türkmenistan'a bütün yayınları görebiliyorsunuz. Türkiye'den tek kapak Payel Yayınları'ndan yıllar yıllar önce çıkan Tarçın Kokulu Kız'dı, ama Can Yayınları yoktu. Ayrıca Amado'yla Erdal Öz'ü ve Osman Karaca'yı bir arada gösteren fotoğrafları karıştırıp yanlış isimler yazmışlar.

Starred_Photos12.jpg
Şok şok şok... Jorge Amado Müzesi'nde büyük ihmalkarlık

Salvador'un meşhur plajlarını denemek için şehir içinde yer alan Barra'ya değil de biraz daha dışarıdaki Flamengo'ya gidelim dedik. Buradaki plaj mevhumu bizdekinden biraz farklı. Uçsuz bucaksız sahilde yan yana bir sürü restaurant yer alıyor. İnsanlar havlularını serip şezlonga uzanmaktansa ya plajda top oynuyorlar ya da bu restaurantların plastik sandalyelerinde oturup sohbet ederken bir şeyler yiyip içiyorlar. Çok sıcakladıkladıklarında da koşa koşa okyanusa dalıp çıkıveriyorlar.

Recife'ye hareket etmeden önce iki gece kaldığımız kuzeydeki sahil şeridinin, yani tam ortasındaki Praia do Forte'de de durum pek farklı değildi. Eskiden balıkçı kasabasıyken şimdi orta sınıfın tatil yaptığı bir merkeze dönüşen (ve her zaman olduğu gibi yavanlaşan) beldenin kuzeyinde hindistancevizi ağaçlarının gölgesinde yan yana plajlar uzanıyor. İlk gün “hah şimdi güzelleşecek, şu burnu dönünce daha bir pırıl pırıl olur” diye güneye doğru yürüyerek epey bir uzaklaşıp neredeyse ıssız denecek bir koya geldiğimizde bile okyanusun suyu Ege gibi berrak değildi.

Starred_Photos14.jpg

Praia do Forte'den direkt Recife'ye gitmek mümkün olmadığından sabah 9 otobüsü ile Salvador'a dönüp bir sonraki durağımız olan Recife için biletlerimizi aldık. Deniz konusundaki umutlarımızı Recife'ye saklamaya karar vermiştik...

Barış Pala

Posted by acikbilet 09:26 Archived in Brazil Tagged backpacking Comments (1)

Rio de Janeiro

Fotojenik Bir Şehir

rain 24 °C
View Seyahat & Brazil on acikbilet's travel map.

Kamyon trafiği yoğun şehirlerarası yolu şoförlerin atik sollamalarıyla geçerek sabah hava aydınlanırken Rio'ya ulaştık. Otobüs terminali, yani rodoviaria'dan dışarı burnumuzu çıkarmamızla kesif bir sidik kokusu her yanı sardı. Hava fazlasıyla rutubetliydi, etrafımızdaki insanlar taksilerine binmemiz için ısrar ediyordu. Neyse ki daralmış halimizi gören bir adam bize Copacabana otobüsünün durduğu yeri işaret etti ve 50 real yerine 2,30 real gibi bir fiyat ödeyerek hostele ulaştık.

1rio_de_jan.._rl____.jpg
Santa Teresa'dan şehrin görünümü

Copacabana plajının iki sokak üstünde yer alan hostelin civarında da bu kokudan kurtulamayacağımızı anladık, çünkü ıslak Rio sokakları evsizlerle doluydu. İlk işimiz plaja gidip bakmak oldu, ama hava kapalıydı ve karnımız açtı, o yüzden her köşe başında rastlayabileceğiniz "suco"culardan, yani meyve suyu satan büfelerden birine girip "vitamina mista com banana e aveia" söyledik. Muz, süt ve yulafı blenderdan geçirdiğinizde elde edeceğiniz bu boza kıvamındaki içecek insanı doyurmaya yetiyor. Öğleden sonra tekrar gittiğimizde, kilometrelerce uzanan plajın ana baba günü olduğunu gördük ve oturacak bir yer aramak için yürürken etrafımızdaki canlılığı ve kıyıyı döven dev dalgalarla oynaşan insanları seyretmekten denize girme sevdasını bir kenara bıraktık. Bu arada kısa süre içinde güneşli hava dönüp yerini bulutlara ve yağmura bıraktı. Şansımızın da beraberinde döndüğünden henüz haberimiz yoktu, çünkü görüp göreceğimiz tek güneşli gün işte buydu.

Sorun şu ki, Rio de Janeiro'da dolaşmak için güneşe ihtiyacınız var. Kapalı mekanlara; müzelere, cafelere gidebilirsiniz tabii, ama şehirde görülecek yerlerin önemli bir kısmı tepelerin üstünde. Bulutlar üstlerine çökünce ne aşağıdan Pão de Açúcar'ın tepesini ne de meşhur İsa heykelini görmek mümkün oluyor, aynı şekilde yukarıdan da şehir manzarasının güzelliğini seyretmenin imkanı yok. Böylece Rio'da bir hafta boyunca yağmurun dinmesini, daha doğrusu bulutların açılmasını bekledik, ama olmadı.

21rio_de_jan.._rl____.jpg

Eğer Adriana ve arkadaşları olmasaydı bu kötü havada sokaklarında kendimizi tıpkı Tanrı Kent (Cidade de Deus) filminin setindeymişiz gibi bir türlü güvende hissedemediğimiz, nasıl bir şehir olduğunu kavrayamadığımız Rio'dan hiç keyif almazdık. Yine couchsurfing sayesinde evinde kalmak için istekte bulunduğumuz Adriana, bize şu ana kadar kaldığımız en rahat ortamlardan birini sundu, odamızda kendimize ait banyomuz bile vardı. Aslında daha önce dairede yaşayan adamın banyo takıntısı varmış ve evdeki her köşeyi -duş teknesiyle, tuvaletiyle- banyoyla donatmış. İki odalı evde dört banyo vardı, dolayısıyla yine couchsurfing'den misafir olarak bizimle aynı zamanda gelen Giuliano da dahil olmak üzere evdeki kimse sıkıştığında zorluk çekmedi.

adrianalarla.jpg
Adriana ve arkadaşlarının vücutlarındaki muhteşem dövmelere dikkat çekmek isterim.

Günlerimizi Museu Histórico Nacional'de, Santa Teresa mahallesinde, Adriana'ların Copacabana yerine daha "nezih" olduğu için tercih ettiği Ipanema plajında (ne yazık ki her sınıftan insanın bir arada olmasıyla daha çok hoşumuza giden Copacabana plajına bir daha gitmeye fırsat bulamadık, Ipanema sadece beyaz orta ve üst sınıfın muhafazakar denecek kadar kapalı bikinileriyle güneşlendiği yavan bir yer), botanik parkında ve sokaklarda yürüyerek geçirdik. Milli tarih müzesi, Brezilya'da Portekizliler gelmeden evvel yaşayan ve katledildikten sonra hala sayıca çok daha az da olsa ülkede yaşayan yerlilerin kullandığı giysi ve aletlerden kolonyal döneme ait resim, silah, at arabası gibi nesnelere ve cumhuriyet dönemini anlatan belgelere kadar değişik galerileriyle çeşitli dönemleri izleyebileceğiniz iyi bir müze. Santa Teresa ise tramvayla ulaştığınız ve genelde sanatla uğraşanların mekan olarak benimsediği bir mahalle. Sanıyorum şehrin tepesinde olup da favela olmayan tek mahalle bu.

rio_de_jan.._rl____.jpg
Favelayla kaplı tepelerden biri.

Favela, bizdeki gecekonduya benzer bir terim, ama genelde yoksulluktan ziyade uyuşturucu ticareti ve suç unsurlarıyla birlikte anılıyor. Özellikle Rio favelalarıyla meşhur ve Adriana'dan öğrendiğimize göre yalnızca o favelada yaşayanlar içeri rahatça girebiliyor, başka favelalardan ya da dışarıdan giren biri olursa başına ciddi bir dert aldı demek. Bizim orada kaldığımız hafta iki favela arasında çatışma oldu, Adriana'nın bir arkadaşı bu iki favelaya yakın bir evde oturuyormuş ve gece silah seslerinden uyuyamamış. Polis de uyuşturucu ticaretine ortak olduğundan senelerdir bu böyle devam edip gidiyormuş. Eğer Rio'ya gidecek olursanız, bazı turizm acentelerinin favela turları düzenlediğini göreceksiniz. Bize grup halinde dolaşıp etraftaki evleri, insanları inceleme düşüncesi hiç hoş gelmedi, hayvanat bahçesi gezmek gibi bir durum neredeyse (ki onu da hiç sevmiyoruz).

Rio denince faveladan başka akla gelen şeylerden biri de -tabii ki- karnaval! Brezilya'ya gelinceye kadar karnaval zamanında Rio'da olacağımız gibi bir yanılgıya kapılmıştık, ama öğrendik ki şubatın son haftasıymış. Olsun, yine de karnaval provalarını izleme şansımız vardı. Adriana bizi sambadrom'a götürdü ve kısıtlı bir görüş alanımız olsa da coşkuyu bir parça hissedebildik. Ayrıca şunu öğrendik ki, karnavalın hası Rio'daki değil, Salvador'dakiymiş, Riolular karnaval zamanı oraya gidermiş.

riyu_minikler.jpg
Sambadrom'da karnaval provaları.

Bir hafta sonunda hala gidemediğimiz yerler olsa da Salvador'a doğru yola devam etmeye ve dönüşte yine Rio'ya uğrayarak şansımızı denemeye karar vererek otobüs biletimizi aldık. Bu yolculuk şimdiye kadarki en uzun otobüs yolculuğumuz olacaktı: 27 saat!

Deniz Koç

Posted by acikbilet 20:12 Archived in Brazil Tagged backpacking Comments (2)

São Paulo

Mutlu Edici Bir Hayal Kırıklığı

all seasons in one day 25 °C
View Seyahat & Brazil on acikbilet's travel map.

São Paulo uçağı, iki ayımızı geçirdiğimiz Arjantin'den bizi hızla uzaklaştırıyordu. Brezilya'nın bu en büyük ve kalabalık şehrinin kendiyle ilgili her türlü önyargımızı yıkacağından habersiz uçağın bir an evvel yere inmesini bekliyorduk. Alçalırken gözümüze ilk çarpan, bulduğu her boşluktan fışkıran yoğun koyu yeşilliğin arasındaki uzun yapılardı. Havaalanına giriş yaptıktan sonra birkaç dakika içinde bavulumuzu almış ve gümrükten çıkmıştık. Couchsurfing sitesinde bulduğumuz ve şehirde kalacağımız birkaç günü birlikte geçireceğimiz Carollinne'i görmeye çalışıyorduk, çünkü hiç beklemediğimiz üzere bizi havaalanından alacaklarını söylemişti. Tıpkı fotoğrafındaki gibi gülen gözleri sayesinde kalabalık içinde onu hemen seçebildik ve kendimizi sanki uzun zamandır görmediğimiz akrabalarla bir araya gelmiş gibi Carolinne, kocası Filippe ve kızları Louisa ile sarılıp sırt tıpışlarken bulduk.

Suç oranı hayli yüksek olan; insanların güvenlik gerekçesiyle evlerinden işlerine helikopterlerle gittiklerini, geceleyin kırmızı ışıkta durmamanın yine güvenlik nedeniyle trafik kurallarına aykırı olmadığını duyduğumuz São Paulo'da güleryüzle karşılanmak çok iyi gelmişti. Yine de dışarı çıkmadan pek bir şey anlamış sayılmazdık. Filippe, havaalanını şehre bağlayan otobanda biraz modifiye edilerek egzoz borusu genişletilmiş arabayı hayli atak kullanıyordu, öyle ki, sağa dönen virajlarda solumuzda kalan bariyerleri yalayıp geçtiğini düşünerek ben bir noktada çığlık attım, neyse ki yüksek sesli müzik eşliğinde kendimi kaybederek yaptığım bu hareketi Barış'tan başka fark eden olmadı. Şehir merkezine yaklaştıkça zaman zaman durma noktasına gelen yoğun trafik sayesinde ben de sakinleşmiş ve etrafta neler olduğuna bakmaya başlamıştım.

Önce Carollinne'i, şehrin merkezindeki Paulista Caddesi'ne çok yakın olan işyerine bıraktık. Arjantin'in ardından Brezilya'da dikkatimizi ilk çeken, hava kapalı olmasına rağmen canlılığıyla göz alan renkler ve sokaklarındaki hareketlilikti. Sokak satıcıları, dilenciler, evsizler, koşuşturarak bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar, trafik lambalarına mümkün olduğunca aldırış etmemeye gayret eden sürücüler, korna sesleri... Yavaş yavaş bütün bu karmaşayı geride bırakarak tepelere tırmanmaya başlamıştık, Filippe bizi eşyamızı yerleştirmemiz için eve götürüyordu. Ancak bir sorun vardı, her ne kadar Carollinne'in İngilizcesi çok iyi olsa da, o gidince anlaşabileceğimiz ortak bir dil olmadan Filippe ve Louisa'yla baş başa kalmıştık.

Starred_Photos7.jpg
Louisa ve annesiyle babası, evlerinde

Sessiz durmaya ancak kısa bir süre dayanabilen sıcakkanlı ve enerjik Filippe, Portekizce de olsa konuşmaya, bize şehirle ilgili bilgiler vermeye başladı. Bütün dikkatimizi toplayıp söylediklerini anlamaya çalışıyor, cevap verir ya da soru sorarken de İspanyolca kullanıyorduk. İspanyolcaya çok benzeyen bu dili telaffuzlardaki farklılıklar neredeyse anlaşılmaz kılsa da en azından ana fikri alabiliyorduk. Bir süre sonra, ön koltukta oturan Barış sohbete bensiz devam etmek durumunda kaldı, çünkü ben de Louisa'nın anlattıklarını çözmeye gayret ediyordum, ama işte bu imkansızdı ve yedi yaşındaki bir çocuğun kendi dilini anlayamadığımı anlaması da çok zordu. Bize verdikleri odaya yerleştikten sonra yeniden hep beraber dışarı çıktık ve Brezilya ile ilgili kitaplara bakmak istediğimizi söylediğimiz için yine Paulista'ya dönerek Fnac'ın yolunu tuttuk.

sao_paulo_..d__107_.jpg
Cultura kitabevi

Fnac, içinde elektronik eşyadan DVD'ye pek çok farklı ürünü bulunduran bir mağaza, São Paulo'daki büyük kitapçılarla ilk tanışmamız da bu mağazanın üst katında gerçekleşti. Şehirde kaldığımız bir-iki günlük süre boyunca vaktimizin çoğunu Cultura adlı devasa kitabevinde geçirdik. Buraya gelene kadar bu kadar büyük bir kitabevini -hatta belki kitabevi kompleksi demek gerek, üç farklı mağazayla iki geniş kata bir kütüphane gibi yayılmış durumda- hiç görmedim hatırlayabildiğim kadarıyla. Buenos Aires'teki El Ateneo bir zamanlar tiyatroyken kitabevine dönüştürüldüğünden büyük bir merakla gitmiş ve İngilizce kitap olarak yalnızca birkaç raf, o da bestseller barındırdığından hayal kırıklığına uğramıştık. Ama Cultura her şeyden önce İngilizce kitaplardaki çeşitlilikle (çantamızda çok fazla sayıda kitap taşıyamayacak oluşumuzdan) gözümüzü doyurdu, bizi mest etti.

Starred_Photos4.jpg
İlk andaki düşüncemiz: Bolluk ülkesi!

Çeşitlilik. Brezilya'daki ilk birkaç günümüzde sebzelerdeki, meyvelerdeki, insanlardaki, mutfaklardaki, kitaplardaki, renklerdeki, akla gelebilecek her şeydeki çeşitlilik bizi sarhoş etmişti, neredeyse Arjantin'in buranın yanında ne kadar tekdüze kaldığını söyleyecek hale gelmiştik. Kökleri Afrika'ya, Avrupa'ya uzanan kent sakinleri, birkaç kuşak evvel Japonya'dan göç eden nüfus, yerliler, ülke kültürel açıdan öylesine zengin görünüyordu ki, eğer çok korktuğumuz São Paulo buysa, kim bilir Rio de Janeiro nasıldı!

Keşfetme hevesiyle akşamına otobüs biletlerimizi aldığımız gün, Barış'ın İstanbul'dan arkadaşı, benim de Çevbir'den gıyaben tanıdığım Emrah ile Ana Flavia'yla buluştuk. Uzun bir sürenin ardından ilk defa bir başkasıyla kendi dilimizde sohbet ederken umarsızca içtiğimiz şişelerce biranın üzerine bir de Emrah'ın söylediği iki caiperinha'yı götürünce, bize kaldığımız süre boyunca kendi odalarındaki yatağı veren, şefkatle yaklaşan ve bizi her şeyden koruyup sakınma çabalarıyla kendimizi adeta ergenlik çağındaki gençler gibi hissetmemizi sağlayan ailenin yanına, konumumuza uyacak şekilde içkiyi biraz kaçırmış bir halde döndük. Apar topar hazırlandıktan sonra bizi bir Anadolu ailesi konukseverliğiyle otobüse kadar bırakarak öyle uğurladılar.

Starred_Photos8.jpg
Antarctica, güzel bira!

Dünyadaki en büyük metropollerle yarışan bu şehri bir-iki günde keşfetmenin imkansız olduğuna ikna olmuş ve buraya Peru seyahatimizden birkaç gün önce geri dönerek etrafı daha fazla görmeye karar vermiştik. Ama şimdi önümüzde bütün gece sürecek bir otobüs yolculuğu vardı. Sabah gözlerimizi bir başka büyüleyici şehirde açacaktık.

Deniz Koç

Posted by acikbilet 19:15 Archived in Brazil Tagged backpacking Comments (0)

Dünyanın Biraları: Arjantin

Besleyici ve serinletici...


View Seyahat & Argentina on acikbilet's travel map.

Efes Pilsen'in internet sitesinde "Bira nedir?" sorusunun yanıtı şöyle verilmiş: "Bira, çimlendirilmiş arpa (malt) ununun sudaki maserasyonu ile elde edilen şıranın şerbetçiotu ile tatlandırıldıktan sonra fermentasyona uğratılmasıyla yapılan, besleyici ve serinletici bir içecektir." Herhalde dünyada en çok tüketilen alkollü içecek biradır düşüncesiyle gittiğimiz ülkelerde içilen biraları not etmeye karar verdik.

Biralar genelde 1 litrelik şişelerle servis ediliyor ve orta sınıf restaurantlarda şişesine 8-12 peso arası ödeniyor. Bakkallardaysa aynı şişeyi depozitosu hariç 3 pesoya alabiliyorsunuz. Ülkenin hemen hemen her köşesinde bulabileceğiniz ülkenin ulusal markası Quilmes. Bizim beraber vakit geçirdiğimiz Arjantinliler biraz burun kıvırıp “Stella daha iyi” deseler de biz Quilmes'i beğendik. Esasen Arjantin'e has markalar olmamalarına rağmen Stella Artois ve Brahma'yı her yerde içmek mümkün. Bununla birlikte birçok eyaletin kendi markası var: Unuttuğumuz için resmini çekemediğimiz Salta'nın adıyla müselles birası ile Mendoza'nın şarabı gibi meşhur olmasa da lezzetli olan birası Andes damağımızda iz bırakanlar.

biralar2.jpg

Neler İçtik:

Quilmes
Salta
Andes
Isenbeck
Iguana
Stella Artois
Brahma
Budweiser
Lacar
Pilsen (Uruguay birası)

Barış Pala

Posted by acikbilet 05:00 Archived in Argentina Tagged food Comments (2)

(Entries 61 - 64 of 85) « Page .. 11 12 13 14 15 [16] 17 18 19 20 21 .. »